Berlin Konferansı: İnsani yardım, Sudan'ı şekillendirmenin aracı mı?

Gazeteci Nagi Karshabi, Berlin Konferansı’nda Sudan’a yönelik açıklanan yardım taahhütlerinin siyasi etkilerini ve ülkenin egemenliği üzerindeki olası sonuçlarını değerlendirdi.

Berlin Konferansı: İnsani Yardım, Sudan'ı Şekillendirmenin Aracı mı?

Nagi Karshabi / Fokus+


Sudan’da savaşın patlak vermesinin üçüncü yıl dönümünde, Almanya’nın başkenti Berlin’de uluslararası Berlin Konferansı düzenlendi.  

Konferansta, savaştan etkilenenlere destek sağlamaya odaklanan insani bir yaklaşımla yaklaşık 1,5 milyar dolarlık mali taahhütler açıklandı.   

Görünürde konferans, karmaşık bir insani krize doğal bir yanıt niteliği taşıyor. Ancak Sudan içinde ve dışında, resmi ve toplumsal düzeyde yol açtığı tartışmalar, rakamların ötesine geçerek sürecin mahiyetine uzanan daha derin bir krizi ortaya koyuyor.  

Sudan halkının geniş bir kesiminin sorduğu soru, desteğin faydasına değil, nasıl kullanıldığına, kim tarafından yönetildiğine ve hangi siyasi amaçlar için kullanılabileceğine ilişkindir.  

Sudan deneyimi, benzer şekilde karmaşık krizlerden çıkan birçok ülkenin tecrübesiyle paralel olarak, yardımların her zaman tarafsız olmadığını ve insani ile siyasi alanlar arasındaki sınırların çoğu zaman belirsiz olduğunu ortaya koymakta.  

Rakamlar açısından değerlendirildiğinde, konferansın tekrarlanan uluslararası bir modelin dışına çıktığı söylenemez.   

Nitekim mevcut taahhütler, 2020 yılında Sudan’ı desteklemek amacıyla Berlin’de düzenlenen konferansta açıklanan ve yaklaşık 1,8 milyar dolara ulaşan taahhütlere yakın seviyede.  

Bu durum, krizleri hafifletmek amacıyla kaynak aktarımına dayanan ancak yapısal dönüşüm üretmeyen uluslararası yaklaşımın etkinliğine dair soru işaretlerini gündeme getiriyor.  

Sudan örneğinde, önceki taahhütler ne kapsamlı bir savaşa sürüklenmeyi engelleyebildi ne de sürdürülebilir bir siyasi istikrarın inşasına katkı sunabildi.  

Krizi çözmek yerine “kriz yönetimi” yaklaşımıyla hareket eden bu model, çatışmanın kök nedenlerini ele almaktan ziyade insani sonuçları kontrol altına almaya odaklanıyor. Bu da konferansların tekrarlanmasına rağmen krizlerin neden derinleştiğini açıklıyor.  

Bununla birlikte, tartışmanın odağı finansmanın büyüklüğünden ziyade, konferansın içinde şekillendiği siyasi çerçevede toplanıyor.  

Sudan’ın resmi hükümetinin bu ölçekte bir platformda yer almaması, ulusal egemenlik kavramı bağlamında ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor ve siyasi süreçte alternatif ya da ortak olarak öne çıkarılmak istenen aktörlerin niteliğine ilişkin soruları gündeme taşıyor.  

Kırılgan siyasi ortamlarda bu tür düzenlemeler, yalnızca teknik tedbirler olarak değil, aynı zamanda insani boyutun ötesine geçen siyasi mesajlar olarak da görülüyor.  

Devletin, insani gerekçelerle dahi olsa, süreç dışına itilmesi içerde meşruiyet kavramının yeniden tanımlanması ya da siyasi sahnenin dış müdahalelerle yeniden şekillendirilmesi girişimi olarak yorumlanabilir.  

Bu çerçevede Sudan’ın resmi tutumunun sertliği daha anlaşılır hale geliyor. Hartum yönetimi söz konusu yaklaşımları yalnızca yöntem farklılığı olarak değil, devletin konumuna yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılıyor.  

Buna karşılık, başta Sivil Demokratik Güçler Koordinasyonu (Takaddum) olmak üzere sivil aktörlerin görünürlüğü, konferansla bağlantılı sürecin dikkat çeken unsurlarından biri oldu.  

Söz konusu güçler, iç siyasi tıkanıklık karşısında uluslararası platformları, sekteye uğrayan siyasi sürecin yeniden canlandırılması için bir fırsat olarak değerlendiriyor.  

Ayrıca uluslararası desteğin, kendi denetimlerinde şekillenecek bir siyasi sürecin yeniden başlatılması için kaldıraç işlevi görebileceğine inanıyorlar.  

Ancak bu yaklaşım, Sudan içinde geniş çaplı eleştirilerle karşılaşıyor. Muhalif çevreler, söz konusu aktörlerin savaş sürecinde toplumsal tabanlarının zayıfladığını ve özellikle Hızlı Destek Kuvvetleri’ni siyasi olarak pazarlamaya ilişkin bazı tutumlarının kamuoyundaki güveni aşındırdığını ileri sürüyor.  

Kutuplaşmanın belirgin olduğu bir siyasi atmosferde bu ayrışmalar, yalnızca geçiş sürecinin yönetimine ilişkin bir tartışma olmaktan çıkıyor, temsil hakkının kime ait olduğu yönünde daha derin bir mücadeleye dönüşüyor.  

