ŞÜKRÜ UZUN / HAKSÖZ HABER
İsrail-Filistin meselesi, küresel silah ticareti ve gözetim teknolojileri üzerine eleştirel çalışmalarıyla öne çıkan Avustralyalı/Alman gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısı Antony Loewenstein, 1974 yılında Melbourne’da Yahudi bir ailede dünyaya gelmiştir. Birçok ülkede gazeteci olarak çalışmış yazıları saygın uluslararası yayın organlarında yayımlanmıştır. Uluslararası çapta ilgi gören Filistin Laboratuvarı isimli kitabı ise 2023 yılında Metis Yayınları tarafından Türkiye toplumunun ilgisine sunulmuştur. Kitap, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yeni silah ve gözetim teknolojilerini test ettiği bir “laboratuvar” olarak nasıl kullandığını kapsamlı biçimde ele almaktadır. Kitabın kapağında ki görsel ise İsrail’in güneyinde askeri tatbikatlar için inşa edilen ve işgalci askerler tarafından “mini Gazze” olarak adlandırılan yapay köyden bir görüntüdür. Bu köy ev baskını, sokak çatışması ve şehir savaşlarının simüle edildiği, yeni güvenlik ve teknolojilerinin denendiği ve “saha tecrübesi “ kazandıran bir mekân olarak tanımlanmaktadır.
Filistin Laboratuvarı, sadece Filistin’deki gözetim uygulamalarını incelemekle kalmaz. İsrail merkezli NSO Grup tarafından geliştirilen Pegasus yazılımının siber gözetim vakalarında gündeme gelmesi, Arakanlı Müslümanlara karşı kullanılan askeri ekipmanlar ve Akdeniz’de mültecilerin izlenmesinde kullanılan insansız hava araçları örneğinde olduğu gibi bu teknolojilerin küresel ölçekte nasıl pazarlandığını da ortaya koymaktadır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir bölgesel çatışma anlatısı değil; modern savaş teknolojileri, gözetim kapitalizmi ve güvenlik endüstrisinin uluslararası dolaşımı üzerine eleştirel bir perspektif sunmaktadır.
Avustralya’nın en prestijli gazetecilik ödüllerinden Walkley Book Award’a layık görülen kitap, “İsteyen Herkese Silah Satışı”, “11 Eylül’den Karlı Çıkanlar”, “Barışa Engel, İsrail İşgali Dünyaya Nasıl Satılıyor”, “İsrail Tahakkümünün Bitmeyen Cazibesi”, “İsrail Kitle Gözetim Teknolojisi Telefonunuzun İçinde”,” Sosyal Medya Şirketleri Filistinlilerden Hoşlanmıyor.” isimli başlıklarla 7 bölümden oluşmaktadır. Ayrıca İsrail ve Filistin konusundaki çalışmaları dolayısıyla Avustralya’nın önde gelen barış ödüllerinden Kudüs (Al Quds) Barış Ödülü’nü alan Loewenstein, İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarına karşı çıkan Avustralyalı Yahudiler arasında güçlü ve eleştirel bir ses olarak öne çıkmıştır.
Önsöz
7 Ekim 2023’te Hamas’ın başlattığı Aksa Tufanı operasyonu, İsrail’in teknoloji ve istihbarata dayalı güvenlik anlayışının çöküşünü gösteren bir dönüm noktası olmuştur. İsrail’in gözetim araçlarının “nüfuz edilemez” olduğu yönündeki inancı, ciddi bir stratejik körlüğe yol açmıştır. Bu durum, 11 Eylül öncesi istihbarat zaaflarıyla kıyaslanacak kadar yapısal bir güvenlik yanılgısı olarak değerlendirilmektedir.(s.13)
“Filistin laboratuvarı” kavramı, Gazze’nin yalnızca bir çatışma sahası olmadığını, aynı zamanda yeni silah ve gözetim teknolojilerinin test edildiği bir alan hâline geldiğini göstermektedir. Aksa Tufanı sonrası İsrail’in sahada yeni silahlarını denemeye devam etmesi ve yapay zekâ destekli savaş teknolojilerini kullanması, süreci İsrailli bir istihbarat yetkili tarafından “toplu katliam fabrikası” olarak tanımlanacak kadar ciddi ve tartışmalı kılmaktadır. (s.13) Yazar umudunun ise, ABD, Birleşik Krallık, Avrupa ve Avustralya’da yükselen “Bizim adımıza değil” sloganı ile çatışmaya karşı vicdani bir duruş sergileyen insanların varlığı olduğunu ifade etmektedir. Karamsar tabloya rağmen yazar, kitabın iddiasını net bir biçimde ortaya koymaktadır: “Filistin laboratuvarını sonlandırmak mümkün.” (s.15)
Giriş
Antony Loewenstein’ın Filistin Laboratuvarı adlı eserinin giriş bölümünde yazar, İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarını yalnızca askeri bir işgal olarak değil, yapısal ayrımcılık ve sistematik eşitsizlik üreten bir düzen olarak değerlendirmektedir. Bölüm, Nathan Thrall’ın “Güney Afrika’daki apartheid 46 yıl sürdü; İsrail’dekisi ise 72. yılında ve hâlâ devam ediyor” (s.18) sözleriyle başlamakta ve bu alıntı kitabın temel yaklaşımını ortaya koymaktadır. Loewenstein’a göre Filistin, sadece bir çatışma alanı değil; güvenlik, gözetim ve kontrol teknolojilerinin test edildiği ve dünyaya ihraç edildiği bir “laboratuvar” işlevi görmektedir.
