Yeni Şafak / Ersin Çelik
“İsrailcilik” ne alaka?
Sosyal medyadan bayram sohbetlerine kadar sirayet eden bir manzara var: Türkiye cephesinde kenetlenilmesi gereken bir dönemde, İran’ın çepherlerinde bölünüyoruz.
Sıcak meseleler ateşli tartışmalar eşliğinde evlerde konuşuluyor. Argümanlar ise sosyal medyadan geliyor.
Kendisiyle daha önceleri farklı meselelerde de yazıştığım bir takipçim, birkaç gün evvel Instagram’dan “Abi o videoyu beğenmen hiç hoş değil, seni bilmesem İsrailcilik yaptığını düşüneceğim” diye mesaj atmıştı.
Şaşırmayı bile unutup, bahsettiği videoyu paylaşmasını istedim. Yazdıklarını görene kadar dakikalarca hangi video olabileceğini düşündüm. Sonunda buldum ve kendisinden de teyit ettim. Bir uzman, İran’ın karşı karşıya kaldığı saldırılara karşı koymasının ve İsrail ile Amerika’ya bir başına direnmesinin stratejik önemini anlatırken şu eleştirisini de ekliyor: “İran, bölgemizde ve etki alanındaki ülkelere yaptığı dini ve politik yatırımların iflas ettiğini de görmeli. Zor şartlarda olsalar da yeni bir söylem inşa edilmeli.”
Tam olarak böyle düşündüğüm için o videoyu beğenmiştim. O kardeşimize de bunu yazdım. Ancak “İsrailcilik” suçlamasına varmanın eşiğindeki eleştirisine takıldım.
Mutlaka dikkat etmişsinizdir, İsrail ve Amerika’nın bölgedeki saldırganlığının ardından, İran savunusu üzerinden Türkiye’de yeni bir “siyasal yafta” dolaşıma sokuldu: “İsrailcilik.”
Mezhep temelli tartışmaları da geride bırakan bir tahrikle karşı karşıyayız. İran’ın bölgesel politikalarını eleştirenler bir süredir “İsrailci”, “Amerikancı" veya “işgalci” olmakla suçlanıp, etiketleniyor. Ortada, telefon ekranlarından dost sohbetlerine, ev ortamlarına uzanan ağır bir tahrik var.
Oysa bu akıl yürütme baştan sona sorunlu. Bir ülkenin saldırıya uğramasına karşı çıkmakla, o ülkenin yıllardır bölgede yürüttüğü politikaları sorgulamak aynı şey değil elbette. İsrail’in saldırganlığına karşı durmak, “ben şucuyum” demenin ötesinde bir refleks ise İran’ın Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Yemen’e uzanan etki alanında izlediği mezhep merkezli politikaları eleştirmek de aynı ölçüde hakkaniyetli bir tutumdur. Bu iki başlığı bilinçli biçimde birbirine bağlayanlar, meselelerimizi “kilitlemek” için konuşuyor.
Tam da burada “yeri ve zamanı değil” itirazı gelecektir. Tamamen katılıyorum, aklıselim de böylesi bir tavırdır. Ancak bir itirazı daha eklemeliyim: Suriye’de on binlerce sivil katledilirken, şehirler boşaltılıp demografi mezhep temelli değiştirilirken, çevremizde olan bitenleri konuşanlara “Siyasal İslamcı”, “Radikal” veya “IŞİD’çi” deniliyordu. Şimdi Twitter merkezli bu etiketlemeye güncelleme geldi ve “İsrailci” denilmeye başlandı.
Yine de “zamanı değil” diyerek eleştirileri noktalamak ve Tel Aviv’e atılan füzelerin isabet alması için dua etmek en doğrusu. Lakin bu sefer de önümüze, Suriye devrimini “İsrail ile iş birliği” olarak gören ve Şam Emevi Camii’nde Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’e hürmet edilmesini “magazinsel örtbas etme” ifadeleriyle tahkir eden tahrikler düşmeye başlıyor.
Kendi çevremdeki birçok gence, “Kardeşim ne gerek var şimdi bu çıkışa” dediğimde cevap olarak, onları harekete geçirecek onlarca paylaşım geliyor.
Bütün bu tabloya bir adım geri çekilip baktığımızda karşımıza tesadüflerle açıklanamayacak bir manzara çıkıyor. Aynı kavramlar, aynı ithamlar ve benzer sertlikteki yaftalar, adeta eş zamanlı ve karşılıklı olarak farklı mecralarda dolaşıma sokuluyor. Bu dilin kendiliğinden doğmadığı açık. Dayandığı gerçeklikleri kimse inkar edemez ancak “Türkiye cephesi”ne verdiği hasarı göremeyecek kadar kör bir kuyuya doğru itiliyoruz.
Benzer dertleri taşıyan ve büyük fotoğrafa, İsrail’in bölgemize yönelik saldırılarına odaklanan bir ağabeyimiz, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a sahip çıkan politik söylemlerine atıf yaparak, “Türkiye durması gereken noktada ferasetini gösteriyor. Kalem tutan bazı arkadaşların da aynı çizgiye gelmesi şart. Sosyal medya herkesi zehirliyor ve sahiplerine benzetiyor” dedi.
“Sahiplerine benzetme” tanımı üzerine tezler yazılmalı.
Şimdi sormak gerek: Türkiye’nin kendi iç muhakemesini zayıflatan, her eleştiriyi farklı cephelere sürükleyen bu dilin kazananı aslında kim olacak?
Açıkça ifade edeyim: Sosyal medyanın “kaos üreten” ve “fikir öğüten” çarklarından hızla uzaklaşırsak, “kuyuya” itilmeyi de reddetmiş olacağız. Bunun için de yaftaların havada uçuştuğu bir ortamda muhakemenin yok olduğunu görmemiz gerek. En zor olanı da tam olarak bu…