Dijital anafor mudur?
Mustafa Sabri Beşer / STAR
Anafor, denizin sessiz tuzağıdır. Üstü durgun görünür, altı çeker. Yüzeyde tek bir pürüz yoktur.
Lâkin bir kez içine girdiniz mi, kürek kâr etmez.
Anafor sizi yormaz, ikna eder. "Bırak kendini" der usulca.
Şimdi elinizdeki ekrana bakın.
Tanıdık bir his değil mi?
Parmağımız aşağı kayıyor.
Bir haber, bir görüntü, bir başlık.
Aşağı.
Bir öfke, bir kahkaha, bir reklam.
Aşağı.
Saat geçiyor. Niye girdiğimizi unutuyoruz. Akışın sonu yok, anaforun da kıyısı yoktur.
Peki bu bir nehir mi, yoksa girdap mı?
Nehir akar, bir yere varır. İçinden geçen su denize ulaşır. İnsanı taşır, götürür, vardırır.
Anafor ise döndürür. Aynı noktada, aynı hızla, aynı yalanla.
İlerlediğinizi sanırsınız. Oysa yerinde sayan bir telaştan ibarettir.
Dijital hayatın bizden çaldığı şey tam da budur. Hareketi koruyup istikameti silmek.
Byung-Chul Han buna "yorgunluk toplumu" diyor.
Bizi kimse zorlamıyor.
Kırbaç yok, zincir yok. Kendi kendimizi sömürüyoruz.
Beğenilmek için, görünmek için, geride kalmamak için.
En tatlı kölelik, kölesi olduğunu fark etmeyenin köleliğidir. Anaforun marifeti de buradadır ya. Zorla değil, rızayla boğar.
Postman bize seslenmişti. "Korktuğumuz şey bizi köleleştiren bir baskı değil, bizi sersemleten bir eğlence olacak" demişti.
Haklı çıktı.
Yasaklanmadık, sürekli eğlendirildik.
Bu, teknolojiye yakılmış bir ağıt sayılmaz. Suya kızmak akıl kârı olmaz.
Nurettin Topçu boşuna "irade" demedi. İnsanı insan yapan, çekildiği yere gitmeyi reddedebilmesidir.
Akıntıya kapılan da insandır, akıntıya karşı kulaç atan da.
İkisinin arasındaki fark, bir kelimedir: "Dur!"
Durabiliyor muyuz?
Sükût, bir zamanlar hüner sayılırdı. Sessizlik, içi dolu olanın ferahıydı.
Şimdi ise bir korku.
Bildirim gelmeyen telefon huzursuz ediyor bizi.
Dijital, anafor mudur?
Kalemi icat eden insan, matbaadan korktu.
Telgraf geldi, huzur kaçtı sandı.
Radyo geldi, evin duvarı delindi zannetti.
Televizyon geldi, aile sofrasının başköşesine oturdu.
Şimdi de algoritma geldi, evin ötesine geçti, zihnin başköşesine yerleşti.
Fakat bugünkü mesele, eski araçların meselesinden daha derindir. Dijital dünya yalnız haber ve görüntü taşımaz, yalnız ses iletmez.
İnsanın dikkatini ölçer, davranışını izler, zaafını sezer, arzusunu kışkırtır, öfkesini büyütür, yalnızlığını pazarlar.
Anafor tam da budur.
Denizin üstünde önce küçük bir hareket gibi görünür. Zararsızdır. Bakarsınız, döner.
Sonra biraz daha yaklaşır.
Sonra sizi kendi merkezine çağırır.
Siz "ben bakıp çıkacağım" dersiniz. O sizi bakarak tutar.
Siz "beş dakika" dersiniz. O sizden bir saat alır.
Siz "haber okuyorum" dersiniz. O size öfke yedirir.
Siz "eğleniyorum" dersiniz. O sizin sıkıntı eşiğinizi düşürür.
Çocuğumuza ekranı yasaklamak çözüm üretmez. Ona kıyıyı, istikameti ve "dur" demeyi öğretmek gerekir.
Bir nesli anafordan kurtaracak olan kuru bir yasak değil, sağlam bir pusuladır.
Sezai Karakoç'un dediği gibi, "çare geriye kaçmakta değil, dirilmektedir."
Anafor, suyun değil, gafletin adıdır.
Dijital çağın en büyük hilesi, insana özgür olduğunu zannettirerek onu görünmez zincirlerle bağlamasıdır.
Eskiden esaretin kapısı, kilidi, gardiyanı vardı. Şimdi esaretin şifresi, bildirimi, algoritması var.
Okul bu meseleyi yalnız "teknoloji okuryazarlığı" başlığına sıkıştırırsa eksik kalır.
Aile bunu yalnız "çok bakma, gözün bozulur" diye geçiştirirse yenilir.
Devlet bunu yalnız altyapı, yazılım, veri merkezi ve yapay zekâ hamlesi olarak görürse ruhsuz bir kalkınma hikâyesi yazar.
Dijital çağda asıl mesele cihazdan çok insandır. İnternet hızından çok idrak derinliğidir. Veriden çok vicdandır. Erişimden çok istikamettir.
Dijital çağda kaybolan sadece vakit değildir.
Bazen bir çocukluk kaybolur.
Bazen bir aile kaybolur.
Bazen de insan, kendi içinden sessizce çekilip gider.