“Askerî kapasite tek başına zaferi garanti edemez”

Necmettin Acar, “Üçüncü Körfez Savaşı” şekline tanımladığı Siyonist İsrail/ABD-İran savaşını değerlendirdiği yazısında Trump’ın zafer çıkışını eleştirerek “Askerî kapasite tek başına zaferi garanti edemez” diyor.

Üçüncü Körfez Savaşı, Ders II: Askerî Kapasite Tek Başına Zaferi Garanti Edemez

Doç. Dr. Necmettin Acar / Fokus+


28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı kapsamlı askerî operasyonlardan bu yana iki aydan fazla süre geçti. Bu süreçte yaşananlar, modern jeostratejik hesaplamaların ne denli yanıltıcı olabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek teşkil etti. Operasyonların başlangıç aşamasında üretilen analizlerin önemli bir kısmı, aktörlerin askerî kapasitelerine dayalı senaryolar üzerine inşa edilmişti. Bu çerçevede, İran yönetiminin yoğun askerî baskı altında kısa vadede çökeceği, ardından içeriden yükselecek isyan dalgalarının ve sokak hareketlerinin yönetimi iyice zayıflatacağı öngörüldü. Beklentiler öylesine kesin bir gelecek projeksiyonu biçiminde algılandı ki bazı çevreler devrik Şah Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’nin muhtemel bir geçiş sürecinde üstlenebileceği role dair somut planlamalar dahi yapmaya başladı.  

Ancak savaşın üçüncü ayında sahadaki gelişmeler bu öngörülerin büyük ölçüde boşa çıktığını ortaya koydu. İran’daki yönetim yalnızca ayakta kalmakla kalmadı, aynı zamanda toplumsal meşruiyetini korumayı, belirli ölçüde genişletmeyi ve yönetim kademelerindeki bütünlüğü muhafaza etmeyi başardı. Dahası, herhangi bir küresel aktör tarafından güçlü bir şekilde himaye edilmemesine rağmen Tahran kendisinden beklenen tavizkâr bir anlaşmaya da yanaşmadı. Bu durum, İran’da yönetimin dayandığı içsel direnç mekanizmalarının gücüne ve toplumla olan ilişkilerinin sağlamlığına işaret ediyor. 

Bu tablo, İsrail’in tarihsel deneyimleriyle karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılabilir. İsrail, 1948 sonrası dönemde komşu Arap devletleriyle yaptığı savaşların çoğunda kısa sürede kesin sonuçlar elde etmeyi başardı. Mısır, Ürdün ve Suriye gibi aktörlerle yaşanan çatışmalarda, İsrail sahada hızlı üstünlük sağladı ve elde ettiği bu avantajı ya hızlı ateşkeslerle ya da diplomatik müzakereler yoluyla politik kazanımlara dönüştürdü. Bu deneyimler, Tel Aviv’de İran karşısında da benzer bir askerî başarı beklentisine yol açtı. Ancak “Üçüncü Körfez Savaşı” olarak adlandırabileceğimiz bu çatışmanın üçüncü ayında ne hızlı bir zaferin ne de İran’dan zorla koparılmış tavizkâr bir ateşkesin mümkün olduğu görülüyor. Bu durum, toplumsal meşruiyet tabanı geniş yönetimler karşısında askerî kapasitenin tek başına kesin zaferi garanti edemediğini net biçimde ortaya koyuyor. 

İsrail’in tarihsel deneyimi: Kısa savaş/hızlı zafer paradigması  

İsrail’in askerî doktrini ve stratejik kültürü, 1948 sonrası Arap devletleriyle yürütülen savaşlarla şekillenmiştir. Tel Aviv bu dönemde Mısır, Ürdün ve Suriye karşısında hızlı manevra kabiliyeti, mutlak hava hâkimiyeti ve kısa süreli “yıldırım” operasyonlarına dayalı tutarlı bir formül uygulamıştı. Sahada süratle elde edilen askerî avantajın diplomatik kazanıma dönüştürülmesi, bu stratejinin temelini oluşturuyordu. 1956 Süveyş Krizi, 1967 Altı Gün ve 1973 Yom Kippur (Ramazan) Savaşları, askerî üstünlüğün masada siyasi tavizlere dönüştürüldüğü somut örneklerdir. Bu tarihsel deneyim, İsrail’deki karar vericilerde, askerî gücün otomatik olarak politik sonuç üreteceğine dair kemikleşmiş bir paradigmaya yol açtı. 

