Türkiye siyasi tarihinin Osmanlı'nın son dönemlerine uzanan ordu merkezli örgütlenmesinin sebep olduğu en önemli hadiselerden biri olan 31 Mart Olayı üzerinden ordunun nasıl ülke üzerinde hakimiyet kurarak, siyaseti saf dışı bıraktığını çok net bir şekilde görebiliriz. Darbecilik ve kan siyaseti ile iktidar olmayı kimseye bırakmayan ordunun, siyaset üzerindeki tahakkümünün köklerinden birini oluşturan bu olay, Ergenekon tipi örgütlenmelerin kökenine ilişkin de ışık tutabilecek niteliktedir.
Bu olayın bir önemli sonucu da "irtica" kavramının doğmasına sebep olmasıdır ki, artık "irtica" bu ülkede her daim bir korku unsuru olarak öne sürülüp, darbelere zemin hazırlayacak en önemli amillerden biri olacaktır. Ordu içindeki hesaplaşmanın "gerici"likle itham edilmesi ise daha sonraki toplumsal muhalefeti bastırmak için sürekli kullanılan bir retorik olacaktır. Yüzüncü yılında 31 Mart Vakası ile ilgili Ahmet Turan Alkan ve Mümtaz'er Türköne, zamanın bugünkü nüshasında; Mustafa Armağan da aynı gazetenin dünkü nüshasında bir yazı kaleme aldılar. Sonuç olarak Ergenekon örgütlenmesiyle bağladıkları 31 Mart Vakası ile ilgili yazdıklarını burada derleyerek istifadenize sunmak istedik. (Haksöz-Haber)
Ahmet Turan Alkan / Zaman
Bundan tam da 100 sene önce (31 Mart 1325-13 Nisan 1909) bugün, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'un göbeğinde, Osmanlı Ordusu'nun bazı birliklerine mensup küçük rütbeli astsubay, çavuş ve erlerden müteşekkil bir topluluk, âmirlerine ve beğenmedikleri birtakım siyasi teşekküllere karşı isyân ederek sokak hâkimiyetini ele geçirdiler.
Sultanahmet Meydanı'ndaki Meclis-i Mebusan'ı basarak bir mebusu, devrin Adliye Vekili'ni öldürdüler. Beğenmedikleri yolda yayın yaptığına inandıkları iki gazeteyi basıp, makinelerini tahrip ettiler.
Osmanlı Ordusu'nun, payitahtta çıkardığı son karışıklığın (biz buna "kardeş kavgası" da diyebiliriz!) üstünden 90 seneye yakın zaman geçmişti. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında da, İstanbul'da sur içi bölgesi bir savaş meydanına dönmüş ve kargaşa, ancak orduya bağlı başka birlikler tarafından yer yer katliâma dönüşen kanlı sokak çatışmaları ile bastırılabilmişti. Her iki hadisenin ortak tarafı, ordu içinde çatışan askerî birliklerin toplumsal bir tabana sahip olmayışıdır; isyan edenler ve karşı çıkanlar herhangi bir sosyal sınıfın talebini temsil etmiyorlardı; sadece iktidar denkleminde yer alan bazı güç odaklarının "silahlı manivela" gibi kullandığı birliklerden ibarettiler; bu yüzden 1826'daki Vak'a-i Hayriye ve 1909'daki 31 Mart isyanı bir "iç harp" sayılmazlar. Halkın iktidar denklemine fiilen girmesi için Türkiye, 1946 seçimlerine kadar beklemek zorunda kalmıştır.
GERİCİ İSYAN MI, ORDU İÇİ HESAPLAŞMA MI?
