Bizi bu havalar mahvetti

M. Nedim Hazar

Tiyatro meselesi, muhafazakâr sanat meselesi, sansür meselesi ila ahir... Önce samimi olalım, bütün bu meselelerin temelinde ideolojik karşıtlık ve kamplaşma var.

Cumhuriyet dönemi elitin aidiyet meselesini çözmeden sahibiyet kavgasına girmesi hakikaten çok tuhaf. Geçtiğimiz akşam bir TV kanalında birkaç tiyatrocu seyrettim. Meselenin yaygaracılık faslı bir yana, o ne kibir, tepeden bakış, 'buralar bizimdir' tavrıdır öyle!

Daha önce defalarca yazdım, kendini sanatçı olarak tanımlayan bir kesim var, elini devlete açmadan, sırtını vesayete dayamadan hayatta kalabileceğine inanmıyor, buna rağmen doğruyu konuşmak yerine, özgürlükten, bağımsızlıktan, sanattan filan dem vuruyor. Tiyatronun şahını hepimizin gözü önünde oynamayı da, muhaliflik, özgür sanatçılık filan diye yutturmaya çabalıyorlar.

Göbek kordonu devlete bağlı sanatı, ideal olanmış gibi görüp, aksine her davranışı sanat düşmanlığı gibi algılamak, bu sıkıntılı yapıyı her eleştireni büyük yaygaralarla linç etmeye kalkışmak bizim sanatçılarımıza has bir davranış. Demek istenilen şu sanırım; kibirliyiz, agresifiz, kompleksliyiz ama devlet bize para versin, biz kendi kafamıza göre istediğimizi yapalım, istediğimizi aşağılayalım, istediğimizi yüceltelim, aksi davranışta bulunanı da ortalığı velveleye vererek susturalım.Devlete bağımlı olmak standart donanım olduğu için, iktidarın değişmesi hoşlarına gitmeyecekti elbette. Gitmedi de. Zira içinde devletin olmadığı bir sanattan bahsetmek çok zor. Özellikle tiyatroda. Bırakınız devlet ve şehir tiyatrolarını, devletin bu iş için ödenek vermesi, özel tiyatrolara para desteği sağlaması bile sorunlu iken, 'bilmem kaç yıllık kurumları kapatıyorlar' gibi bir isyan belki bir mağduriyet manzarası ortaya çıkarabilir ama problemlidir, marazidir.

Bu satırları yazıyorum diye, kimse ortaya çıkıp, 'Tiyatro, sanat düşmanlığı yapıyor' filan gibi aklı evvel saldırılarda bulunmasın. Söylediğim çok basit bir şey, anlaşılmayacak kadar karmaşık da değil: Devlet sanatın her kolundan elini ayağını çekmelidir. Devletin sanatçısı olmaz, olmamalı. Devlet sanat yapmaz, yapmamalı. Birincisi haksız bir rekabet oluşturur bu. Dün olduğu gibi. İkincisi, devlet sanat üretimini teşvik etmeli, koyduğu engelleri; içerik ve teknik olarak kaldırmalıdır.

Sanatçıdan aldığı vergiyi çok daha aşağılara çekmeli, sponsorluk kurumunun daha aktif olarak kullanılabilmesi için gerekli şartları hazırlamalı, sanat üretiminin maliyetini çok daha aşağılara çekebilecek ortamları oluşturmalıdır. O zaman kimseye maaş vermek zorunda kalmaz, repertuar hazırlamak durumunda kalmaz.

İşin ideolojik tarafgirliğini bir yana bıraksak bile, kadrolu sanatın her daim sorunlu bir alan olduğunu kabul etmek lazım. Dahası, bu tartışmayı yaparken, muhatap kitleyi, 'bu işten anlamayan moronlar sürüsü' statüsüne sokup, kibirli edalarla, 'hayatlarında tiyatroya gitmiyorlar, sanattan ne anlarlar' gibi aşağılamalarla bir yere varmaz bu tartışma. Sonuçta dedikleri olsa, istedikleri isimleri yönetici yapıp, istedikleri oyunu oynasalar bile yanlışta ısrar etmiş olurlar. Bu enerji ve ısrarcılığı, sanatın gerçekten özgürleşmesi ve daha büyük imkânlar, ortamlar içinde yapılması için harcasalar samimiyetlerine inanacağız.

Bu işin yönetmeliklerine, kanun ve kaidelerine zerre miktar itiraz etmeyenlerin, mevcut çarpık yapıdan rahatsız olmayıp, siyasî otoritenin tercihine karşı meseleyi 'sanat düşmanlığı' düzlemine çekip orada kavga çıkarmaya çalışmaları heyecan verici olabilir ama sanata milim katkısı olmaz.

Sanattaki 'kapıkulu' anlayışı terk edilmeden; gerçeğinden de, özgürlüğünden de bahsetmek kendi kendimizi kandırmaktan başka işe yaramaz. İster kızalım, ister köpürelim, mesele budur.

ZAMAN GAZETESİ