Yazar, İsrail’in küresel savunma sanayisindeki güçlü konumuna dikkat çekerek silah ihracatının devlet politikalarıyla iç içe geçtiğini vurgulamaktadır (s.27). Bu durum, işgalin yalnızca ideolojik ya da güvenlik temelli değil, aynı zamanda ekonomik çıkarlarla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra İsrail savunma şirketlerinin hisselerinin %70 artması (s.29), güvenlik sektörünün krizlerden nasıl ekonomik kazanç elde ettiğini ortaya koyan önemli bir örnek olarak sunulmaktadır.
Giriş bölümünde ayrıca gözetim teknolojilerinin iktidar ilişkilerini güçlendirdiği vurgulanmaktadır. James Bridle’ın değerlendirmesi üzerinden, kitlesel gözetimin çoğu zaman güvenlik sağlamaktan ziyade mevcut güç yapılarını koruduğu ifade edilmektedir (s.29). Bunun yanında ABD ile İsrail arasındaki polis eğitim programları ve güvenlik işbirliği de ele alınmakta; bu süreçlerin devlet şiddetinin uluslararası ölçekte dolaşıma girmesine katkı sağladığı belirtilmektedir (s.30–32).
Son olarak yazar, İsrailli gazeteci Ronen Bergman’ın görüşleri üzerinden Filistin’de test edilen güvenlik teknolojilerinin küresel pazarda dolaylı bir pazarlama unsuru haline geldiğini tartışmaktadır (s.33). Böylece giriş bölümü, kitabın temel sorusunu ortaya koymaktadır: Güvenlik adına kurulan bu sistem demokrasiyi koruyan bir yapı mı, yoksa modern dünyanın yeni bir apartheid düzeni mi?
1.Bölüm: “İsteyen Herkese Silah Satışı”
Yazar, İsrail’in silah ticareti politikasını ahlaki ilkelerden ziyade stratejik çıkarlar doğrultusunda şekillendirdiğini ifade etmektedir. Ona göre İsrail, askeri teknolojisini ve güvenlik alanındaki deneyimini, insan hakları sicili zayıf ya da otoriter rejimler de dâhil olmak üzere farklı ülkelere pazarlayarak hem ekonomik kazanç sağlamakta hem de küresel ölçekte siyasi nüfuzunu artırmaktadır.
1967 sonrası dönemi bir kırılma noktası olarak sunan yazar, bu tarihten itibaren İsrail’in güvenlik söylemi ile ticari çıkarlarının iç içe geçtiğini vurgulamaktadır. Silah satışları, İsrail’in dış politikasının tamamlayıcı unsuru değil, bizatihi kendisidir yaklaşımı bölümün ana omurgasını oluşturmaktadır. Silah ticaretinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir araç olarak kullanıldığı ileri süren yazar, İsrail’in Şah dönemindeki İran’la kurduğu askeri ilişkileri örnek göstererek, rejimin baskıcı niteliğine rağmen iş birliğinin sürdürüldüğünü belirtmektedir. İran’daki halka yönelik iç baskının artması (s.53) İsrail’in askeri desteğini kesmesine yol açmaması insan hakları ihlallerinin ticari ve stratejik çıkarların önüne geçmediğini ortaya koymaktadır.
Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerle kurulan ilişkiler ise bölümün en çarpıcı örneklerini oluşturmaktadır. Guatemala ve Nikaragua gibi ülkelerde sağlanan silah ve eğitim desteğinin,
sivil katliamlarda kullanıldığını belirten yazar, Guatemala’daki İsrailli danışman Yarbay Amatzia Shuali’nin, ”Centillerin silahlarla ne yapacakları umurumda değil, önemli olan Yahudilerin kar etmesi.” (s. 60) ifadesiyle silah ticaretinin arka planına dikkat çekmektedir. Ayrıca, İsrail’in güvenlik teknolojilerini “Batı Şeria ve Gazze’de test edilmiş” bir pazarlama stratejisiyle sunduğunu ve Filistin topraklarında geliştirilen gözetim ve baskı tekniklerinin, küresel güvenlik pazarında referans olarak kullanıldığı ifade eden yazar, Filistin’de denenen yöntemler, dünya çapında bir güvenlik markasına dönüştüğünü ifade etmektedir. Bu ifade kitabın genel tezine de paralel biçimde, Filistin’in bir tür laboratuvar işlevi gördüğü iddiasını pekiştirmektedir. Sonuç olarak bölüm, İsrail’in silah ve güvenlik ihracatını ideolojik değil pragmatik bir zeminde konumlandırdığını; ahlaki sınırların, stratejik kazanç ve diplomatik avantaj karşısında ikinci plana ittiğini savunmaktadır. Yazar, bu politikayı yalnızca bir dış ticaret stratejisi olarak değil, aynı zamanda küresel güç inşasının bir aracı olarak değerlendirmektedir.
2.Bölüm: “11 Eylül’den Karlı Çıkanlar “
Bölüm, 11 Eylül 2001 sonrasında oluşan küresel güvenlik atmosferinin İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğünü analiz etmektedir. Yazar, özellikle “terörle mücadele” söyleminin küresel ölçekte meşruiyet kazanmasıyla birlikte İsrail’in Filistin’de geliştirdiği güvenlik ve gözetim pratiklerini uluslararası pazara ihraç edilebilir bir modele dönüştürdüğünü savunmaktadır. Bu bağlamda Filistin toprakları, İsrail için yalnızca bir işgal alanı değil, aynı zamanda güvenlik teknolojilerinin geliştirildiği ve test edildiği bir “laboratuvar” işlevi görmektedir.
Yazar, İsrail savunma sanayisinin küresel ölçekte büyümesinin bu süreçle doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. İnsansız hava araçları (İHA), sınır güvenliği sistemleri, biyometrik veri tabanları ve siber güvenlik yazılımları uluslararası pazarda önemli bir talep görmektedir. Ancak bu ürünlerin pazarlanmasındaki en güçlü argüman, teknik özelliklerinden çok “sahada test edilmiş” olmalarıdır. Filistin’de uygulanan güvenlik politikaları, böylece hem referans hem de reklam işlevi görmektedir (s. 79). Bu durum güvenliğin yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkarak küresel ölçekte büyük bir ekonomik sektöre dönüşmesine yol açmıştır.
Bölümde ayrıca militarizmin toplumsal ve kültürel boyutu da ele alınmaktadır. Yazar, askeri kültürün estetik ve popüler bir dil aracılığıyla gündelik hayatın parçası hâline getirildiğini, sosyal medya ve kültürel araçlar üzerinden güvenlik söyleminin normalleştirildiğini belirtmektedir (s. 79–80). Böylece şiddet ve gözetim pratikleri sıradanlaştırılarak toplumsal kabul görür hâle gelmektedir.
Batı Şeria’daki gözetim uygulamaları ise bölümün en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Yazar, Blue Wolfgibi veri tabanı sistemleri aracılığıyla Filistinlilerin kapsamlı dijital profillerinin oluşturulduğunu ve bu sistemlerin askerler tarafından aktif biçimde kullanıldığını aktarmaktadır. Askerlerin her nöbette belirli sayıda Filistinlinin fotoğrafını sisteme yüklemek zorunda olması, gözetimin kurumsallaşmış ve performansa dayalı bir mekanizmaya dönüştüğünü göstermektedir (s. 86–87).