Bu tarihsel deneyimler, İsrail askerî-politik elitinin zihninde temel bir varsayım yerleştirdi: askerî üstünlük gösterisi, karşı tarafı ya teslimiyete ya da tavizkâr müzakereye zorlar. 1982 Lübnan müdahalesi ve 2006 Hizbullah savaşı gibi daha karmaşık ve sonuç alınamayan operasyonlar bile bu kemikleşmiş paradigmayı sarsmadı. Zira İsrail, nihayetinde bölgesel dengeleri kendi lehine tutmayı ve varoluşsal tehditleri bertaraf etmeyi sürdürmüştü. Bu birikimli tarihsel tecrübe, Tel Aviv’in İran operasyonuna girerken benzer bir senaryo beklemesine yol açtı: yoğun hava saldırıları, kritik altyapıların imhasının yarattığı şok etkisiyle Tahran’ın ya iç ayaklanmayla çökeceği ya da masaya oturmak zorunda kalacağı öngörülüyordu. 

Üçüncü Körfez Savaşı, İsrail’in geçmiş savaşlardaki başarılarının yalnızca askerî kapasite farkıyla açıklanamayacağını açık biçimde ortaya koydu. Bu deneyim, askerî üstünlüğün otomatik olarak siyasi sonuç ürettiği yönündeki varsayımın ne kadar yanıltıcı olduğunu gösterdi. Nitekim İsrail’in geçmişte kazandığı kısa süreli savaşlarda belirleyici olan asıl unsur, karşısındaki Arap rejimlerinin toplumsal meşruiyet tabanlarının sınırlı ve kırılgan olmasıydı. Toplumla zayıf bağlara sahip, iç dengeleri hassas ve dış desteğe bağımlı bu rejimler, yoğun askerî baskı altında hızla çözülme eğilimi göstermişti. Bu nedenle askerî yenilgi, söz konusu yapılarda derin bir meşruiyet krizine yol açarak siyasi tavizleri kaçınılmaz hâle getirmişti. Dolayısıyla İsrail’in askerî üstünlüğünü diplomatik kazanımlara dönüştürmesinde, güç farkından çok bu içsel kırılganlıklar belirleyici olmuştu. 

Savaşın üçüncü ayında ne hızlı bir askerî çöküş ne de zorla koparılmış tavizkâr bir anlaşma gözlemleniyor. Bu durum, İran ile İsrail’in geçmişte savaştığı Arap rejimleri arasındaki köklü yapısal farklardan kaynaklanıyor. İran yönetiminin meşruiyet tabanı, geçmişte İsrail’le savaşan Arap rejimlerine kıyasla çok daha geniş ve derin bir temele oturuyor. Bu meşruiyet yalnızca ideolojik bağlılıkla sınırlı değil, ulusal egemenlik vurgusu, dış müdahaleye karşı tarihsel hassasiyet ve devletin belirli toplumsal kesimlerle kurduğu çok katmanlı ilişki ağından da besleniyor. Bu unsurlar, yönetimin kriz anlarında dayanıklılığını artırıyor ve dış baskıya karşı çözülmesini önlüyor. 

İran örneğinde özellikle dikkat çeken dinamik, dışsal askerî baskının toplumsal fay hatlarını derinleştirmek yerine geçici olarak daraltmasıdır. Normal koşullarda yönetime eleştiriler yönelten toplumsal kesimler, dış tehdit algısı yükseldiğinde daha temkinli bir pozisyon aldı ve klasik “bayrak etrafında toplanma” (rally around the flag) etkisi ortaya çıktı. Dış saldırı, beklenenin aksine yönetimi zayıflatmak yerine onun etrafında oluşan savunma refleksini güçlendirdi. Askerî baskı, siyasi çözülme üretmek yerine mevcut düzenin toplumsal dayanaklarını -geçici de olsa- pekiştirdi ve yönetimin krizlere karşı dayanıklılığını artırdı. 

