Epstein ağı ve savaşın örttüğü akademik kriz

Yasin Aktay, savaşın küresel gündemi değiştirerek Epstein ağına dair akademik ve yapısal krizi perdelediğini ifade ediyor.

Yeni Şafak / Yasin Aktay

İran’a saldırının gölgelediği Epstein’in ağındaki üniversiteler

28 Şubat günü ABD ve İsrail’in komşumuz İran’a karşı başlattıkları haydutluğun bir ayını geride bıraktık. Kaba güçleriyle gözleri dönmüş ve şımarmış ABD ve İsrail’in bu bir ay içinde kendi güçleri konusunda bir hayal kırıklığı yaşıyor oldukları çok açık, ama aynı zamanda İran’ın dayanabilme, savaşı sürdürebilme, hatta bir noktadan sonra savaşın kontrolünü eline alma konusunda sergilediği performans konusundaki şaşkınlıklarını gizlemiyor olduklarını da görüyoruz.

TRUMP’TAN AL HABERİ

Bu durumlarda artık diyebiliriz ki “Trump’tan al haberi”. Trump’ın bir çocuk masumiyetine asla değil ama bir çocuk boşboğazlığına sahip olmasından dolayı. Bazen ülkenin sırlarını, bilgilerini, bilinçaltını bilinç üstünü şecaat arz ederken veya övünürken veya yerinirken ortaya dökmesi onun bilindik tarzı. Nitekim çok laf kalabalığının arasında bu doğrultuda itiraflarını da duyduk: Bu kadarını beklemiyorduk. Ne İran’dan ne de kendilerinden.

Öyle görünüyor ki daha beklemedikleri çok şey olacak, tabi o kadar da büyük konuşmayalım, bizim de beklemediklerimizdendir olacak olanlar.

ABD ve İsrail’in bu saldırganlığının bir mantığını çözemedik mesela daha. Her adımda başka bir bilgi, başka bir bilanço, başka bir hesap çıkıyor ortaya. Venezuella’dan sonra Hürmüz Boğazı’nın da kapanmış olması beklenmeyen bir şey miydi mesela, yoksa zaten Çin’in petrol tedarikini engellemek için atılmış bir adım mı imiş? Dolayısıyla aslında hem Venezuella hem de İran’a yapılan saldırının asıl hedefi Çin mi imiş? Böyle ise İsrail’in bu savaşta ne işi var? Onun Siyonist teo-politik hevesleri de asıl ABD-Çin rekabetinin bir aracı mı imiş? Bu sorular ciddi sorulardır tabi. Öyle tek bir teoriye bağlı kalınarak çözülebilecek ve sonuna kadar aynı çizgide kalınabilecek sorular değil. Her aşamada her bir teoriyi zorlayacak gelişmeler olabiliyor. Tam bir delinin attığı taş hikayesi. Bin akıllı da olsa çıkaramıyor.

Veya belki mesele tam da ABD’nin en büyük skandalı olan Epstein ile ilgilidir. İsrail’in İran’a saldırma gerekçesi ABD için şimdiye kadar hiç ikna edici gelmemiştir ama kahrolası Epstein davası bu sefer ABD adına karar alıcıları bu “gecikmiş” savaşın artık verilmesine ikna edivermiştir.

COLUMBIA’DAN HARVARD’A, YALE’DEN UCLA’YA

28 Şubat’ta başlayan savaştan beri öncesinde her gün bütün detaylarıyla yatıp kalktığımız Epstein davası hakkında şimdi bir şey duyan oluyor mu? Oysa sadece ABD’yi değil, bütün dünyayı sarsan, daha da sarsacak 10 şiddetinde bir depremdi Epstein davası. Belki de İran’a karşı savaşın en önemli sebebi.

Neresinde kalmıştık? Savaştan hemen önceki günlerde mesela konu üniversitelere uzanmıştı. Arka arkaya bir sürü gelişme olmuş ve ABD’nin meşhur tescilli prestijli üniversitelerinin altı kazındığında nasıl bir rezalet olduğu ortaya çıkıyordu.

Bu kez mesele yalnızca bir skandal değil; akademinin iç işleyişine dair rahatsız edici bir gerçeğin açığa çıkması. Savaştan hemen önce yayımlanan belgeler, aslında yıllardır kapalı kapılar ardında konuşulan bir ilişki ağını görünür hale getiriyordu. Jeffrey Epstein ile bağlantıları ortaya çıkan isimler ve kurumlar, yalnızca siyaseti değil, dünyanın en prestijli üniversitelerini de sarsıyordu.

Önce Harvard University’de yaşanan gelişmede Eski Hazine Bakanı ve Harvard’ın eski başkanı Larry Summers, Epstein ile uzun yıllara dayanan yakın ilişkilerinin belgelerle ortaya çıkmasının ardından üniversitedeki akademik ve idari görevlerinden çekilme kararı aldı. Summers’ın, Epstein ile mahkûmiyetinden sonra dahi temasını sürdürdüğü, hatta özel hayatına dair tavsiyeler aldığı ve onun vasiyetinde yer aldığı bilgileri kamuoyuna yansıdı.

Ancak mesele sadece bir akademisyenin istifası değil. Aynı belgeler, Epstein’ın 2008’deki mahkûmiyetine rağmen Harvard kampüsüne onlarca kez giriş yaptığını, kendisine özel alanlar tahsis edildiğini ve üniversitenin ondan milyonlarca dolarlık bağış kabul ettiğini ortaya koyuyor. Bu tablo, “etik değerler” üzerine eğitim veren bir kurumun, bağış karşısında nasıl sessizleşebildiğini gözler önüne seriyor.

