Beğeni ekonomisi ve modern narsisizm

Gökhan Özcan, sosyal medyanın sıradan hayatları teşhir ederek bireyin gerçek benliği ile dijital kimliği arasında bölünme ürettiğini ifade ediyor.

Gökhan Özcan / Fokusplus

Sıradanı Cilalamak ve Klinik Olmayan Şizofreni Halleri

Üç beş sene önce ülkemizin güneyinde bir yerde yürüyüşe çıkmışken şöyle bir duruma şahit olmuştum: Önümden hızla geçen gençten biri etrafı yarım metre civarındaki parmaklıktan atlayarak tarihi (hatta antik) bir abideye doğru koştu, abidenin önüne gelerek durdu, ters yöne dönerek abideyi arkasına aldı, elindeki telefonla ardı ardına birkaç selfie çekti ve yine geldiği yöne doğru koşarak uzaklaştı. Ne var bunda diyeceksiniz, her gün bir yerlerde karşılaştığımız sıradan bir manzara değil mi? Evet sıkça karşılaştığımız için sıradan ama işin mahiyetine bakarsanız hiç de sıradan bir duruma işaret etmiyor. Uzatmayayım, buradaki ilginç nokta, sözünü ettiğim kişinin abideyle hiç ilgilenmemesi, hatta o tarafa dönüp bakmaması, selfiesini çekip gitmesi… Zamanımızda bir şeyin kendisinin değil, kişiselleştirilebilir görselinin itibar gördüğüne dair ironik ve bir o kadar da acıklı bir durum bu! 

Bir insanın bilinen bir tarih eserin önünde çekilmiş bir fotoğrafının günümüzün yerleşik sosyal medya dolaşım kültüründe bir yeri var. Aynı şekilde o kişinin önünde selfie çektiği o tarihi esere aslında hiçbir ilgisinin olmaması da yine aynı kültür içinde rahatlıkla tolore edilebiliyor. Bu anlık görselin bir bağa, bir anlam ilişkisine, bir hikayeye dönüşmesi pek de gerekli değil o mecralarda. Asırlar boyunca ayakta kalan o mimari şaheserin, söz konusu o kişinin dışa vurduğu kişisel ve fazlasıyla sıradan hayatına bir aksesuar olarak eklenmesi ve paylaşım vitrinine hava ve renk katması yeterli. 

Milyonlarca paylaşımın baş döndürücü bir hızla ardı ardına aktığı mecralarda paylaşımların fark edilmesi ve o paylaşımı yapanların sanal kişiliklerini parlatması o kadar kolay değil diğer taraftan. Çünkü benzer milyonlarca paylaşım aynı anda aynı mecralardan akıp geçiyor. Kendi hayatını aleme sunmak, görünür ve beğenilir kılmak, dikkatleri üstüne çekmek için her kullanıcının acayipliği giderek artan içerik fikirleri bulması gerekiyor. 

Elbette o sıradan mı sıradan hayatların içinden bu çarpıcı fikirleri bulup çıkarabilmek pek kolay değil. Pek az insan başarabiliyor bunu. Geri kalan kahir ekseriyetse ıkınıp sıkınarak da olsa umudunu canlı tutmaya, o mecralarda tutmuş fikirleri tekrar ederek tıkalı sanal trafikte kendine bir yol açmaya çalışıyor. Nasıl? Elinde ilgi çekebileceğine inandığı, trendlere uygun, kişiyi yaşadığından daha yüksek, havalı, klas ya da acayip gösterebilecek ne varsa hepsini bu sanal pazara çıkarıyor. 

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan bu teşhir seferberliği, köpüklü bir kahveden abartılı bir kahvaltıya, karışık renkli bir şaldan bir mobilya detayına, sıkıcı bir iş toplantısından bir uçağın penceresinden görünen belli belirsiz bir görüntüye, yeni alınan bir ayakkabıdan pencereden sızan sıradan bir ışık huzmesine kadar her şeyi birer "içerik" haline getiriyor.  

Bir zamanlar mahremiyetin korunaklı duvarları ardında yaşanan, kilitli günlüklerin sayfalarına fısıldanan alelade anlar, şimdilerde devasa dijital meydanlarda, pazar yerindeki mallar gibi sergileniyor. Aslında hiç kimsenin gerçekten ilgilenmediği, ilgilenmek için makul bir sebebinin de olamayacağı bu sıradanlık yığınının ısrarla paylaşılmasının ardındaki motivasyon ne? Nasıl oluyor da milyonlarca kişi sıradan ve hiçbir başkalığı olmayan hayatının görsel ayrıntılarının başkalarının ilgisini çekebileceğine böyle sebepsizce ve bu kadar kolaylıkla inandırabiliyor kendini?  

İnsanın varoluşunda bir görülme, bilinme arzusu var. Bunun için sosyal medyanın hiç olmadığı zamanlarda da bir şeyler yapıyorduk; ancak çok aşikâr ki durum o zamanlarda bu kadar marazi bir nitelik arz etmiyordu. Bugünün dünyasında bu arzu, kabul edilebilir seviyede bir onaylanma ihtiyacının ötesine taşarak hastalıklı bir varlık kanıtlama histerisine dönüşmüş durumda. Belli ki "Görülüyorum, öyleyse varım" motivasyonuyla hareket eden modern birey, dijital evrende bıraktığı her izle aslında kendi yok oluşuna karşı bir direniş sergilediğini sanıyor. Oysa paylaşılan her sıradan kare, gerçeğin ve gerçekliğin kendisini değil, o gerçek ve gerçekliğin acınası bir karikatürünü temsil ediyor.  