İran’ın çok katmanlı toplumsal yapısı ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiler ağı da yönetimin direncini güçlendiren kritik unsurlardandı. Yönetim, belirli toplumsal gruplarla kurduğu doğrudan ilişkiler sayesinde eleştirel sesleri kontrol altında tutabildi ve kriz dönemlerinde bu grupların sadakatini sürdürmeyi başardı. Bunun yanı sıra, ideolojik ve ulusal temelleri bir araya getirerek dış müdahale algısını toplumsal kenetlenme fırsatına dönüştürdü. Bu mekanizma, Arap-İsrail savaşlarında gözlemlenen hızlı çöküşlerin aksine, İran’da dış baskıya rağmen istikrarın korunmasını mümkün kıldı. 

Askerî kapasiteye dayanan caydırıcılığın sınırları 

ABD ve İsrail’in sahip olduğu askerî kapasite, İran karşısında teknik, teknolojik ve operasyonel bakımdan açık bir üstünlüğe işaret ediyor. Ancak İran örneği, modern çatışmalarda askerî üstünlüğün tek başına siyasi sonuç üretmeye yetmediğini göstermesi bakımından son derece öğretici oldu. Klasik güç dengesi yaklaşımı, çoğu zaman askerî kapasite ile caydırıcılık arasında doğrudan bir ilişki kurar. Buna göre daha güçlü olan aktörün karşı tarafı geri adım atmaya zorlaması beklenir fakat İran’ın davranışı, bu varsayımın her durumda geçerli olmadığını ortaya koydu. Çünkü caydırıcılık yalnızca silah sistemleri, hava gücü, istihbarat kapasitesi ya da operasyonel kabiliyetlerle değil, hedef aktörün iç yapısı, rejim dayanıklılığı ve toplumsal meşruiyet zeminiyle birlikte şekillenir. 

Bu açıdan İran, Arap-İsrail savaşlarında karşılaşılan birçok Arap rejiminden farklı bir örnek sunuyor. İsrail’in 1948 sonrasında Arap devletleriyle yaşadığı savaşlarda hızlı askerî sonuçlar alabilmesi, yalnızca İsrail’in askerî etkinliğiyle açıklanamaz. Bu sonuçlarda, söz konusu Arap rejimlerinin toplumsal meşruiyet eksikliği, kurumsal kırılganlığı ve askerî yenilgiyi siyasi tavize dönüştüren içsel zayıflıkları da belirleyici oldu. Bu deneyimler, Tel Aviv’de, askerî güç ile politik sonuç arasında doğrudan ve otomatik bir bağ olduğu yönünde yanıltıcı bir kanaat üretti. 

Oysa İran karşısında bu denklemin işlemediği net biçimde görülüyor çünkü İran’da yönetimin dış baskıya karşı direnç gösterebilmesini mümkün kılan daha geniş bir toplumsal ve ideolojik dayanak bulunuyor. Nitekim 1980-1988 İran-Irak Savaşı da bu dayanıklılığın tarihsel bir örneğini oluşturdu. Saddam Hüseyin yönetimi, devrim sonrası İran’ın kurumsal olarak zayıf, içeride parçalı ve dış baskıya açık olduğunu varsayarak hızlı bir zafer elde etmeyi hedeflemişti. Ancak savaşın uzaması, İran toplumunda dış saldırıya karşı güçlü bir seferberlik ve yönetim etrafında kenetlenme dinamiği üretti. İran, ağır insani ve ekonomik maliyetlere rağmen rejim düzeyinde çözülmedi, aksine savaş, devrim sonrası düzenin toplumsal meşruiyetini pekiştiren bir kurucu deneyime dönüştü. Bu nedenle İran-Irak Savaşı’nın sonucu, askerî baskının ancak hedef rejimin toplumsal dayanaklarını aşındırabildiği ölçüde siyasi sonuç üretebileceğini, geniş meşruiyet tabanına sahip yönetimlerde ise dış tehdidin çözülmeden çok direnç ve kenetlenme üretebileceğini gösterdi. 