Son olarak Loewenstein, İsrail’in silah ihracatının hukuki ve ahlaki boyutunu da tartışmaktadır. İsrailli avukat Eitay Mack’in diktatörlüklere yapılan silah satışlarına karşı yürüttüğü hukuki mücadeleye rağmen, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bu konudaki davalara sınırlı müdahalesi dikkat çekmektedir. Mack’in arşiv belgelerine dayanan araştırmaları, İsrail’in kuruluşundan itibaren güvenlik ve silah ihracatı politikalarında süreklilik bulunduğunu ve bu durumun küresel ölçekte insan hakları ihlalleriyle dolaylı bir ilişki taşıdığını ortaya koymaktadır (s. 89). Bu çerçevede bölüm, işgal, güvenlik teknolojileri ve küresel kapitalizm arasındaki yapısal ilişkiye eleştirel bir perspektif sunmaktadır.
3.Bölüm: “Barışa Engel”
Bu bölümde yazar, İsrail’in geliştirdiği askeri ve gözetim teknolojilerinin yalnızca güvenlik amacı taşımadığını, aynı zamanda siyasal kontrol ve nüfus yönetimi aracı olarak kullanıldığını vurgulamaktadır. Epigraf olarak verilen Yotam Feldman’ın, “İsrail bugün asimetrik savaşa tamamen siyasi bir model sunuyor”(s. 91) alıntısı bölümün temel çerçevesini çizmektedir. İsrail’in teknolojik üstünlüğü, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir stratejiye dönüştürülmüştür. “Akıllı telefonla pizza siparişi vermek gibi” saldırı talimatının verilebilmesi (s. 91) , öldürme eyleminin dijital bir işlem seviyesine indirildiğini ve şiddetin normalleştiğini göstermektedir.
Yazar, Baruch Kimmerling’in “siyasi kırım” kavramını Filistin bağlamına uyarlayarak, İsrail’in politikalarının temel amacının Filistin halkının siyasal varlığını ortadan kaldırmak olduğunu belirtmektedir. (s. 91). Bu yaklaşım, Filistin’in askeri ve gözetim teknolojilerinin test edildiği bir “laboratuvar” işlevi gördüğü tezini güçlendirmektedir. Pandemi döneminde uygulanan cep telefonu takip sistemleri ve elektronik kelepçe gibi teknolojiler (s. 118), bu araçların yalnızca suçluları veya muhalifleri değil, genel nüfusu denetlemek için kullanılabileceğini göstermektedir. Finlandiya ve diğer ülkelerin bu teknolojileri satın alması, İsrail’de geliştirilen yöntemlerin küresel ölçekte yayılmasını ortaya koymaktadır.
Bölümde ayrıca, bu teknolojilerin sadece Filistin’de değil, İsrail toplumuna da yöneldiği örneklerle desteklenmektedir. Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brek bölgesinde, pandemi sırasında İHA’lar, kameralar ve gözetleme balonları ile uygulanan denetim (s. 119), işgal bölgelerinde kullanılan tekniklerin iç güvenlik alanına transfer edildiğini göstermektedir. İsrail Yüksek Mahkemesi hâkimlerinin bu uygulamaları “distopik bir kâbus” olarak nitelendirmesi (s. 120), teknolojik gözetimle özgürlükler arasındaki gerilimi gözler önüne sermektedir. Ancak yazar, mahkemenin yıllardır işgale hukuki meşruiyet sağlamasını “ikiyüzlülük” olarak eleştirerek sistemin yapısal çelişkisine dikkat çekmektedir.
Sonuç olarak, İsrail’in Filistin’de geliştirdiği siber ve gözetim teknolojilerinin yalnızca güvenlik amaçlı olmadığını; aynı zamanda siyasal kontrol, nüfus yönetimi ve küresel güvenlik endüstrisi için bir model oluşturduğunu göstermektir. Filistin’de test edilen bu sistemler, kriz dönemlerinde hem İsrail toplumuna hem de uluslararası pazara yayılmakta; böylece işgal, bir “laboratuvar” işlevi görmektedir. Yazar, bu teknolojik mekanizmaların barışı sağlamaktan ziyade kontrol ve tahakkümü güçlendirdiğini ve yapısal olarak barışa engel teşkil ettiğini ortaya koymayı hedeflemektedir.