31 Mart Vak'ası bir iç harp çatışması değildi fakat bütün göstergeleriyle bir ordu içindeki güçler çatışmasıydı. Biz bugün 31 Mart İsyanı'nı, ordu içindeki politizasyonun ve dolayısıyla disiplinsizliğin had safhaya çıktığı trajik bir hâtıra olarak değerlendirmeliyiz. 31 Mart hadisesi, ordunun ikiye bölünerek birbiriyle kapıştığı, muharebe sahası olarak İstanbul sokaklarının seçildiği talihsiz ve çirkin bir tecrübe olmuştur. İsyan bastırıldıktan sonra, iktidarı yeniden kontrolüne alan basın kuruluşları buna "İrticâi ayaklanma" adı verdiler ve Osmanlı toplumu içindeki iki gücün, yani gelenek direncine mukabil ilerici ve Avrupai güçlerin çatışması olarak adlandırdılar; hemen belirtmeliyiz ki bu, çok kaba-saba, genellemeci ve şematik kolaycılığın mahsulü bir hükümdür. 31 Mart'tan günümüze ve modern zamanlara intikal etmesi gereken anlam, Ordu'nun siyasete müdahale etmesinin ve kendi içinde siyasi kamplara ayrışmasının ne derece tehlikeli ve kural dışı bir eğilim olduğunun vurgusudur. Her kamu düzeninin meşrû temsil gücüne sahip tek ordusu olmalı ve bu ordu, günün siyaset yelpazesinde taraf olmak yerine, devletin ve toplumun güvenliğini sağlamak görevini titizlikle yerine getirmelidir.
31 Mart İsyanı, evveliyatı bilinmeden anlaşılamaz: II. Meşrutiyet İnkılabı, Rumeli'deki bazı askerî birliklerin İstanbul Hükûmeti'ne isyanı ile başlayarak başarıya ulaştı. 1908 Ağustos'u ile 1909 Nisan'ı arasındaki sekiz aylık zamanda olup bitenler bilinmeden 31 Mart'ı değerlendiremeyiz. Meşrutiyet İnkılabını küçük çaplı bir askerî isyanla yaparak, hiç ümid etmedikleri kadar kolayca iktidara geçen, ilk seçimlerde Meclis çoğunluğunu kazanarak ülkede en büyük siyasi güç haline gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları, bu süre zarfında şaşkınlık ve güvensizlik içine düşerek bizzat İTC üyeleri ile hükümeti kurmak yerine, güvenilir buldukları tecrübeli eski siyasi aktörlere devretmeyi tercih ettiler. İttihatçılar Meclis'te çoğunluğu sağlamış ve dolaylı yoldan hükümeti kurmuşlardı; basının büyük bir kısmı da Meşrutiyet'i, dolayısıyla İTC'yi desteklemekteydi; buna rağmen İttihatçılar kendilerini İstanbul'da emniyette hissedemedikleri için güvendikleri Rumeli bölgesinden aktardıkları ve Meşrutiyet taraftarı olduğunu hesap ettikleri Avcı Birlikleri'ni İstanbul Garnizonu içinde görevlendirdiler ve başlarına İTC'ya bağlı zabitler tayin ettiler. Hesab edemedikleri bir başka gelişme ise, İttihatçı propagandanın temel hedefi durumundaki II. Abdülhamid'in yerini, mevkiini ve itibarını koruyabilmesi olmuştu. Hele hele İTC'nin Meclis grubunu teşkil eden mebusların, II. Abdühamid'e saygı ve bağlılık gösterisinde bulunmaları İttihatçıları şaşkına çevirmişti.
İttihatçıların Rumeli'de organize ettiği Meşrutiyetçi isyan, Osmanlı ordusunun tamamı tarafından desteklenmese de anayasal düzene dönüş mânâsında anlaşılan Meşrutiyet İnkılâbı genel bir tasvib görmüştü. Osmanlı Ordusu'nun temel yapısı hâlâ geleneksel padişah otoritesine bağlı idi; yüksek rütbeli paşalar ve subayların durumunda Meşrutiyet'le birlikte devrim çapında bir değişiklik olmamıştı ve Osmanlı ordusunun ananevi statükosu pek sarsılmamıştı; buna mukabil iktidarın merkezi İstanbul Garnizonu'nda askerî güçler, iki farklı manzara sergiliyordu: Genç subayların sempati ve desteğiyle iktidarı kontrol eden İTC yanlısı birlikler ve geleneksel padişah otoritesine sadakat yemini etmiş eski yapıdaki birlikler.
ORDU GÜNLÜK POLİTİKAYA BULAŞINCA...
