ABD, Orta Doğu'yu dışlayarak Dünya Kupası'na ev sahipliği yapabilir mi?

Dünya, FIFA’nın kapsayıcılık konusundaki taahhüdünün evrensel olup olmadığını izliyor. Ya da küresel futbolda bazı dışlanma biçimlerinin diğerlerinden daha önemli olup olmadığını.

Kurniawan Arif Maspul’un MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Mart 2023’te FIFA olağanüstü bir hızla harekete geçti. Endonezya, hak ettiği şekilde eleme turlarını geçen İsrail’in katılımına karşı siyasi muhalefet ortaya çıkmasının ardından U-20 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapma hakkını kaybetti. Federasyonun mesajı son derece netti: Futbolcular, jeopolitik anlaşmazlıkların dolaylı kurbanı olmamalıydı. Oyuncuların hiçbir suçu yoktu. Eleme turlarını geçen bir takıma yönelik ayrımcılık, oyunun ruhu ve kurallarıyla bağdaşmazdı.

Bu ilkeye karşı çıkan pek kimse yoktur. Asıl soru, FIFA'nın bunu tutarlı bir şekilde uygulamaya hazır olup olmadığıdır.

Üç yıl sonra, dünya futbolu, ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin ev sahipliği yapacağı, tarihin en büyük Dünya Kupası'na doğru ilerliyor. Ancak giderek artan kanıtlar, Müslüman çoğunluklu ülkelerden gelen oyuncuların, yetkililerin, gazetecilerin ve taraftarların, ne varsayımsal ne de spekülatif olan engellerle şimdiden karşılaştığını gösteriyor. Bunlar belgelenmiştir. Bunlar tekrarlanmaktadır. Ve bunlar, FIFA’nın eşit muamele taahhüdünün güvenilirliği hakkında rahatsız edici bir soru ortaya atıyor.

Endonezya, olabilecekler yüzünden cezalandırıldı. Amerika Birleşik Devletleri ise, hâlihazırda yaşananlara dair kanıtlara rağmen ev sahipliği yapıyor. Bu zıtlık, çok daha yakından incelenmeyi hak ediyor.

Endonezya örneği duygusal açıdan yıkıcıydı. Futbolun kamusal yaşamda değerli bir yere sahip olduğu 277 milyonluk bir ulus, yıllarca süren hazırlıkların adeta bir gecede çöküşüne tanık oldu.

Yüz milyonlarca dolarlık altyapı harcamaları, turizm beklentileri, gençlerin gelişim fırsatları ve ulusal gurur, FIFA'nın tek bir kararıyla yok oldu. Endonezya'da alıntılanan araştırmalara göre, kayıpların 3 trilyon rupi'yi aştığı tahmin edilirken, turnuvayla bağlantılı 44.000'den fazla potansiyel iş imkânı da ortadan kalktı. Birçok Endonezyalı için bu ceza, toplu bir ceza gibi algılandı. Yıllarca antrenman yapan genç oyuncular, kendi topraklarında yarışmak için hayatlarında bir kez karşılaşacakları bu fırsatı kaybettiler.

Ancak FIFA, ilkenin siyasetten daha önemli olduğunu savundu. Eğer bu ilke evrensel ise, 2026 Dünya Kupası için de geçerli olmalıdır. Bu endişe teorik bir mesele değildir. Futbol, göç politikası ve uluslararası ilişkilerin kesişim noktasında yer almaktadır. İnsan hakları örgütleri, göç uzmanları, spor yönetimi akademisyenleri ve hatta üst düzey Birleşmiş Milletler yetkilileri, mevcut ABD politikalarının futbolun en büyük turnuvasına erişimde eşitsizlik yaratma riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştur.

Sadece rakamlar bile çarpıcıdır. ABD, Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ülkeyi etkileyen çeşitli seyahat kısıtlamaları, sıkılaştırılmış güvenlik kontrol prosedürleri ve vize engelleri uygulamaktadır. Son zamanlarda yapılan politika tartışmaları İran, Afganistan, Libya, Somali, Sudan ve Yemen gibi ülkeleri kapsamaktadır. Sporcular için genellikle istisnalar olsa da, Dünya Kupası'nı mümkün kılan daha geniş ekosistem, sadece oyunculardan çok daha ötesine uzanmaktadır. Futbol turnuvaları antrenörlere, hakemlere, gazetecilere, federasyon yetkililerine, sponsorlara, gönüllülere ve taraftarlara bağlıdır.

