Mehmet Garip Tanyıldızı / Akşam
Amerika kutsal savaşta mı?
"İsa, ölümü, defni ve dirilişiyle bize birçok ders verdi. Büyük liderliğin, büyük dönüşümün büyük fedakârlık gerektirdiğini gösterdi. Sayın Başkan, hiç kimse sizin kadar bedel ödemedi. Neredeyse hayatınızı kaybediyordunuz. İhanete uğradınız, tutuklandınız ve haksız yere suçlandınız. Bu, Rabbimiz ve Kurtarıcımız'ın bize gösterdiği tanıdık bir kalıp ama onun için olay burada bitmedi, sizin için de bitmedi. Tanrı'nın her zaman bir planı vardı. Üçüncü günde dirildi, kötülüğü yendi, ölümü, cehennemi ve mezarı alt etti. Ve O'nun dirilişi sayesinde hepimiz dirilebileceğimizi biliyoruz. Ve efendim, O'nun dirilişi sayesinde siz de dirildiniz. İnanıyorum ki Rab size bunu söylememi istedi; O'nun zaferi sayesinde, el attığınız her işte siz de zafer kazanacaksınız."
Bu sözler Trump'ın dini danışmanı Paula White-Cain'e ait.
White-Cain'in Trump'ı Hz. İsa'ya benzetmesi, İran'a karşı yürütülen savaşta işlerin yolunda gitmemesinden dolayı başvurulan bayağı bir propaganda olarak algılandı. Ancak hem ABD hem İsrail tarafında dini söylemler yeni değil. 7 Ekim sonrası süreçte İsrail tarafından yoğun olarak kutsal referansların kullanıldığına şahit olduk. Trump'ın yeniden başkan seçilmesinin ardından ABD'de dini ritüellerin görünürlüğü arttı.
Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttükleri savaş, rasyonel hedeflere dayalı bir strateji mi, yoksa teolojik motivasyonla anlamlandırılan bir savaş mı?
İran'a karşı savaşın başından itibaren ABD ve İsrail'in saldırıyı başlatma hamlesinin açık amacı rejim değişikliği olarak ifade edildi. Bununla birlikte Epstein dosyasının üstünün örtülmesi ve Trump'ın genel politikası olan Çin'in etkinliğinin kırılması stratejisinin bir parçası gibi örtük amaçlar taşıdığı da dile getirildi.
Ancak gelinen noktada hava saldırılarıyla rejim değişikliği beklentisi sona ermiş görünüyor. Hark Adası özelinde kısıtlı bir kara harekâtı konuşulsa da bunun imkân ve ihtimal dâhilinde olup olmadığı belirsiz. Böyle bir girişimin başarılı olması da gerçekleşmesi halinde doğuracağı sonuçlar da öngörülemiyor.
Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, ilk amacına ulaşamayan mevcut savaşın sürdürülmesinin rasyonelliği ciddi biçimde tartışmalı bir hâl alıyor. Hatta mevcut tablo itibarıyla bu savaşın ABD ve İsrail açısından somut ve ulaşılabilir bir yakın hedefi olmadığı dahi söylenebilir.
Trump'ın bir yandan zafer elde ettiklerine dair demeçler vermesi, öte yandan Avrupa'yı savaşa destek çağrısında bulunması gibi tutarsız açıklamaları da bu amaçsızlığı daha görünür kılıyor. Zaten savaşın uzun süre devam etmesi, Trump'ın seçim sürecindeki vaatleri ve seçmeninin beklentileriyle de açıkça çelişiyor.
Öte yandan, savaştan beklentiler ve savaşın devamına dair kaygılar noktasında ABD ve İsrail yönetimlerinin çıkarlarının örtüşmediği, hatta yer yer çatıştığı da dikkat çekiyor.
Bu irrasyonelliğe rağmen savaşın sürdürülmesi, Batı'nın seküler çağ anlatısını ister istemez sorgulatıyor. Zira burada İsrail'in tarihsel-dini anlatılarıyla örtüşen Amerikan tipi Protestan/Evanjelik dindarlığın etkilerini açık biçimde görmek mümkün.
ABD ve İsrail'in dini referanslı açıklamaları iki şekilde okunabilir: Ya bu, gerçekten inanılan teolojik yaklaşımların bir dışavurumudur ya da toplumsal meşruiyet inşa etmek için başvurulan bir konsolidasyon aracıdır. Ancak her iki durumda da din ve kutsalın hâlâ yürürlüktedir ve siyasetin merkezinde olduğunu görüyoruz.
Elbette savaşın salt teolojik gerekçelerle başlatıldığını ve sürdürüldüğünü ileri sürmek için yeterli kanıt olduğu söylenemez. Ancak dini referansların bu denli görünür hâle gelmesi, karar alıcıların anlam dünyasının bu referanslardan bağımsız olmadığı ve karar alma süreçlerinin de bundan etkilenebileceği senaryolarını gündeme getirir.
Dünyanın en büyük hegemon gücünün dini referanslara başvurması, dini kimlik meselesinin küresel ölçekte geçerliliğini koruduğunu ortaya koyuyor. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt'in Papa 14. Leo'nun savaş karşıtı açıklamasına verdiği "ABD 250 yıl önce Yahudi-Hristiyan değerler üzerine kurulmuş bir devlettir" cevabı da Batı'nın yönetici elitlerinde meselenin kimlik bağlamında ele alındığını açıkça gösteriyor.
Eğer ABD bu dili kullanabiliyor ve bunu küresel siyasetin merkezine yerleştirebiliyorsa, bu durum yalnızca Batı'ya özgü bir istisna olarak değil, küresel siyasetin işleyişine dair yapısal bir veri olarak okunmalıdır.
Bu nedenle Müslüman dünyanın da bu süreci değerlendirirken karşısındaki aktörleri sadece rasyonel çıkar hesapları yapan seküler yapılar olarak değil; bununla birlikte kendi kimlik anlatıları ve kutsal referanslarıyla hareket eden güçler olarak görmesi gerekir.