Subaylar, Meşrutiyet'le birlikte kendilerini günlü politikanın ta içinde buldular ve Meşrutiyet coşkunluğunun ilk günleri geçtikten sonra ordu içinde huzursuzluk kıpırtıları hissedilmeye başlandı. İnkılabın ilk günlerinde Edirne'de görülen ayaklanma, 1908 Ekim'inde Maçka sırtlarındaki Taşkışla birliklerinin ayaklanması önemli sinyallerdi; buna ilaveten alelacele Rumeli'den İstanbul garnizonuna getirtilen Avcı birlikleri, kâğıt üstünde İttihatçı sayılmalarına, "sizler Meşrutiyet'in nigehbânısınız" diye taltif edilmelerine rağmen Taşkışla'da başlarına verilen genç İTC taraftarı subayların telkin ettiği ideolojik eğitimin huşûnetinden şikâyetçi idiler. Huzursuzluk işaretlerini farkeden devrin Sadrazamı Kamil Paşa bu taburları geri göndermek isteyince Cemiyet'in şiddetli muhalefetiyle karşılaşmıştı; halbuki Kâmil Paşa İTC'nin başta güvenerek hükümeti emanet ettiği tecrübeli bir devlet adamıydı.
Öte yandan İTC yöneticileri, acemilikleri ve siyasi tecrübesizlikleri yüzünden ortamın gerginleşmesine zemin hazırlıyorlardı: Tarihimizde "Harbiye-Bahriye Krizi" diye bilinen hadisenin ana hatları şöyledir. 1909 Şubat'ı ortalarında, Sadrazam Kâmil Paşa, Harbiye ve Bahriye nâzırlarını değiştirmek isteyince İTC bu karara, "Bir tarafta istibdad ve izmihlâl, diğer tarafta hürriyet ve necât. Meclis bu yoldan hangisine sapacak?" mantığıyla karşı çıkmıştı. Sonuçta Osmanlı Donanması'nın İstanbul'da zırhlıları, Meclis binasını ve Yıldız Sarayı'nı tehdit eden bir gövde gösterisiyle Boğaz'a çıkarılıp topları hedefe tevcih edilerek Hükümet'in kararı Meclis'te tartışılmış ve Kamil Paşa Hükümeti, güvenoyu alamayarak düşürülmüştü. Meclis çoğunluğunu elde bulundurmasına rağmen İTC'nin meşru siyasi kurumlarına gemiler ve ordu birlikleriyle gözdağı vermesi, o tarihten sonra sıkça tekrarlanan sevimsiz ve talihsiz bir gelenek teşkil etmiştir. Güvensizlik kararıyla hükümeti düşüren İTC'li mebuslar, ordu ve donanmanın Meclis koridorlarına kadar uzanan tehdidini hiç yadırgamaksızın adeta pek tabii bir şeymiş gibi, "Orduya medyunu şükranız", "Ordu zaten milletin vatanın evladıdır. Onlar her vakit vatanı tehlikeden kurtarabilir. Her yerde bulunan asker ve zabitan, bu hürriyetin, bu meşrutiyetin hâdimidir" gibi ifadelerle durumu kabullenmişler ve ordunun tehdit ve desteğiyle siyaset yapmaktan ötürü memnunluk duymuşlardır. İşte bu nokta dahi Türkiye'nin modern zamanlardaki siyasi geleneğine kötü bir sayfa olarak eklenmişti; nitekim, bir bakıma hâlâ içinde yaşamakta olduğumuz darbeler döneminde bazı siyasi çevrelerin ordunun desteğinde iktidar yarışına çıkmak heveslerinin devam ettiğini görüyoruz.
100'üncü yılında 31 Mart İsyanı'nı tahlil ederken, bu hadisede pek belirgin şekilde çehresini gösteren taassup unsurlarını ibrâya kalkışmanın yersizliği ve lüzumsuzluğu âşikârdır. Herhangi bir toplumsal zemine yaslanmadan, sadece küçük zümre çıkarları ile sokağa dökülen isyankâr askerler, başta Derviş Vahdeti'nin Volkan Gazetesi olmak üzere, Meşrutiyet öncesinin geleneksel kalıplarına dönüş arzusu sergileyen bir kısım "başıbozuk"larla işbirliği içinde görünmüşler fakat devrin ulemâsını bünyesinde toplayan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'den en küçük bir destek bile bulamamışlardı. İsyancılar arasına karışarak "Şeriat isteriz" haykırışlarıyla sağa sola saldıranlara ulemâ, "Şeriat istemenin de yolu vardır. Şeriat isteriz diye memleketi ihtilâle mi verirler?" diye çıkışmıştı. Adı geçen cemiyet, yayınladığı bildiride, açık dille Meclis-i Mebusân'ı savunmakla yetinmemiş, "meşveret ve Meşrutiyet'in, Şer'i-Şerif ahkâmına kesinlikle muvafık olduğu" yolunda görüş belirtmeye dikkat göstermişti.
