12 Eylül'ün müsebbipleri yargılansın, dediğinizde, bir bakarsınız siz de işin içine girmişsiniz. Yaşı tutan her kişinin katılmak kadar kayıtsız kalmakla sorumlu olduğu bir herc ü merçten kim yakasını kurtarabilir?" diyen Naci Bostancı, Zaman gazetesindeki yorumunda 12 Eylül döneminin bir bütün olarak insanlık ve ahlak temelinde bir sorgulamasının yapılması teklifini sunuyor.
Evet, 12 Eylül'ü toptan yargılayalım
12 Eylül ihtilalinin üzerinden 29 yıl geçmiş. Miş diyorum, zamanın rivayete dönüştüğü, yılların uçarı yıllar olduğu bir hayatta böyle uzun zamanlar için mış kelimesi çok uygun. Belgeler, darbeler üzerine konuşurken birden kendimizi yirmi dokuz yıl öncesinden hesap sorulması talepleri içinde bulduk. Baykal, 82 Anayasası'nın geçici 15. maddesi değiştirilsin, dönemin sorumluları yargılansın, dedi.
İster istemez insanın aklına, 'Niçin bu kadar geç, niçin şimdi?' soruları geliyor. Hükümete ortak olmuş, bakanlık yapmış bir siyasinin bu işlere yönelik girişimde bulunmak için çok daha elverişli şartları geçip bugün konuşması ilginç. Baykal gerçekten darbe sorumlularının yargılanmasını mı istiyor, yoksa üzerinde durduğu siyasî geleneğin darbecilikle izdivacının kötü izlenimini imaj düzeyinde olsun silmenin mi peşinde, bilemiyoruz. İmaj düzeyinde deyişimiz, ilgili maddeye dayalı anayasa değişikliğinin güçlüğünden. Muhtemelen bu siyasî hamle yapılırken iktidarın buna yanaşmayacağı varsayımı da hesabın içinde. Yanaşırsa da işleri yokuşa sürmek için ne çok bahane var: Haydin toptan değiştirelim, oturup komisyon kuralım, anlaşalım, uzlaşalım. Tüm bu kelimelerin ima ettiği siyasî stratejiler imkânsızı inşa etmenin yapı taşları.
12 Eylül'ün üzerinden geçen yıllar içinde ne çok hikâyeyi geçmişte bırakmışız. O dönemin siyah beyaz resimleri, tıpkı memleketimin hali gibi flu filmleri şimdiki kuşaklara ne anlatıyor acaba? Cemseler, askerler, koşuşturmalar, coplar, pankartlar, yürüyen gençler belki de Güney Amerika'ya has politik filmlerden bir seçki gibi anlaşılıyordur. Yakın tarih bazen tuhaf şekilde insanın zihninde çok eski çağlardan daha geriye düşer. Her ne söyleniyor ve gösteriliyorsa gerçekten yaşanmış bir kesit değil de sanki artık mitolojiye karışmaya başlamış hayal olaylar silsilesidir. Ankara'dan ne zaman Samsun yönüne doğru gitsem, oradaki askeriyenin girişinde eski kalabalıkların hâlâ havada asılı seslerini duyarım. Ana kapının ötesinde başlayan bambaşka dünyada tuhaf varlıklara dönüştürülmüş çocuklarına, eşlerine ulaşmak isteyen insanların sesleri... Bir tarafın tehlikeli suçluları onların en sevgilileridir artık. Aradaki duygusal uçurum ise kapılar açıldığında koşar adım geçilen mesafeler gibi kolaylıkla geçilmez. Oysa bugün hava pırıl pırıldır, 12 Eylül'de doğanlar bile askerliklerini çoktan bitirmişlerdir, şimdi nizamiye kapısında bekleyen çocukların orada zamanın tozuna karışmış kalabalıkları hatırlamaları imkânsızdır.
Mamak'ın havasını karartan aslında havası kararmış Türkiye'ydi, bunu da atlamamak lazım. Sınırlar, kurtarılmış bölgeler, kurtarılmayı bekleyen bölgeler, politik kabilelerin fikirleri (sloganlar daha doğru değil mi?) toteme dönüştürme üzerinden ayinsel kardeşlikleri ve aynı halin kaçınılmaz ikizi ve elbette düşmanı olan kardeşleri. Dibine kadar "biz" ve yine aynı şekilde "onlar" olduğumuz vakitler. Arayı, arafı, belirsizliği, futbolculuğu, ot olmayı "düşman"dan daha büyük günah sayıp, insanları saflarını seçmeleri için en ağır sözlerle kışkırttığımız dönemler. "Büyük davalar"a baş koymuş insanların kendilerini hapishaneyle nişanlı, ölümle evli gördükleri yıllar. Ülke kurtarmanın en kısa yolu peşinde koşanların hayalleri, toplumsal değişimi iğneyle kuyu kazılması gereken bir iş olarak görme yerine namlunun ucunda bir anda çözme hülyaları...