4.Bölüm: İsrail İşgali Dünyaya Nasıl Satılıyor”
Yazar, İsrail’in Filistin işgalini uluslararası kamuoyunda meşrulaştırma stratejilerini kapsamlı bir biçimde incelemektedir. Bu stratejiler, yalnızca askeri operasyonlarla sınırlı kalmayıp, yüksek teknoloji, diplomasi, ekonomik anlaşmalar ve stratejik lobicilikle desteklenmektedir. İsrail, geliştirdiği gözetim, sınır kontrol ve veri toplama teknolojilerini Avrupa Birliği (AB) ve Batı ülkelerine transfer ederek işgal politikalarının küresel düzeyde yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Özellikle Frontex ve İsrailli şirketlerin mültecilerin dijital cihazları üzerinden veri toplaması, bu uygulamaların uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen yaygın biçimde kullanılmasını mümkün kılmaktadır (s. 129–132). Yunanistan ile İsrail arasındaki askeri ve eğitim anlaşmaları, Elbit şirketi aracılığıyla 1,65 milyar dolarlık bir eğitim merkezleri ağı kurulmasını sağlamıştır. İHA ve gözetim sistemleriyle kara ve deniz sınırları kontrol altına alınmıştır. Kos ve Evros adalarındaki uygulamalarla mültecilerin hareketleri sistematik biçimde izlenmiştir (s. 136–137). Bu durum, işgal politikalarının yalnızca insan hakları ihlallerini meşrulaştırmakla kalmayıp, AB’nin sınır güvenliği politikalarıyla uyumlu biçimde küresel ölçekte yayılmasına olanak tanımaktadır.
Almanya, İsrail’in uluslararası meşruiyetini güçlendiren kritik bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Berlin’de düzenlenen barışçıl gösterilerin yasaklanması ve göstericilerin gözaltına alınması, Filistin yanlısı duyarlılıkların bastırılmasına hizmet etmiş, tarihsel bağlar İsrail’in politikalarının Batı’da meşru görülmesini kolaylaştırmıştır (s. 140–141). Bunun yanında Macaristan, Polonya, Slovakya ve Çekya gibi sağcı hükümetler, İsrail’in gözetim ve sınır güvenliği stratejilerini kendi ülkelerinde uygulamaya başlamış, bu politikalar Müslüman ve Afrikalı göçmenler üzerinde ağır bir etki yaratmıştır (s. 142).
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, AB ile İsrail arasındaki savunma işbirliğini daha da derinleştirmiştir. Almanya, güvenlik tehditlerine karşı savunma bütçesini artırmış ve İsrail’in İHA, füzesavar ve gözetim teknolojilerini satın alarak sınır güvenliğini güçlendirmiştir. İsrail’in Rafael Advanced Defense Systems gibi şirketler aracılığıyla bu sistemleri AB ülkelerine ve NATO’ya ulaştırması, işgal politikalarının uluslararası meşruiyet kazanmasını ve yaygınlaşmasını desteklemektedir (s. 142). Bu süreç, Batı’da yaşayan Yahudi toplulukları ile AB üye ülkeleri kamuoyu arasında gerilim yaratmakta, mülteci kabulünü destekleyen halk desteğini sınırlamaktadır.
Yazar, İsrail’in işgal politikalarının yalnızca askeri veya diplomatik araçlarla değil; teknoloji, gözetim, ekonomik anlaşmalar ve stratejik işbirlikleri aracılığıyla uluslararası meşruiyet sağladığını ortaya koymaktadır. Özellikle Batı desteği ve teknolojik transferler üzerinden işgal stratejilerinin sistematik ve küresel boyutunu görünür kılmayı hedeflemektedir.
5.Bölüm: “İsrail Tahakkümünün Bitmeyen Cazibesi”
Bu bölümde yazar, İsrail’in Filistin işgali sırasında geliştirdiği askeri ve gözetim teknolojilerini, yalnızca yerel kontrol ve baskı aracı olarak değil, küresel ölçekte başka ülkelere ihraç ederek benzer tahakküm ve baskı modellerinin yayılmasına hizmet eden bir “laboratuvar” işlevi gördüğünü vurgulamaktadır. Filistin’de uygulanan kontrol, gözetim ve ayrımcılık politikaları, deneysel bir saha olarak diğer coğrafyalara adapte edilmekte ve metodolojik olarak test edilmekte, veri toplanmakta ve uygulama sonuçları değerlendirilmektedir (s.156–158). Hindistan’da Keşmir örneğinde olduğu gibi yazar, Hindistan hükümetinin Filistin modelini referans alarak bölgede iletişim kesintileri, sokağa çıkma yasakları ve demografik değişim politikalarını uygulamaya koyduğunu belirtmektedir. Hindu yerleşimcilerin Müslüman çoğunluğun yerine yerleştirilmesi ve Keşmirli halkın haklarının sistematik biçimde kısıtlanması, Filistin’deki uygulamaların paraleli olarak görülmektedir. Sosyal medya ve basın üzerinde yürütülen baskılar, otoriterleşme riskini ve radikal milliyetçi Hindutva rejiminin yükselişini işaret etmektedir.