Oluşan bu uçurum, HDK’nin Hartum, Cezira ve Darfur gibi eyaletleri ele geçirmesinin ardından yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında daha da derinleşiyor. HDK, yaygın şiddet ve ihlallerle ilişkilendirildi ve kolektif bilinçte derin izler bıraktı.  

Bu bağlamda, bu olaylarla bağlantılı taraflara meşruiyet ya da gelecekte rol verilmesi olarak algılanan herhangi bir siyasi süreç, sunulan siyasi gerekçelerden bağımsız olarak geniş bir şekilde reddediliyor.  

Burada siyaset ile etik kesişiyor. Sudan nüfusunun büyük bir kesimi için kriz, sadece bir güç mücadelesi olarak değil, adalet ve hesap verebilirlik meselesi olarak görülüyor.  

Bu nedenle, bu boyutun göz ardı edilmesi yönündeki her girişim, mağdurların haklarından feragat olarak yorumlandığı için sert bir direnişle karşılanıyor.  

Öte yandan, konferansı destekleyen güçlerin, insani durumun kötüleşmesi ve iç süreçlerin çözüm üretmedeki yetersizliği karşısında uluslararası hareketliliği acil bir zorunluluk olarak gördükleri de bir gerçektir.  

Bu yaklaşım, milyonlarca Sudanlının acil yardıma ihtiyaç duyduğu ve tam bir siyasi uzlaşıyı beklemenin acıyı daha da derinleştirebileceği gerçeğine dayanıyor.  

Ancak sorun, bu mantığın insani açıdan güçlü olmasına rağmen, siyasi dengelerin yeniden şekillendirilmesine kapı aralayabilmesinde yatıyor.  

İnsani yardımların devlet kurumları dışında ya da paralel mekanizmalar üzerinden yürütülmesi, dağıtım süreçlerini etkilemekte ve devlet içindeki güç dengelerini yeniden tanımlıyor.  

Geçmiş uluslararası deneyimler, “yardımın siyasallaştırılması” olgusunun istisnai değil, kriz yönetiminde tekrar eden bir model olduğunu ortaya koydu.  

Birçok durumda yardımlar, belirli tarafları diğerleri aleyhine güçlendirmek ya da belirli siyasi süreçleri dayatmak amacıyla kullanılan nüfuz araçlarına dönüştü. Sudan örneğinde bu dosyanın hassasiyetini açıklayan da budur.  

Bu gerilim, Sudan içindeki ve yurtdışındaki diaspora çevrelerindeki tepkilerde açıkça ortaya çıktı.   

Sudan Başbakanı Kamil İdris de dahil olmak üzere birçok isim, devlet kurumlarının devre dışı bırakıldığı ya da ulusal meşruiyet taşımayan süreçlerin dayatıldığı gerekçesiyle bu yaklaşımları reddetti.  

Berlin’de gerçekleşen protestolar da tartışmanın artık Sudan sınırlarını aştığını ve diaspora alanlarına da yayıldığını gösteriyor.  

Söz konusu tutumlar, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir gerçeğe işaret ediyor.  

Herhangi bir uluslararası girişim, ne denli büyük kaynaklara sahip olursa olsun, Sudan’daki iç dinamikleri ve karmaşıklıkları derinlemesine kavramadan hareket ettiği sürece sınırlı etki yaratacaktır.  

Zira Sudan toplumu, savaşın yarattığı baskı altında kolektif bilincini yeniden şekillendirmiş ve egemenlik ile temsil meselelerine karşı daha duyarlı hale gelmiştir.  

Bu çerçevede Berlin Konferansı’nın ortaya koyduğu temel ikilem, ilan edilen niyetlerden ziyade, insani yardım gereklilikleri ile Sudan içindeki hassas siyasi dengeler arasında denge kurabilme kapasitesinde düğümlenmekte.  

Yaşanan deneyimler, bu denklemdeki herhangi bir dengesizliğin, niyetler iyi olsa dahi ters sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor.  

Bu bağlamda “iç kabul” meselesi belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor. Modern siyasi tarih, asgari düzeyde toplumsal ve kurumsal meşruiyet taşımayan anlaşmaların, dayandıkları uluslararası destek ne kadar güçlü olursa olsun kalıcılık sağlayamadığını ortaya koyuyor.  

Bu da Sudan toplumunun ruh halini göz ardı edilemez bir değişken haline getiriyor.  

Sonuç olarak, Berlin Konferansı hakkındaki ihtilafın, açıklamalar ya da mali taahhütlerle çözülemeyeceği anlaşılıyor.  

Aksine çözüm, etkili insani yardım ile egemenliğe ve iç siyasi dengelere açık saygı arasında hassas bir denge kurulabilmesine bağlı görünüyor.  

Dikkat çekilen bu denge sağlanmadığı takdirde, uluslararası desteğin büyüklüğü ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuçlar büyük ölçüde kağıt üzerinde kalacaktır.  

Bu nedenle Sudan bugün güvenilir bir siyasi yol haritasından yoksundur. Oysa güven, uzak başkentlerde inşa edilmez. Savaşın yıprattığı ancak giderek daha bilinçli hale gelen ve çözüm süreçlerinin asli parçası olma talebini güçlendiren bir toplumun içinde inşa edilir.  

Yorum Analiz Haberleri

Dr. Faustus’tan Epstein’a egoist bireycilik ya da ruhunu şeytana satmak
ABD/İsrail-İran Savaşı'nın ekonomik faturası
“Amerika’nın NATO’dan vazgeçmesi kolay değil”
“Doğadan kopan insan, aslında kendinden kopmakta”
“Bu savaş sadece ABD ile İran arasında değil, İsrail ile Amerika arasındadır”