Erişim seçici hale geldiğinde, futbolun evrensellik iddiası çatlamaya başlıyor. Bunun kanıtları şimdiden ortaya çıkmış durumda. İranlı yetkililer kısıtlamalarla ve vize sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Iraklı katılımcılar, giriş noktalarında gözaltına alındıklarını ve daha sıkı denetimlere maruz kaldıklarını bildirdi. Faslı ve Cezayirli taraftarlar, geçerli biletlere ve konaklama düzenlemelerine sahip olmalarına rağmen vize başvurularının reddedildiğini anlattı.

Özbek futbolcuların, diğer ülkelerden gelen meslektaşlarına kıyasla orantısız güvenlik kontrollerine maruz kaldığı bildirildi. Sivil özgürlük grupları, göç uzmanları ve uluslararası gözlemciler, bu tür uygulamaların Müslüman çoğunluklu ülkeleri en ağır şekilde etkileyen bir hareketlilik hiyerarşisi yarattığı konusunda defalarca uyarıda bulundu.

Bu endişe o kadar ciddi hale geldi ki, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, küresel spor etkinliklerine eşit katılımı zedeleyebilecek politikaların yeniden değerlendirilmesini kamuoyuna açıkça talep etti.

Bu müdahale önemlidir. BM’nin en üst düzey insan hakları yetkilisi, gelecekteki bir Dünya Kupası’na ilişkin erişim, hareket özgürlüğü ve ayrımcılık konularında endişelerini dile getirdiğinde, bu mesele artık sıradan bir bürokrasi meselesi olarak görmezden gelinemez. Bu, bir yönetişim meselesi haline gelir. FIFA, uzun süredir kendini kapsayıcılığın savunucusu olarak göstermiştir. Tüzüğü, milliyet, etnik köken, din veya siyasi görüşe dayalı ayrımcılığı yasaklamaktadır. Örgüt, sık sık futbolun sınırları aşma ve çatışmalarla bölünmüş toplumlar arasında anlayış oluşturma konusundaki eşsiz kapasitesine atıfta bulunur.

Bu idealler, Endonezya aleyhindeki kararın merkezinde yer alıyordu. Ancak bunları seçici bir şekilde uygulamak, ilkeyi güç politikasına dönüştürme riskini doğurur. İşte bu noktada tartışma FIFA için rahatsız edici bir hal alıyor.

Endonezya, eylemleriyle değil, verdiği sinyallerle yargılandı. Bir valinin İsrail'in katılımını sorgulayan yorumları, FIFA'nın ev sahipliği garantilerinin yerine getirilemeyeceği korkusunu tetikledi. Yönetim organı, bu riskin tek başına turnuvayı iptal etmek için yeterli olduğu sonucuna vardı.

Buna karşılık, ABD ile ilgili endişeler tek bir politikacının sözlerine dayanmıyor. Bu endişeler, yerleşik göçmenlik sistemlerinden, belgelenmiş vakalardan, mevcut güvenlik çerçevelerinden ve uzun süredir var olan politika yapılarından kaynaklanıyor. Engeller, varsayımsal gelecek senaryoları değil; gözle görülür gerçekliklerdir.

Bu ayrım önemlidir. Bazıları, bu iki durumun temelde farklı olduğunu savunacaktır. Endonezya, bütün bir takımın turnuvaya katılımını tehlikeye attı. ABD ise sporculara muafiyetler sağlamaya devam ediyor ve turnuva organizasyonunu kolaylaştırmayı taahhüt etti.

Bu argümanda doğruluk payı var. Ancak daha geniş bir bakış açısını gözden kaçırıyor. Dünya Kupası, sadece sahadaki yirmi iki oyuncudan ibaret değildir. Milyonlarca insanı içeren bir hareket ekosistemidir. Futbolun küresel kapsayıcılık vaadi, stadyum kapısında durmamalıdır. Bazı ülkelerden gelen taraftarlar olağanüstü engellerle karşılaşırken, diğerleri serbestçe seyahat ediyorsa, eşit katılım ilkesi zaten tehlikeye girmiştir.