DÜNDEN BUGÜNE "MERKEZ MEDYA"
O günlerin "merkez medya"sı içinde kabul edilebilecek bazı yayın organlarının isyana karşı ikiyüzlü yaklaşımı, daha sonra yaşayacağımız askerî darbe günlerinde birtakım medyanın riyâkar tutumuna da örnek teşkil etmiş olmalıdır. Meselâ Mizan Gazetesi isyanın ilk günlerinde isyancıların, "Şecaatleri dâsıtan-ı âlem olan Osmanlı askerini, tarih-i âlemde görülmemiş bir fazilet gösterdiği" için açıkça kutluyor, bununla da yetinmeyip "okuyucularımız adına vekaleten, kendimiz adına asâleten tek tek cümlesinin pâk alınlarından öperek ordumuza saygılar sunarız" diyerek isyana açık destek veriyordu. Ertesi günün Mizan'ı, Avcı Taburları'nda vaktiyle çok güvendiği için İTC ile alay ediyor, "İşte güvendiğiniz taburlar, milli gayret ve heyecan göstermekte geride kalmak yerine öncü oldular." diye isyancıları alkışlıyordu. İlk günlerin heyecanı yatışıp, isyanın eninde sonunda bastırılacağı anlaşılınca Mizan'ın tutumu da değişecekti; isyancılara hitaben artık şöyle diyordu Mizan Gazetesi: "Biliyoruz, sizin babanız hükmündeki subay ve komutanlarınızı sorumluluk altına sokmamak için onları başta işe karıştırmadınız ama artık iş bitti, onların emirlerini dinleyiniz." "Bir kısım medya"cılık geleneğinin, en azından bir asırlık geçmişe dayandığını görmek, insanı acı acı gülümsetiyor. Neticede doğru dürüst lideri bulunmayan, teşkilatsız, tabansız ve fikirsiz isyancıların İstanbul'daki geçici sokak üstünlüğü zayıflamaya başlarken Selanik'te tertib edilen Hareket Ordusu, trenlerle başkente sevkolunarak isyan bastırıldı. Garnizon içinde sözü geçen birliklere, Hareket Ordusu'na karşı direnç gösterilmemesini öğütleyen II. Abdülhamid'in davranışı dikkat çekicidir ve nitekim Yıldız Sarayı'nı koruyan muhafız taburları, tek kurşun atmadan sarayı Hareket Ordusu'na teslim etmişlerdi; buna rağmen isyancı askerlerin tutunduğu Taşkışla civarında sokak çatışmaları görüldü. Aynı orduya mensup farklı birlikler, Nişantaşı sokaklarında birbirlerini boğazladılar, Taşkışla'daki küçük direniş Hareket Ordusu'nun binaya yönelttiği top atışlarıyla dağıtıldı ve böylece İTC, İstanbul'da ikinci kere ordunun himayesinde yeniden otorite sağlayabildi.
FANTASTİK BİR MUKAYESE ÖNERİSİ
31 Mart'ın, "Medrese ruhunun mahsulü", "din ve şeriat namına" yapılmış çılgınca bir hareket olduğu fikri, sonraları artık doğruluğundan şüphe edilmeyen bir efsane hüküm haline gelmiştir. Bu kaba saba hüküm, bazıları için ne kadar rahatlatıcı olsa da, gerçeğin büyük bir kısmına yüz çevirmek anlamına gelir. Ayaklanma, dinî heyecanla genişlemiş olsa bile, ana sebepleri itibariyle sosyal ve siyasî rahatsızlıklara dayanıyordu.