Benzer bir durum Columbia University’de de ortaya çıktı. Epstein’ın sevgilisinin, normalde reddedilmesine rağmen özel bir süreçle üniversiteye kabul edildiği ve bu kabulden kısa süre sonra bağış yapıldığı belgelerle doğrulandı. Olayın ardından bazı üst düzey akademik yöneticilerin görevlerine son verilmesi, bunun münferit bir hata değil, kurumsal bir zafiyet olduğunu gösterdi.

Soruşturma yalnızca bu iki üniversiteyle sınırlı kalmadı. UCLA, Yale ve Arizona State gibi kurumlarda da Epstein bağlantılı akademik ilişkiler ve etik ihlallerine dair soruşturmalar başlatıldı. Hatta bazı belgeler, akademisyenlerin Epstein ile kurdukları ilişkilerin yalnızca finansal değil, son derece problemli kişisel boyutlara da ulaştığını ortaya koydu.

Bütün bu gelişmeler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo açık: Epstein yalnızca bir bağışçı değildi; üniversiteler üzerinde etkili olabilen bir güç odağıydı.

Peki bunu nasıl başardı?

CEVAP ÜÇ KATMANLI: PARA, AĞ VE MEŞRUİYET

Birincisi, bağış mekanizması. Amerikan üniversiteleri büyük ölçüde bağışlarla ayakta duran kurumlardır. Bu yapı, teoride akademik özgürlüğü destekleyen bir model olarak sunulsa da pratikte bağışçılara ciddi bir nüfuz alanı açar. Epstein bu alanı yalnızca maddi destek sağlamak için değil, kurumsal kapıları açmak için kullandı. Bağış, burada bir iyilik değil, bir giriş biletiydi.

İkincisi, sosyal ve entelektüel ağlar. Epstein kendisini yalnızca finans çevreleriyle değil, akademisyenler, siyasetçiler ve teknoloji elitleriyle çevreleyen bir ilişki ağı kurdu. Bu ağ, üniversitelerin onunla ilişkisini sıradan bir bağış ilişkisi olmaktan çıkarıp çok daha karmaşık bir bağımlılık ilişkisine dönüştürdü.

Üçüncüsü ve en kritik olanı: meşruiyet üretimi. Üniversiteler Epstein’a prestij kazandırdı; Epstein da üniversitelere kaynak sağladı. Bu karşılıklı ilişki, suçla lekelenmiş bir figürün akademik çevreler içinde normalleşmesine, hatta korunmasına yol açtı.

Ancak bu noktada asıl tehlikeli olan şey, bu ilişkilerin sadece etik ihlallerle sınırlı olmamasıdır. Bu tür ağlar, akademik söylemi ve politik pozisyonları dolaylı biçimde etkileyebilecek bir güce sahiptir.

Bugün Batı üniversitelerinde İsrail ve Siyonizm eleştirileri veya Filistin lehine bir şeyler söylemek söz konusu olduğunda ortaya çıkan sert refleksleri, bu bağlamda yeniden düşünebilirsiniz. Çünkü finansal bağımlılıkların ve bağış ilişkilerinin, akademik özgürlüğün sınırlarını görünmez biçimde daraltabildiği artık somut örneklerle ortada.

Soru şu: Eğer bir bağışçı, üniversiteye milyonlarca dolar aktarabiliyor, akademik kadrolarla yakın ilişkiler kurabiliyor ve hatta kabul süreçlerine müdahil olabiliyorsa, bu güç akademik ifade alanını da şekillendirebilir mi?

Bugün Filistin meselesi üzerine eleştirel akademisyenlerin karşılaştığı baskılar, iptal edilen konferanslar ve kesilen fonlar, bu sorunun teorik olmadığını ve tabii ki yabana atılamayacağını gösteriyor. Epstein dosyası, bu mekanizmanın en çıplak hâlini açığa çıkardı: Para yalnızca araştırmayı değil, sessizliği ve sınırları da finanse ediyor.

Daha da önemlisi, üniversiteler bu süreçte sadece edilgen aktörler değil. Epstein’ın mahkûmiyetine rağmen üniversitelerle ilişkisini sürdürebilmesi, bu bağların çoğu zaman bilinerek devam ettirildiğini gösteriyor. Bu da sorunu bireysel hataların ötesine taşıyarak yapısal bir krize dönüştürüyor.

Gerçi Epstein skandalı kapanmış bir dosya değil; akademinin iç işleyişine dair açılmış bir pencere. Bu pencere bize, özellikle Türkiye’den hayran hayran bakanlara, bu üniversitelerden Türkiye’ye sürekli bir kalite dersi çıkaranlara şunu gösteriyor: ABD’de üniversiteler yalnızca bilgi üretim merkezleri değil, aynı zamanda ve maalesef güç, sermaye ve ideolojinin kesiştiği alanlardır.

Yorum Analiz Haberleri

Altı gün savaşının bir çocuğa bıraktığı miras
Pakistan Afganistan’ı kim adına hedef alıyor?
“Sınırlar değil, vicdanlar test ediliyor”
Dünya ekonomisini şişelemek
Nükleer düzenin çözülmesi: Belirsizlik, caydırıcılık ve sistem krizi