12 Eylül darbecilerini yargılayalım, diyor Baykal. Güzel fikir. Darbeciler yargılansın ki bunun bir suç olduğu anlaşılsın. Ancak problem şu ki darbeci komuta heyetinden benim bildiğim bir Kenan Evren var hayatta. Neresinden bakarsan bak %92 halkoyuyla iş başına gelmiş bir Cumhurbaşkanı. Halkın oyu konusunda konuşabiliriz, onları, darbe şartlarının korkusundan meşruiyet temelini yitirmiş oylar sayabiliriz. Fakat halk oyu hakkında bir kez spekülasyon yapmaya başladığımızda bunu nerede durduracağız? Halkın bilinçsiz olduğunu, kandırıldığını, sadece darbe ortamlarında değil olağan zamanlarda da halkın nasıl oy kullanacağını bilemediğini söyleyenlere karşı ne diyeceğiz? Araya hayali bir sınır çekip şuradan itibaren halk oyu meşruiyet kazanmaktadır mı, diyeceğiz? Sonuçta halkın oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanını mı yargılayacağız? Onu yargılamak aynı zamanda zımnen onu seçenleri yargılamak değil midir? Öyleyse niçin bu yargılama zımnen olsun? Madem başlanacak bir kere bu işe, bari sonuna kadar gidilsin.
Kenan Evren'i yargılamaya başladık diyelim, darbeyi kendi başına yapmadığına, emir komuta zinciri içinde Türk Silahlı Kuvvetleri'yle yaptığına göre, başka kimleri katacağız sürece? Erler dahil, ordunun tüm kademeleri de işin içinde olacak mı? Emir alan veren diye bir ayırım yapılamaz, çünkü hukuka aykırı emirlerin yerine getirilmesinden herkes sorumludur. Üstelik 12 Eylül'e atfedilen her ne varsa onu sahada icra edenler doğrudan doğruya erlerdir. Şimdi ikinci bir çağrıyla hepsini toplayıp sıradan bir sorgudan mı geçireceğiz?
Tamam, darbecileri yargılayalım. Darbe 12 Eylül günü yapıldı. Peki, 11 Eylül günü iktidar mevkiinde oturanları ne yapacağız? 12 Eylül'e giden yol şu veya bu şekilde döşenirken ellerindeki devletin imkânlarıyla halkın huzuru ve selametinden sorumlu bulunanları hesaba katmayacak mıyız? "Türkiye'de darbe ortamı oluşturuldu" deniliyor, sormazlar mı o sırada sen ne yapıyordun, diye? Sen risksiz, inisiyatif üstlenmeyen, irade kullanmayan, hiçbir köklü meseleye el atmayan, hep "idare eden" siyasetinle davranıp, başına bir şey geldiğinde "mağdur ve mazlum konumunda" hemen kenara çekileceksin. Sonra şartlar değiştiğinde bu konumun ekmeğini yemek için ortaya atılacak, yapıp ettiklerinle değil maruz kaldıklarınla siyaset yapmaya çalışacaksın. Yargılamaya, iktidarı muhalefetiyle adeta "idareci siyasetçilikle" genetik bir ortaklığa sahip dönemin failleri de eklenecek mi?
12 Eylül darbesinden sonra askerî mahkemelerde birçok insan yargılandı, ağır mahkûmiyet cezaları, idamlar verildi. Acı olaylar yaşandı. Darbecilerin 12 Eylül'ün müsebbibi olarak gösterdikleri kişilerin üstüne nasıl bir hışımla gittiklerini biliyoruz. Madem dönem yargılanıyor, bu dosyalar da yeniden açılmalı değil midir? Afakî sözlerle değil belgelerle, tanıklıklarla, bunca zamanın insanlara öğretmiş olduğunu varsayacağımız bir bilgelikle, suçlama kadar özeleştirilerle bu mahkemelerin yeniden görülmesi gerekmez mi? Elbette bu sorgulamanın temelinde hukuk olacak, insanlık ve nihayet ahlak olacak.
12 Eylül'ün müsebbipleri yargılansın, dediğinizde, bir bakarsınız siz de işin içine girmişsiniz. Yaşı tutan her kişinin katılmak kadar kayıtsız kalmakla sorumlu olduğu bir herc ü merçten kim yakasını kurtarabilir?
Sonuçta benim teklifim, 12 Eylül döneminin bir bütün olarak hukuk değil fakat insanlık ve ahlak temelinde bir sorgulamasının yapılabileceğidir. Burada da maksat bugün için herkesin kendisine bir ayna tutması ve geleceğe bir söz düşürmesidir. 12 Eylül'ün gerçek mağdurları ne düşünür derseniz, Metin/Kemal Kahraman'ın bir şarkısından, yaşadıkları nice hallere bir dipnot verebiliriz: "Gözlerin hep derinlerde kayıp giden yıldız gibi/ Gözlerin bir hüzün şarkısı/Bir masal kuşu konar düşlerine açılır kapısı çocuk yalnızlığının..."