28 Şubat sonrası ABD ve İsrail’in yoğun askerî baskısı altında kalan İran’da yönetimin çözülmemesi ve herhangi bir küresel haminin doğrudan koruması altında olmamasına rağmen tavizkâr bir anlaşmaya yanaşmaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu tutumu yalnızca askerî kapasiteye ya da güvenlik aygıtının direncine indirgeyen analizler yetersizdir. Bu sonucun ortaya çıkmasında yönetimin kendi iç meşruiyetine duyduğu güvenin önemli bir rolü olmuştur. Bir yönetim, dış baskı karşısında geri adım atmıyorsa bu durum onun toplumsal dayanaklarının tamamen çözüldüğünü değil, aksine belirli ölçüde sağlam kaldığını gösterir. 

Dolayısıyla İran örneği, İsrail’in tarihsel deneyimlerine dayanan kısa savaş/hızlı zafer paradigmasının sınırlarını görünür kıldı. Askerî baskı, hedef yönetimin iç meşruiyetini aşındıramadığı sürece sınırlı etki üretir. Bu yaklaşım, Üçüncü Körfez Savaşı bağlamında çıkarılması gereken ikinci dersin çerçevesini netleştiriyor: Toplumsal meşruiyet tabanı geniş yönetimler karşısında askerî kapasite tek başına kesin zaferi garanti edemez. 

Üçüncü Körfez Savaşı’nın üçüncü ayı itibarıyla ortaya çıkan tablo, modern savaşlarda askerî kapasitenin belirleyici olmakla birlikte tek başına yeterli olmadığını gösterdi. ABD ve İsrail’in teknik, teknolojik ve operasyonel üstünlüğüne rağmen İran’ın beklenen şekilde çözülmemesi, savaşın sonucunu yalnızca güç asimetrisiyle açıklamanın eksik kaldığını ortaya koyuyor. İran örneği, hedef alınan aktörün toplumsal meşruiyet zemini, rejim dayanıklılığı, devlet-toplum ilişkileri ve dış müdahale karşısında üretebildiği ulusal kenetlenme kapasitesinin en az askerî güç kadar önemli olduğunu gösterdi. Bu nedenle, askerî baskının siyasi sonuç üretmesi, ancak hedef rejimin iç meşruiyetini aşındırabildiği ölçüde mümkün olabilir. Aksi hâlde dış müdahale, rejimi zayıflatmak yerine savunma reflekslerini güçlendirebilir ve toplumsal fay hatlarını geçici olarak kapatabilir. Bu savaşın temel dersi, toplumsal meşruiyet tabanı geniş yönetimler karşısında askerî kapasite tek başına kesin zaferi garanti edemez.  

Bu savaşta bölge ülkeleri için çıkarılacak temel politika dersi; ulusal çıkarların ve toprak bütünlüğünün korunması yalnızca askerî-endüstriyel kapasitenin artırılmasına indirgenemez. Özellikle zayıf rejimlerle yönetilen devletlerde, askerî güç tek başına sürdürülebilir bir güvenlik üretmez. Yönetimlerin geniş toplumsal kesimlerle kuracağı derinlikli, kapsayıcı ve meşru bir mutabakat, en az askerî kapasite kadar belirleyici bir unsurdur. Bu nedenle savunma ve silahlanmaya ayrılan kaynakların bir bölümünün, toplumsal uyumu, adaleti ve siyasal katılımı güçlendirecek politikalara yönlendirilmesi daha rasyonel ve kalıcı bir güvenlik stratejisi sunacaktır. 

Yorum Analiz Haberleri

“Savaş çığırtkanlığına son vermek önceliğimiz olmalı”
BAE: Körfezin “Küçük Sparta’sının jeopolitik çıkmazı
"Sürecin sonucu, PKK’nın geleceğinden çok Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir"
Dijital çağda toplumsal yapının ve ailenin yeniden inşası
Ahlaki güçten jeopolitik güce: Vatikan diplomasisi nasıl dönüşüyor?