Yazar, aynı zamanda Çin’in Sincan bölgesinde Uygur toplulukları üzerinde uyguladığı politikalar ile Filistin’deki yöntemler arasında metodolojik benzerlikler bulunduğunu ifade etmektedir (s.160–161). NSO Group’un Pegasus gibi gözetim yazılımları, dünya genelinde devletlerin muhalif grupları takip etmesine olanak sağlamakta ve ileri teknolojiyi kullanarak toplulukların baskı altında tutulmasını mümkün kılmaktadır. İsrail ve Çin arasındaki savunma ve teknoloji işbirliği, küresel gözetim kapasitesinin artmasına hizmet etmektedir.
ABD-Meksika sınırı ve Arizona örneğinde ise, İsrailli şirketlerin geliştirdiği gözetim ve bariyer sistemleri test edilmekte ve uygulanmaktadır (s.162–168). Bu sistemler, göçmenleri caydırmak ve sınırı güvence altına almak amacıyla kullanılmakta, uygulamada ölümler ve insan hak ihlalleri yaşanmaktadır. Arizona, yeni teknolojilerin ülke genelinde yaygınlaşmadan önce test edildiği bir “laboratuvar bölgesi” olarak işlev görmekte, Amerikan Yerlileri Filistinlilerle benzer biçimde gözetim ve askeri kontrol altında tutulmaktadır. Yazar, Trump yönetimi dönemindeki tartışmalı sınır politikalarına karşı medyanın İsrail benzeri uygulamaları daha az eleştirdiğini ve bunun küresel çifte standartları ortaya koyduğunu vurgulamaktadır. Sonuç olarak yazar, İsrail’in Filistin’de geliştirdiği askeri ve gözetim teknolojilerinin yalnızca yerel değil, uluslararası otoriterleşme ve baskı mekanizmaları için de bir model teşkil ettiğini ortaya koymaktadır.
6.Bölüm: “İsrail Kitle Gözetim Teknolojisi Telefonunuzun İçinde”
Yazar, İsrail merkezli siber gözetim ve özel istihbarat şirketlerinin küresel ölçekteki faaliyetlerini, yöntemlerini ve bunun insan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk açısından doğurduğu sonuçları kapsamlı biçimde ele almaktadır. Gözetim teknolojilerinin artık yalnızca güvenlik amaçlı kullanılmadığını, aynı zamanda siyasi ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda da devreye girdiğini vurgulamaktadır.
Özel istihbarat şirketlerinin sınırları aşan operasyonlarını göstermek için Black Cube örneğini sunan yazar, şirketin Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein tarafından kiralanmasını, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde muhaliflerin izlenmesini ve Macaristan’da Viktor Orbán çevresiyle bağlantılı operasyonları aktarmaktadır (s.205–206). Ayrıca 2019 yılında İsrail iş insanı Idan Ofer’in Maliye Bakanı Yair Lapid’i hedef almak için Black Cube’u kiraladığı iddiası, bu tür araçların ülke içinde de kullanılabildiğini ve kamuoyunda tepkiye yol açtığını göstermektedir (s.206–207). Şirketin kullandığı yöntemler arasında sahte kimlikler, düzmece sosyal medya hesapları ve sahte gazeteci profilleriyle bilgi toplama yer almakta, dijital platformlar tarafından da sorunlu bulunmuştur. Facebook, 2021’de Black Cube’u platformdan yasaklamıştır (s.207). Bunun yanında şirketin 2012–2014 yıllarında İsrail Savunma Bakanlığı ile çalışması, devlet ve özel sektör ilişkilerinin ne denli iç içe geçtiğini ortaya koymaktadır (s.207).
