Dijital sedasyon ve modern insanın uyuşturulması

Ersin Çelik, dijital platformların felaketler karşısında insanları duyarsızlaştırarak pasif izleyicilere dönüştüren bir “dijital sedasyon” düzeni kurduğunu ifade ediyor.

Yeni Şafak / Ersin Çelik

Son bildirim: Otur ve katliamı izle!

Akşama doğru telefonlar titriyor. Ekranlara bir bildirim düşüyor: “Bu gece uzun olacak! Önerilerimize kulak verin, eğlenceli bir gece geçirin.”

Aynı saatlerde bazı haber kanallarının ekranlarında ise sayaçlar çalışıyor. Zaman gece 03.00’e doğru geri sayıyor. Haberciler, uzmanlar, analistler ilan edilen katliamın olası sonuçlarını yorumluyor.

Yine aynı anlarda bazı şehirlerde evler yıkılıyor, tesisler bombalanıyor, enkazlardan cesetler çıkarılıyor. Tepelerinden ölüm yağan insanlar bir yandan da köprüleri, yolları çevreliyorlar. Zincir halkaları gibi birbirine kenetlenmiş halde, ülkeleri için canlı kalkan olarak saatlerin 03.00 olmasını, “vatan nöbetinde” katledilmeyi bekliyorlar.

Dünyanın geri kalanı ise ya onları izliyor ya da olacakları “izlememeleri” için farklı içeriklere yönlendiriliyor.

Ütopik bir romandan tasvir ya da bilim kurgu dizilerinin gerilim dolu sahnelerinden biri değil bu manzara. Üç gün önce yaşandı ve bizler de bu devasa yok edilme sahnesinde yer aldık.

Televizyon ekranlarında savaşların artık sıradanlaşan görüntüleri akarken, cep telefonlarımızdan başka bir dünyanın kapısı aralandı: Diziler, filmler, eğlenceli vakit geçirme önerileri…

Modern çağın insanları olarak, en tuhaf çelişkimiz de tam olarak burada başlıyor. Daha fazla iletişim, anlık bilgi ve dünyada olan bitenden haberdar olma dürtümüz; bir ülkenin yerle bir edilmesi hazırlıklarını canlı izlemek ile o kanlı geceyi eğlenceli içerik tüketerek geçirme ikileminde bırakıldı.

Black Mirror dizisinin “çoktan seçmeli” senaryosu herkesi hayret ettirmişti. Bölümün nasıl sürmesi gerektiği izleyicinin tercihine bırakılmıştı. Netflix’in yıllar önce hayata geçirdiği bu kurgu, bugün yaşadığımız gerçekliğin ürkütücü uygulamasına dönüşmüş durumda.

Kitle iletişim araçlarının ulaştığı devasa güç, tarihte benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı. Bu tespit, Amerika’nın 2003 yılında Irak’ı işgal etmesi televizyon ekranlarında canlı izlenirken de yapılmıştı. Irak’ın işgali, kitaplarda, raporlarda ve haber cümlelerinde “tarihin naklen yayınlanan ilk savaşı” parantezi ile yer aldı.

“Şimdiyi” yorumlamak ve kayıtlara geçirmek ise hem anlamsız hem de çok daha güç. Çünkü kitle iletişim araçları etkisini artırdıkça anlamını da dönüştürdü. Düne kadar haber ileten medya mecraları, artık milyarlarca insanın dikkatini, zamanını ve hatta duygularını yönetebilen yapılara dönüştü.

Yakın tarih bize kitle iletişim araçlarının sokakları nasıl hareketlendirdiğini de defalarca gösterdi. Coğrafyamızı kaosa teslim eden Arap Baharı sürecinde Facebook ve Twitter, liderleri tasfiye eden kalabalıkların meydanlarda örgütlenmesine önayak oldu.

Türkiye de benzer bir tecrübeyi yaşadı. Arap Baharı’nın Türkiye ayağı olan Gezi kalkışmaları sırasında Twitter, kaos üreten ve sokakları yöneten bir müdahale aracı olarak kullanıldı.

O günlerde dijital platformların gücü, insanları sokağa çıkarabilme kapasitesiyle ölçülüyordu. Bugün ise bambaşka bir tablo ile karşı karşıyayız.

Netflix’in önceki gün Trump’un İran’ı yok etme tehdidi üzerine gönderdiği bildirim şunu gösterdi ki; sosyal medya platformlarının yeni denklemdeki rollerinden biri artık kitleleri sokağa dökmek değil, insanları evlerinde tutmak ve olaylara tepki vermeyecek bir duyarsızlığa teslim olmalarını sağlamak olacak.

Ekran başında tutulan, olan biteni seyreden, kabullenen ve zamanla normalleştiren bir kitle oluşturuluyor. İnsanlar cep telefonlarına gelen bildirimlerle ekranlara sabitleniyor.

Bu yeni sindirme politikasını tarif etmek için yeni kavramlara ihtiyaç var: “Dijital sedasyon.”

Yani toplumların yavaş yavaş uyuşturulması. Dikkatlerin sürekli başka yöne çekilmesi. Tepkilerin cılızlaştırılması ve reflekslerin köreltilmesi…

Acı ile eğlencenin ardı ardına önümüze düşmesi insani ikilemlerimizi derinleştirdi. Özellikle 7 Ekim Gazze soykırımından sonra algoritmaya teslim olmanın canlı denekleri olduğumuzu kabullenerek ve mahcubiyetle ekranları kaydırmaya başlamıştık.

Yeni aşamada ise felaketler sıradanlaşmaya başladı. Şehirler yerle bir ediliyor. Binlerce insan dakikalar içinde hayatını kaybediyor. Türlü felaketler yaşanıyor. Ama ekranın sunduğu alternatif içerikler, gerçek dünyanın acısını perdeleme vazifesi görüyor.

Bir dizinin yeni bölümü… Bir film önerisi…Bir bildirimle düştüğümüz keşfet çukurları… Hepsi birlikte modern insanı seyirci koltuğunda tutan, “güvenli” ortamlar üretiyor. Dikkati meşgul etmek yeterli. En sonunda, olan biteni izleyen ama müdahil olmayan toplumlara dönüştürüleceğiz.

Belki de içinde bulunduğumuz dönemi, gündüzünü hissetmediğimiz “tarihin en uzun gecesi” olarak yaşıyoruz.

Şu da var: Netflix’in, Trump’tan mülhem “Bu gece uzun olacak” bildirimi bir denemeydi. Sonuçlarının hızlıca analiz edileceği ise aşikâr. Kimler, İran’ın yerle bir edilmesini bırakıp Netflix’in izleme seçkilerine teslim oldu? Kimler, ne var ne yok diye inceledi? Kimler, oralı olmadı?

Tüm bu soruların yanıtları, ekranlar maharetiyle uzatılan o gecenin sabahında işlenecek veri setlerine dönüştürüldü elbette.

Bakalım, sonraki dünya sahnesinde bizleri neler bekliyor olacak?

Yorum Analiz Haberleri

Müdahale düzeninin kırılma anı
Okul merkezli irşadın ihmal edilen gücü
Bölgesel savaşın siviller üzerindeki yıkımı
Ehl-i Sünnet’in büyük imtihanı
Bilderberg'in karanlık odalarında Türkiye'den kimler var?