31 Mart'ı değerlendirirken, isyanın getirdiği sonuçlar mutlaka hesaba katılmalıdır. İsyanın en önemli sonucu, isyanda payı ve parmağı bulunmayan II. Abdülhamid'in "Meclis kararıyla" tahtından indirilmesi ve Selanik'e sürgüne gönderilmesiydi. Abdülhamid'in hal'i, Osmanlı siyasî hayatından "geleneksel" olanın çekilmesi anlamını da taşımaktadır ve bu bakımdan temsili bir değeri vardır.
İsyanın bir başka önemli sonucu, siyasi edebiyatımıza "irticâ" kavramını getirmesiydi; bu uğursuz kelimenin 100 seneden beri evrile-çevrile tedavülde tutulması, ne kadar verimli ve doğurgan bir suçlama âleti olduğunu gösteriyor. İsyan bastırıldıktan sonra ordu içindeki çift başlı yapının tasfiyesi gerektiğini hisseden İTC, orduda büyük tensikata giderek adeta yeniden yapılanmaya girişti. Yüksek rütbeli paşalar ve subaylar tek yanlı kararla tasfiye edildi ve ordunun eğitiminde ideolojik tek tiplilik gözetilmesinin önemi farkedildi.
İsyan, İTC'yi bir anda devletin, saray da dahil olmak üzere en etkili gücü haline getirmişti; tensikat sadece orduda yapılmadı, bürokratik kadrolara da yaygınlaştırıldı ve Osmanlı bürokrasi tarihinin en geniş çaplı "kadrolaşma" hareketi başlatıldı. Ordunun ve bürokrasinin İttihatçı rengine büründürülmesi, elbette kolay olmadı, dirençlerle karşılaştı. Ordu içinde İttihatçı olmayanların hoşnutsuzluğu ve aksi istikamette örgütlenme teşebbüsleri ise, Balkan Bozgunu'nun başlıca sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Balkan Harbi'ne komuta heyetindeki çift başlılık ve yüksek politizasyonun sarstığı subaylarla giren Osmanlı Ordusu, tarihinin en yüz kızartıcı mağlubiyetlerinden biriyle yüz yüze kalmıştı. 31 Mart İsyanı bundan 100 sene önce başladı ve sona erdi fakat sonuçları Türkiye'yi hâlâ etkiliyor. O devrin ve isyanın belli başlı figürlerini, bugünün Ergenekon Davası ve sanıklarıyla eşleştirmek, herhalde çok fantastik ve öğretici bir mukayese olurdu!
Mümtaz'er Türköne / Zaman
Bugün 31 Mart Vak'ası'nın yüzüncü yıldönümü. 13 Nisan 1909'da (Rumî 31 Mart 1325'te), İstanbul'u tam 13 gün esir alan bir ayaklanma patlak vermişti. Bu olay, yakın tarihimizin çok önemli kilit olaylarından biri oldu. Dün, "irtica" kelimesinin ilk defa 31 Mart'ta kullanıldığından ve bu kelimenin yüz yıl değişmeden örttüğü gerçeklerden bahsetmiştim. 31 Mart Vak'ası'nın merkezinde başından itibaren hastalıklı bir durum arz eden asker-siyaset ilişkisi vardır.
1908'de başlayan II. Meşrutiyet dönemi, çok partili parlamenter demokratik hayatımızın adeta kesif bir laboratuvarı gibidir. Bu laboratuvarda edindiğimiz tecrübeler ise çok pahalıya patlamıştır. Koskoca imparatorluk, II. Meşrutiyet'i takip eden olaylarda un ufak olup dağılmıştır. 31 Mart olayı ise, bu çözülmenin arkasındaki siyasî çalkantıların sebeplerini anlatmaktadır.
Tarih boşuna yaşanmış bir tecrübe değildir. Üzerinden bir asır geçen bu olayın içinde, Ergenekon'un tarihi de bulunmaktadır. Hikâye, askerin gırtlağına kadar siyasetin içine batması ve iktidar peşinde koşmasından ibarettir. Devlete ve millete ise, bu hırsın çok pahalıya patlayan bedelini ödemek kalmıştır. Bedel, kaybedilen Balkanlarda katliama tabi tutulan milyonlar ve tasfiye edilen koskoca bir imparatorluktur.
