Yeni Şafak / Taha Kılınç
O gün karar verdi…
İsrail’in, etrafındaki ülkelere ani saldırılar düzenleyerek, sadece altı gün içinde sınırlarını 3,5 kat genişlettiği meşhur Altı Gün Savaşı (1967), bilhassa Mısır açısından ciddi bir yıkım getirmişti. Yalnızca Sina Yarımadası gibi stratejik bir coğrafya İsrail’e kaptırılmamış, aynı zamanda dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın Arap milliyetçiliği ve Arap dünyasının liderliği söylemleri çerçevesinde oluşturduğu parıltılı imaj da çöp sepetini boylamıştı. Abdunnâsır, ağır mağlubiyetin yol açtığı travmalardan kurtulamayacak, 1970’in sonbaharında kalp krizi geçirerek sahneden çekilecekti.
Savaş sırasında Mısır’ın uçak ve helikopterleri daha pistlerinden bile ayrılamadan İsrail tarafından vurularak yok edilmesine rağmen, Mısır radyosundan çatışmaların seyrini takip edenler bambaşka bir senaryoyu dinliyordu: Arap orduları zafer üzerine zafer kazanıyordu; binlerce Yahudi asker öldürülmüş, binlercesi de esir alınmıştı. Düşman uçakları arka arkaya düşürülüyordu. İsrail şehirleri bombalanıyor, Mısır ordusu Kudüs’e doğru ilerliyordu. Yahudiler korku ve panik içindeydi. Pek yakında bütün Filistin işgalden kurtarılacaktı…
Kitlesel iletişimin daha çok radyoyla sağlandığı o devirde, bu haberlerin Arap sokaklarında ne büyük bir coşkuya yol açtığı tahmin edilebilir. Coşku, sadece sokaklarda değildir üstelik. Abdunnâsır’ın sağ kolu mesabesindeki Enver Sedat’ın ev halkı bile Mısır radyosunun yalan haberleriyle sevinç içindedir. Cihân Sedat, hatıralarında, “Enver, hamd olsun, kazanıyoruz!” dediğinde, kocasının kendisine “Radyo haberleri tamamen yalan. Her şeyi kaybettik, hezimete uğradık!” cevabını verdiğini anlatır.
Acı hakikat birkaç gün içinde anlaşılacak ve yaşanan mağlubiyetin ağırlığı, Arap dünyasının tepesine karabasan gibi çökecektir. Savaşın elbette en ağır neticesi Filistin’e yansımış, Doğu Kudüs ve Batı Şeria, İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu, 1948’deki Nekbe’nin ardından, on binlerce Filistinli için yeniden göç ve tehcir demektir. Kudüs ve Batı Şeria’dan Ürdün’e yeni bir akın başlar. Yeni dramlar, tekerrür eden tarih ve sonsuz acılar eşliğinde…
Evlerindeki kocaman radyonun başında gece-gündüz haberleri takip edenlerden biri de, Batı Şeria’nın Tulkarim şehrinde yaşayan Reyyân ailesinin 13 yaşındaki oğlu Cemal’di. Osmanlı döneminde, Akdeniz kıyısındaki müreffeh Yâfâ şehrinden Avrupa’ya portakal ve elma ihraç eden zengin bir aile olan Reyyân’lar, 1948’de bölge Yahudilerce işgal edilince Batı Şeria’ya göç etmek durumunda kalmıştı. Batı Şeria’daki şartlar, her açıdan Yâfâ’dan çok farklıydı. Nekbe’nin acı dolu hikâyeleriyle büyüyen Cemal için, şimdi radyodan dinlediği müjdeler inanılmaz güzellikteydi.
Derken… Babası bir gün eve telaşla geldi ve o tatsız haberi verdi: “Hazırlanın! Amman’a taşınıyoruz, fazla vaktimiz yok!” Cemal şaşkınlık ve üzüntüyü bir arada yaşamıştı. Hani Arap orduları ilerliyordu? Hani zafer üstüne zafer kazanılıyordu? Hani Kudüs fethedilecekti? Kandırıldığını fark ettiğinde, Cemal sadece kendisine yalan söyleyenlere öfkelenmedi, aynı zamanda hayatının kararını da verdi: Gazeteci olacak, hakikatlerin en doğru biçimde anlaşılması ve anlatılması için son nefesine kadar var gücüyle çalışacaktı.
13 yaşında bu kararı alan çocuk Cemal, hedefine gerçekten de ulaştı:
Ürdün’ün başkenti Amman’da son derece hareketli bir çevrenin içinde yetişen Cemal Reyyân, basın-yayın sektöründe çalışmaya çok genç yaşlarında başladı. 1974-1989 arasında Ürdün Radyo-Televizyonu’nda muhabir ve sunucu olarak görev yaptı. Özellikle sıra dışı ses tonu, onun ekran önüne çıkmasını hızlandırmıştı. Güney Kore, Londra ve Abu Dabi’deki kariyerinin ardından, 1996’da Katar’ın başkenti Doha’ya yerleşen Reyyân’ın, El-Cezîre televizyonu yayına başladığında, kanalın haber bülteninin ilk sunucusu olması da sürpriz değildi. Arap ve İslâm dünyasının yaşadığı bütün krizlerde sahada ve ekranda boy gösteren Reyyân, Arap medyasının hem en tanınan hem de en başarılı yüzlerinden biri oldu.
Cemal Reyyân, Ramazan bayramına birkaç gün kala, 15 Mart Pazar günü Doha’da uykusunda vefat etti. Dinlediği yalanlara sinirlenerek çocukken kendi kendine verdiği o sözü sağlam biçimde tutmuş olmanın huzuruyla…