Yazar, NSO Group ve Pegasus yazılımının küresel gözetim ağlarının merkezinde olduğunu belirterek, sorunun yalnızca İsrail dış politikasının aracı değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin bir ürünü olduğunu vurgulamaktadır (s.209). Eski BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye’nin, ”sorun tek bir şirkete indirgenemez ve sistemsel bir küresel mesele olarak ele alınmalıdır.” (s.209) ifadesi açıklayıcı olmuştur. Pegasus gibi araçlara olan talebin sadece şirketleri kapatarak ortadan kaldırılamayacağı, bunun yerine bağlayıcı uluslararası düzenlemelerin ve hukuki mekanizmaların gerekliliği üzerinde durulmaktadır (s.209).1997 Anti-Personel Mayın Yasağı Sözleşmesi’ne yapılan benzetme ile yazar, küresel ölçekte bağlayıcı düzenlemelerin önemine dikkat çekmektedir (s.209). BM insan hakları uzmanları, güçlü düzenlemeler yürürlüğe konana kadar gözetim teknolojilerinin satış ve transferinin ertelenmesini önermekte, Edward Snowden ise kâr saikini ortadan kaldırarak ticari gözetim araçlarının yayılma riskinin azaltılabileceğini belirtmektedir (s.210).
Citizen Lab’den kıdemli araştırmacı Bill Marczak’a göre, mobil cihazlar daha güvenli hâle gelse bile gözetim evlerdeki akıllı kameralar, buzdolapları, tost makineleri ve araçlara kayabilecektir (s.210). Marczak, ayrıca piyasa güçlerinin güvenlik açıklarını teşvik ettiğini vurgulayarak, denetimsiz kapitalizmin kitlesel gözetim araçlarının yayılmasındaki rolünü gözler önüne sermektedir (s.211).
Sonuç olarak yazar, İsrail merkezli şirketler üzerinden küresel gözetim kapitalizminin yapısını teşhis etmektedir. Devletler, özel şirketler ve küresel piyasa dinamiklerinin iç içe geçmesi, kitlesel gözetimi sıradanlaştırmakta ve toplumlar için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
7.Bölüm: ”Sosyal Medya Şirketleri Filistinlilerden Hoşlanmıyor.”
Yazar, sosyal medya şirketlerinin küresel güç yapıları içinde sadece iletişim platformları olmadığını; içerik denetimi, algoritmik görünürlük ve veri ekonomisi aracılığıyla siyasi ve toplumsal gerçekliği şekillendiren aktörler haline geldiğini ileri sürmektedir (s. 213–215). Filistin örneği üzerinden yapılan analiz, bu etkiyi somutlaştırmaktadır. Mayıs 2021’de Şeyh Cerrah Mahallesindeki olaylar sırasında Filistinli kullanıcıların içerikleri sistematik biçimde kaldırılmış, hesapları askıya alınmış ve paylaşımlarının görünürlüğü azaltılmıştır (s. 216–220). Bu durum, dijital alanda kurumsallaşmış bir eşitsizliği ortaya koymakta ve içerik denetiminde tarafsızlık ilkesinin zedelendiğini göstermektedir (s. 221–223). Yazar, içerik denetiminde siyasallaşmanın kavramsal boyutunu “Siyonist” kavramı üzerinden tartışmakta, İsrail eleştirisi ile antisemitizm arasındaki sınırın bilinçli olarak muğlaklaştırıldığını ve platform politikalarının Uluslararası Yahudi Soykırımı Anma Birliği’nin tanımları ile dolaylı biçimde etkilendiğini belirtmektedir (s. 233–234). Buna karşın, beyaz üstünlükçü grupların yeterince denetlenmemesi, çifte standart eleştirilerini güçlendirmektedir (s. 234).
Kurumsal şeffaflık ve temsil eksikliğini de eleştiren yazar, ABD Yüce Mahkemesi benzeri Denetleme Kurulu’nda Filistinli temsilcinin bulunmaması, İsrail Adalet Bakanlığı eski genel müdürünün kurulda yer alması ve şirketin talep edilen bilgileri paylaşmaktan kaçınması (s. 235–236), tarafsızlık ve şeffaflık iddialarını zayıflatmaktadır. Facebook’un eski çalışanı Frances Haugen’in ifşaları, İngilizce içeriklere ayrılan orantısız bütçenin küresel eşitsizlik yarattığını ve Filistin’in bu ihmal zincirinde görünmez bırakıldığını ortaya koymaktadır (s. 236).