93 Harbi (1876-77 Osmanlı Rus Savaşı)'nin acı sonuçları üzerine Sultan Abdülhamid, orduyu modernleştirmek ve güçlendirmek için büyük çabalar harcadı. Yeni yetişen subay sınıfı içinde siyasetle yatıp siyasetle kalkan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun, zaten mevcut olan İttihat ve Terakki Partisi'ne el atması ile, askerler bir siyasî partinin etrafında örgütlendiler. Daha sonra, II. Meşrutiyet'in diktatör sadrazamlarından olan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın, 1908'in Nisan ayında subaylara yaptığı tebligat, durumu özetlemektedir: "Zabitlerin politika ile iştigal etmemelerini, mitinglere katılmamalarını, nutuk irad etmemelerini, tiyatro sahnelerine çıkmamalarını, makale yazmamalarını ve askerî silsileye (hiyerarşiye) riayet etmelerini..."
31 Mart Vak'ası üzerine İttihatçılar, işte bu Paşa'ya sığınmışlar ve onun komutasındaki Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girişiyle ayaklanma bastırılmıştır. Mahmut Şevket Paşa ise, "Ordunun hiçbir siyasî partiye bağlı olmayarak hareket ettiği ilan edildiği halde", buna uyulmadığını, uyulması gerektiğini yeniden belirtmiştir. İttihat ve Terakki liderlerinden Seyit Bey'in şu sözü, çözümsüz olan sorunu da göstermektedir: "İttihat ve Terakki Fırkası doğrudan doğruya ordudan doğmuştur. Ordu baştan başa İttihat ve Terakki Fırkası'dır."
31 Mart Vak'ası'nın asıl sebebi, ordu içindeki siyasî gruplaşmalardır. 1908 Meşrutiyeti ile birlikte iktidar formülü içinde askerin işgal ettiği yer tescil edilince, iktidar peşinde koşanlar doğrudan ordu içinde siyasî fırkalar şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Ayaklanma, İttihat Terakki'nin beceriksiz ve kontrolsüz ve kestirmeden şiddet araçları ile baskı kuran iktidarına karşı, yine ordu içinde başlayan bir muhalefetin eseridir. Muhalefet örgütsüz olduğu için başarıya ulaşamamış, bu arada halk desteği sağlamak için dinî motifler öne çıkınca "irtica" olarak adlandırılmıştır. Beşiktaş'ta bir Müslüman kadının, bir Rum gencine kaçması üzerine, galeyana gelen halkın Rum gencini linç etmesinin, 31 Mart ayaklanması içindeki ağırlığı, "irtica"nın mahiyeti hakkında da fikir vermektedir.
Ordu önce ikiye (İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İhtilaf fırkaları), sonra daha küçük parçalara bölünmüştür. Sonuçta birbiriyle siyasî rekabete giren subayların başında bulunduğu ordu Balkan çetelerine mağlup düşmüştür.
31 Mart, Ergenekon'un atası olan örgütlenmelerin ilk operasyonlarından biridir. Bu tür örgütlerin bugün de başına geldiği gibi bu olay da kısa zamanda kontrolden çıkmış ve devlete büyük zarar vermiştir. Bu olay, partiye (daha doğrusu partilere) dönüşmüş ordunun ülkeye vereceği zararlar hakkında bir fikir vermektedir.
31 Mart'tan bir asır sonra, üzerinde mutabık olunacak hüküm şudur: Ordu, siyasetin uzağında durmalıdır.
Mustafa Armağan / Zaman
"Hakim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür. 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey'e bundan kaçınılması lâzım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin ne büyük cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin paraya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı'nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir."
Meşrutiyet'in ilanında olsun, 31 Mart ayaklanmasında olsun ön saflarda mücadele veren Filozof Rıza Tevfik, yalnız yazdığı o 'tehlikeli' şiirle II. Abdülhamid'in manevî şahsiyetinden özür dilemekle yetinmeyecek, aynı zamanda bazı kişilere nedametini böyle dile getirecekti.
Miladi takvimle 13 Nisan'a tekabül eden 31 Mart 1325 (1909) kanlı ayaklanması, bir dizi zincirleme reaksiyonla II. Abdülhamid'in tahttan indirilip sürgüne gönderilmesine varan olayları tetiklemiş, yakın tarihimizde neredeyse 20 yıl süren artçı sarsıntılara sebep olmuştu. Bu sarsıntılar bittiğinde yaklaşık 4 milyon kilometrekare büyüklüğündeki bir imparatorluğun çöktüğüne ve Anadolu'ya büzülerek canını kurtarabildiğine şahit olunacaktı. Dolayısıyla sonuçları itibarıyla aradan yüz yıl geçmesine rağmen üzerimizdeki etkisi hâlâ devam eden 'derin' bir olay karşısındayız.