Burada belki de en dramatik olan, bu paylaşımları yapan kişinin, başkalarının bu içeriklerle gerçekten ilgilenmediğini içten içe biliyor olması… Herkesin adeta vasıfsız bir küratör edasıyla kendi hayatını sergilediği bu galeride, ziyaretçiler aslında sadece kendi sergileri için yer açmaya çalışan kifayetsiz diğer küratörlerden ibaret. 

Bir tür karşılıklı ve yine acınası narsisizm takası bu aslında. Hiç kimsenin birbirini gerçekten dinlemediği ama herkesin sırası gelince alkışlanmayı beklediği bir kolektif monolog! 

“Tamam öyle olsun, ne var ki bunda, insanlar renksiz hayatlarına böyle küçük yalanlarla biraz renk katıyor, belki de iyi geliyor bu onlara!” deyip geçebilir miyiz bu yaşananlara. İnsan psikolojisinin bilir kişileri pek o kanaatte değil görünüşe göre… Sözünü ettiğimiz bu durumun insan zihninde ürkütücü bir bölünmeyi beraberinde getirdiğini söylüyor onlar. Bir tarafta sıkıcı ve herkesinkine benzer hayatının tüm çiğ, renksiz ve zevksiz gerçekliğiyle baş başa kalan etten kemikten insan; diğer yanda ise sürekli parlamak, her anını sanki bir sanat eseriymiş gibi sunmak zorunda olan dijital bir projeksiyon modeli olmak durumundaki insan! Bu iki benlik durumu arasındaki uçurum o kadar derinleşmiş durumda ki, bireyler artık hangisinin gerçek olduğunu hangisinin kurmaca hayat olduğunu neredeyse ayırt edemiyor. Neredeyse bir tür ‘klinik olmayan şizofreni’ durumu var yani! 

Kişi, kendi hayatını yaşamak yerine, hayatının ‘nasıl göründüğünü’ izleyen bir dış göze dönüşüyor. Bir manzaranın karşısında gözleri manzaranın güzelliğine değil, telefon ekranındaki kadraja odaklanan kişi, o anı tecrübe eden olmaktan çıkıyor, o anı pazarlayan bir aracıya evriliyor adeta. Kendimizi biraz zorlarsak buna, nesnel gerçekliğin tamamen bırakılıp, imajın gerçekliğin yerine geçtiği bir tür toplumsal sanrı hali de diyebiliriz rahatlıkla. 

Bu devasa tiyatro oyununda sahicilik en ağır kaybımız olacak gibi görünüyor. Duygular artık sanki yaşanmak için değil, sergilenmek için var. En derin acılar veya en büyük neşeler, doğru filtreler ve uygun kelimelerle ambalajlanarak piyasaya sürülüyor. Bu süreçte duygu doğal olarak gerçek bağlamından kopuyor ve bir tür ‘mış gibi yapma’ hareketine dönüşüyor. İnsan, kendi gerçekliğinden o kadar kopuyor ki, paylaştığı o ‘mutlu’ anın altındaki o derin yalnızlığı ve sıradanlığı hissetmemek için dijital illüzyonuna çok daha sıkı sarılmak zorunda kalıyor. Bu sadece kendi kendini kandırmanın, gerçeğin çıplak ve bazen de sıkıcı olan yüzünden kaçmanın acınası bir yolu maalesef. Ve bu kaçış bu kadarla kalmıyor, beraberinde daha büyük bir boşluğu getiriyor.  

İnsan, başkalarının sahte ilgisiyle kendi ruhsal açlığını doyurmaya çalıştıkça, aslında ne kadar az ilgilenildiğini ve ne kadar çok yalnızlaştığını fark ediyor. Kimse kimsenin hayatına sahici bir nazarla bakmıyor, duygularıyla ilgilenmiyor; sadece kendi sıradan hayatını aynı kişilere sunabilmek için onlardan gelecek beğenilerle kendine sosyal kredi biriktiriyor. Böylece, insanlarla gerçek bağ kurma yeteneğimizi, hiçbir çıkar gözetmeksizin bir başkasının hayatıyla temas edebilme ve birbirimizi aslından görebilme imkanını birer beğeni sayısına kurban ediyoruz. 

Bu yaşananların, insanların yalnızlıkla başa çıkabilmek için geliştirdiği savunma mekanizmasının eseri olduğunu söyleyenler var, belki de haklılar! İşin böyle bir tarafı da var muhtemelen. Kendiyle kalamayan, kendi sessizliğinde boğulan insan, gözünü karartıp belki de kendini dijital gürültünün içine atıyor.  

Binlerce insanın katıldığı bu kolektif illüzyon, bir noktada patlak verecek toplumsal bir cinnetin mi, yoksa bu bölünmüş kişiliklerin yeni normal kabul edildiği karanlık bir dönemin habercisi mi olduğunu zaman gösterecek. Ancak bugünden belli olan bir şey var; o da her paylaşımın, her beğeni arayışının, ‘buradayım ve görülmeye muhtacım’ diyen, yaralı ve bölünmüş bir ruhun itirafı olduğudur. 

Yorum Analiz Haberleri

Nakib el-Attas ve ''Bilginin İslamileştirilmesi''
Evanjelik ve siyonist mesihçiliğin tehlikeli ittifakı
Trump’ın karanlık savaşında Musk'ın rolü
İran'da rejim neden devrilmedi?
Gazze örneği ve soykırım kavramının yeniden tanımı