İçerik denetiminde jeopolitik yönelimlerin de olduğunu ifade eden yazar, Intercept’in “Tehlikeli Kişi ve Örgütler” listesinin ifşasında (s. 237), Müslüman, Ortadoğulu ve Güney Asyalı grupların ağırlıklı biçimde hedef alınması dijital güvenlik politikalarının jeopolitik niteliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Facebook yöneticisi Andrew Bosworth’un sızdırılan yazışmaları (s. 238), ekonomik büyüme ve bağlantı kurma hedeflerinin insan hayatı üzerindeki risklerin önüne geçtiğini ve işgal ile apartheid gerçekliğinin şirket çıkarları karşısında önemsizleştirildiğini göstermektedir (s. 237–238).
Yazar, sosyal medya şirketlerinin küresel güç dengelerinden bağımsız olmadığını vurgulamaktadır. Bu şirketler, devlet çıkarları, lobi faaliyetleri ve büyüme odaklı veri ekonomisi ile iç içe geçmiştir (s. 237–238). Filistin örneği, dijital gözetim, sansür ve algoritmaların eşitsizliği derinleştirdiğini göstermektedir; ifade özgürlüğü ve eşitlik ilkeleri veri ve algoritmalar üzerinden yapısal olarak zayıflatılmaktadır. Sonuç olarak, dijital çağda iktidar yalnızca askeri veya siyasi araçlarla değil, veri, algoritma ve platform yönetimi aracılığıyla da kurulmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Kitap, İsrail’in Filistin topraklarındaki politikalarını bir “laboratuvar” modeli olarak ele alarak, askeri-teknolojik üstünlük, ideolojik meşrulaştırma ve küresel savunma sanayisi aracılığıyla uzun vadeli hegemonya kurmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır. Bu model, yalnızca yerel nüfus üzerinde kontrol sağlamayı değil, sınır güvenliği teknolojileri ve milliyetçi söylemler aracılığıyla siyasi üstünlük elde etmeyi de içermektedir. İHA’lar, biyometrik veritabanları, akıllı sınırlar ve kitlesel gözetim sistemleri, güvenliği sağlamakla kalmayıp Filistin toplumunun sürekli izlenmesi ve siyasi-demografik kontrolün meşrulaştırılması işlevini görmektedir. Yerleşim politikaları ve ultra-Ortodoks nüfusun yükselişi, ülkenin daha muhafazakâr ve etnik temelli bir yapıya taşınmasını desteklerken, milliyetçi ideoloji Filistinlilere yönelik ayrımcı ve şiddet içeren uygulamaları haklı göstermektedir. Kitap, uluslararası ekonomik boyutta İsrail’in silah ve gözetim teknolojisi ihracının hem demokratik hem otokrat rejimler üzerinde küresel etki yarattığını; ancak insan hakları ihlallerine duyarlı yatırımcıların şirketlerden çekilmesinin, gelecekte bu etkiyi sınırlayabileceğini vurgulamaktadır. Hukuki ve ahlaki açıdan ise İsrail mahkemelerinin bu sistemleri sorgulamada etkisiz kaldığı, insan hakları savunucularının toplumsal baskının sınırlılığı nedeniyle mücadelelerini farklı alanlara taşımak zorunda olduğu ifade edilmektedir.
7 Ekim 2023 Aksa Tufanı, bu laboratuvar modelinin güncel bir tezahürü olarak görülmektedir. İsrail’in askeri ve teknolojik üstünlüğü saldırı kapasitesini belirlerken, ideolojik söylemler bu eylemleri meşrulaştırmakta ve uluslararası sessizlik, kitabın öngördüğü “cezasızlık” mekanizmasını pekiştirmektedir. Tüm devletlerin ve uluslararası kurumların büyük ölçüde müdahil olmaması, İsrail’in uzun vadeli stratejik hedeflerini sürdürmesini mümkün kılmakta ve laboratuvar modelinin küresel ölçekte örnek teşkil edebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, kitap sadece tarihsel veya teorik bir analiz sunmakla kalmayıp, güncel krizleri anlamada da kritik bir çerçeve oluşturmaktadır. Kitap modern etnik milliyetçilik, gözetim teknolojileri ve uluslararası savunma sanayisinin kesişim noktalarını disiplinler arası bir perspektifle değerlendirerek Filistin üzerinde süregelen kontrolün ve uluslararası sessizliğin birbirini besleyen yapısını ortaya koymaktadır.