Bu mesele futbolun ötesine de uzanıyor. Büyük spor etkinlikleri, ulusal değerlerin sınandığı önemli birer test haline geldi. Baker Enstitüsü ve Uluslararası Politika Merkezi’ndeki analistler de dâhil olmak üzere spor diplomasisi uzmanları, 2026 Dünya Kupası ve 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın Amerika’nın açıklığına yönelik küresel birer sınav işlevi göreceği konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bu uzmanlar, kısıtlayıcı seyahat politikalarının demokratik söylem ile pratikteki gerçeklik arasındaki giderek genişleyen uçurumu ortaya çıkarma riski taşıdığını savunuyorlar.

Tarih, algının önemli olduğunu göstermektedir. Güney Afrika'nın spor alanında izole edilmesi, apartheid'e karşı küresel muhalefeti yansıtıyordu. Rusya'nın dışlanması, Ukrayna'ya yönelik saldırganlığa duyulan öfkeyi yansıtıyordu. Endonezya'ya verilen ceza, FIFA'nın eleme turlarını geçen takımların ayrımcılığa maruz kalmaması gerektiği konusundaki ısrarını yansıtıyordu.

Ev sahibi bir süper güç olduğunda aynı standart tartışmaya açık hale gelemez. Bu, FIFA'nın şu anda karşı karşıya olduğu zorluktur.

Örgütün, ABD'nin ev sahipliği haklarını elinden almasına gerek yoktur. Bu tür karşılaştırmalar, birbirinden çok farklı koşulları aşırı derecede basitleştirir. Örgütün ihtiyacı olan şey şeffaflık, tutarlılık ve güvenilirliktir.

Eğer FIFA Endonezya’dan ayrımcılık yapılmayacağına dair garanti istiyorsa, Müslüman çoğunluklu ülkelerden gelen taraftarların, yetkililerin, gazetecilerin ve katılımcıların 2026’da orantısız engellerle karşılaşmayacağına dair aynı derecede sağlam garantiler de istemelidir.

Bundan daha azı, iki farklı kural kitabı olduğu izlenimini yaratır. Biri küresel gücün çevresindeki ülkeler için, diğeri ise merkezindeki ülkeler için. Futbolun en büyük gücü, her zaman milliyet, din ve siyasetin ortak bir insan deneyiminin gerisinde kaldığı nadir bir alan yaratma yeteneği olmuştur. Bu ideal, savunulmaya değer olmaya devam etmektedir.

Endonezya, FIFA'nın bu ilkeyi savunmak için muazzam maliyetler dayatmaya hazır olduğunu acı bir şekilde öğrendi. Şimdi soru, spot ışıkları dünyanın en güçlü ev sahibine çevrildiğinde bu inancın ayakta kalıp kalmayacağıdır.

Çünkü eğer oyuncular gerçekten yanlış bir şey yapmamışlarsa ve ayrımcılığa maruz kalmamaları gerekiyorsa, bu ilke İsrail ile sınırlı kalamaz. Bu ilke, İranlılar, Iraklılar, Faslılar, Cezayirliler, Özbekler ve Dünya Kupası'na yolculuğu yetenek veya eleme sonuçlarına değil, havaalanı kontrol noktasından geçirilen pasaportlarına bağlı olan her katılımcıya eşit şekilde uygulanmalıdır.

Dünya, FIFA’nın kapsayıcılık konusundaki taahhüdünün evrensel olup olmadığını izliyor. Ya da küresel futbolda bazı dışlanma biçimlerinin diğerlerinden daha önemli olup olmadığını.

* Kurniawan Arif Maspul, İslam diplomasisi ve Güneydoğu Asya siyasi düşüncesi üzerine çalışmalar yapan bir araştırmacı ve disiplinlerarası yazardır.

Çeviri Haberleri

İsrail, ABD'de itici bir marka haline geldi; bu nedenle destekçileri taktik değiştiriyor
ABD sınırı, Dünya Kupası'nın tam ortasından geçiyor
“Yalan Basını”nın Yankıları: Axios ve İsrail bağlantılarının maskesini düştü
FIFA Dünya Kupası vize sorununa takıldı
Mahmud Abbas ve selefleri, bir asırdır direnişe karşı işbirliği yapıyorlar