Sayid Marcos Tenório’nun Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Hegemonik medyanın dili, dünyayı sadece betimlemekle kalmaz. Onu düzenler, hiyerarşiye oturtur ve her şeyden önce disipline eder. Uluslararası ilişkilerin egemen söz dağarcığı içinde, müttefikleri meşrulaştırmak ve rakipleri gayrimeşrulaştırmak için belirli terimler sistematik olarak kullanılır. Bu, anlamsal bir ayrıntı değil, küresel düzen etrafında rıza yaratmanın temel mekanizmasıdır.
Basit bir gözlem bu kalıbı ortaya çıkarır: Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa müttefikleri ve İsrail gibi ülkeler “hükümetler” tarafından yönetilir. Öte yandan, İran, Küba, Venezuela ve Kuzey Kore gibi bu emperyal düzene meydan okuyan ülkeler sıklıkla “rejimler” olarak tanımlanır.
Bu ayrım tarafsız olmaktan uzaktır. “Hükümet” kurumsal meşruiyeti ima ederken, “rejim” genel kullanımda şüphe, gayrimeşruiyet ve tehdit izleri taşır.
Bu çarpıtma çok şey ortaya koyuyor. Siyaset biliminde “rejim”, daha geniş bir iktidar yapısını ifade eden tarafsız, teknik bir kavramdır. Ancak medya söyleminde bu kavram, siyasi bir etiket haline gelir. Bir ülkeyi “rejim” olarak nitelemek, onu tanımlamak değil, yargılamaktır. Ve bu yargı, herhangi bir analizden önce gelir ve kamuoyunun algısını önceden şekillendirir.
Aynı mekanizma, devlet dışı aktörler için de geçerlidir.
Hamas ve Hizbullah gibi hareketler, tarihsel, toplumsal ve siyasi karmaşıklıkları göz ardı edilerek otomatik olarak “terörist gruplar” olarak yaftalanmaktadır.
Örneğin Hizbullah, sadece silahlı bir hareket değil, aynı zamanda Lübnan’da parlamento temsilciliğine ve kapsamlı sosyal hizmetlere sahip kurumsal bir siyasi aktördür.
Bu çerçevelemede gözden kaçan şey, bu tür hareketlerin ortaya çıktığı bağlamdır: işgal, savaş ve ulusal hakların reddi. Uluslararası hukuk, özellikle de dekolonizasyon mücadeleleri çerçevesinde, halkların kendi kaderini tayin etme, direniş ve yabancı işgale karşı meşru savunma haklarını tanır. Bu ilke, BM Şartı’nın 51. maddesinde ve yirminci yüzyıl boyunca kabul edilen çok sayıda BM kararında teyit edilmiştir.
Ancak ana akım medya bu çerçeveyi nadiren benimser. Bunun yerine, direnişi suç sayan ve çatışmayı siyasetten arındıran bir söylem tercih eder.
Bu asimetri, “İsrail” örneğinde en belirgin şekilde ortaya çıkıyor. İşgal altındaki Filistin topraklarının varlığını ve yerleşim yerlerinin yasadışılığını kabul eden kapsamlı bir uluslararası hukuk birikimi olmasına rağmen, medya nadiren “işgalci güç” terimini kullanıyor. Bunun yerine, baskın anlatı “meşru müdafaa”dır.
Böylece, sivil nüfusa karşı yürütülen büyük çaplı askeri operasyonlara ve Gazze’de gerçekleştirilen soykırıma rağmen, hâkim çerçeve “İsrail’in kendini savunma hakkı vardır” şeklinde kalmaktadır. Aynı zamanda, Filistinlilerin her türlü direnişi derhal “terörizm” olarak nitelendirilmektedir.
Sonuçta derin bir anlamsal tersine dönüş yaşanmaktadır: işgal söylemden kaybolurken, direniş suç sayılmaktadır.
Bu söylemsel kalıp tesadüfen ortaya çıkmadı. Soğuk Savaş ve sözde Teröre Karşı Savaş gibi, dilin jeopolitik mücadelenin merkezi bir aracı haline geldiği dönemlerdeki tarihsel süreçler aracılığıyla pekiştirildi. O zamandan beri, hegemonik medya, Batı gücü merkezli bir uluslararası düzeni meşrulaştırmanın bir vektörü olarak işlev görmüştür.
Kimin “hükümet”, kimin “rejim” olduğunu, kimin “meşru müdafaa” uyguladığını ve kimin “terörizm”de bulunduğunu tanımlayarak medya, haber yapmaktan öteye geçerek olasılığın sınırlarını çizmektedir. Kamuoyunu şekillendirmekte, yaptırımlar, ablukalar ve müdahaleler için zemin hazırlamakta ve uluslar arasındaki eşitsizliği normalleştirmektedir.
Sonuçları somuttur. Bu tür terimlerin tekrar tekrar kullanılması, bütün halkları etkileyen ekonomik izolasyon politikalarını meşrulaştırır, uluslararası güvenlik bahanesiyle askeri müdahaleleri haklı gösterir ve halkları sürekli olarak tehdit ve şiddetle ilişkilendirerek insanlıktan çıkarır. Dahası, bazı hayatların tam olarak kabul gördüğü, diğerlerinin ise sürekli şüpheli kaldığı bir sembolik sistem oluşturur.
Bu bağlamda, günümüzün siyasi mücadelesinin aynı zamanda bir dil mücadelesi olduğu da ortaya çıkmaktadır. “Rejim” ve “terörizm” gibi terimlerin kullanımını sorgulamak, yalnızca akademik bir egzersiz değil, siyasi bir eylemdir.
Bu, egemenliği meşrulaştıran ve direnişi silip süpüren bir anlatının doğallaştırılmasını kabul etmemektir.
Bu dilbilgisi kalıplarından kopmak, kavramsal titizlik gerektirir, ama aynı zamanda eleştirel cesaret de gerektirir. Dilin savaş alanının bir parçası olduğunu ve kelimelerin, tanımladıklarını iddia ettikleri gerçekler kadar belirleyici olabileceğini kabul etmeyi gerektirir.
Çünkü nihayetinde mesele sadece dünyanın nasıl anlatıldığı değil, onu anlatma gücünün kimde olduğudur.
Ve bu güç tek elde toplandığı sürece, dil açıklığa kavuşturmak için değil, haklı çıkarmak için; anlamak için değil, çerçevelemek için; özgürleştirmek için değil, egemenlik kurmak için kullanılmaya devam edecektir.
Bu nedenle, bu kelime dağarcığını dekonstrüe etmek, halkların egemenliğine ve uluslararası adalete adanmış her türlü projeden ayrı düşünülemez. Bu, hiçbir ulusun, cezalandırılması için bir bahane olarak kullanılan bir etikete indirgenmemesi gerektiğini onaylamaktır. Bu, iktidar tarafından dayatılan kategorilerin ötesinde isimlendirme ve var olma hakkını geri kazanmaktır.
Çünkü çoğu zaman ilk savaş silahlarla başlamaz.
Savaş, kelimelerle başlar.
*Sayid Marcos Tenório, tarihçi, uluslararası ilişkiler uzmanı ve Brezilya-Filistin Enstitüsü’nün (Ibraspal) kurucusu ve başkan yardımcısıdır. “Filistin: Vaat Edilen Topraklar Efsanesinden Direniş Topraklarına” (Anita Garibaldi/Ibraspal) adlı kitabın yazarıdır.