31 Mart'ın 100. yıldönümünde Mustafa Turan adlı muzikacı subayın anlattıklarından takip edelim ibretlik olayları. Okuyunca yüz yıldan beri ne kadar az şeyin değiştiğini göreceksiniz.
12 Mart 1909 günü cuma selamlığından dönen askerler Taşkışla'daki koğuşlarında sarıklı, sakallı birtakım hocaların erata vaaz vermekte olduklarını görürler. Bunların ne aradıklarını sorduklarında Hassa Ordusu Kumandanlığı'nın emriyle geldikleri söylenir. Oysa sorumlu komutanların bu emirden haberleri yoktur.
Derken 31 Mart günü gelir. Bir paşa çıkar askerin karşısına, kendilerine padişahın fermanı gereği bundan sonra siperlikli şapka giyileceğini söyler. Aslında paşa da, yanındaki subaylar da sahte üniformalar giydirilmiş İttihat ve Terakki yöneticileridir. Bahaaddin Şakir, Mithat Şükrü (Bleda) ve Ömer Naci beylerdir bunlar. Bir yandan dinî telkinle şişirilen askere, 'gavur işi' şapka giydirmek; senaryo askeri sokağa dökmek üzerine kuruludur. Artık asker kabına sığmaz haldedir.
Nitekim Mustafa Turan'ın da içinde yer aldığı 7. Alay bandosu "Ey gaziler, yol göründü yine garip serime" marşını çalarak Dolmabahçe yolundan Meclis'in bulunduğu Ayasofya'ya doğru yürüyüşe geçer. Araya karışan tahrikçiler tabancalarını çıkarıp havaya ateş etmeye başlarlar. Askerlere "Ne duruyorsunuz, sizler de ateş etsenize!" diye bağırırlar. Mavzerler havaya dikilir, ateş başlar, isyanın fitili tutuşmuştur.
İnsan seli Galata Köprüsü'nü kaplar önce, sonra Ayasofya'ya kadar uzanır. Beyaz sarıklı softalar askerin yolunu keserek "Müslümanlık elden gidiyor, şapka giydireceklermiş, Şeriat isteriz" şeklinde bağrışırlar. Bu arada Meclis civarında silahlar patlar. Hüseyin Cahit (Yalçın) zannettikleri Şekip Arslan adlı Lazkiye milletvekili yanlışlıkla öldürülür. İsyancıları yatıştırmak isteyen Adalet Bakanı Nazım Paşa pencereden nasihat vermek isterken vurulur. Yine yanlışlıkla: Vuranlar onu Meclis Başkanı Ahmet Rıza zannetmişlerdir! Fırsatçılar ise "Şûra-yı Ümmet" ve "Tanin" gazetelerinin matbaalarını tahrip ederler.
Deniz kuvvetleri de karışmıştır. Ali Kabuli Bey adlı Asar-ı Tevfik zırhlısı süvarisi sarayı bombalayacağı gerekçesiyle yaka paça Yıldız Sarayı'na getirilip Abdülhamid'in karşısına çıkarılır. O da Mabeyn penceresinden Bahriye Nezareti'ne götürülüp sorgulanmasını ister ve içeri girer. Bu sırada Ali Kabuli linç edilir.
31 Mart senaryosu başarıyla yürürlüğe konulmuş, başkent İstanbul tam anlamıyla kaosun içine yuvarlanmıştır.
23 Nisan günü Abdülhamid son cuma selamlığına çıkmadan önce subayları huzuruna davet eder. Onlara son bir konuşma yapar. Hareket ordusunun İstanbul'a girmek üzere olduğunu, kesinlikle çatışmaya girilmemesini tembihler ve şöyle devam eder:
"31 Mart günü okunan ferman benim değildir, bu hadise bazı düşmanlar tarafından tertiplenmiştir. Sizleri aldatmışlar, kötü emelleri için teşvik ve tahrik etmişler. Asker evlatlarım bunlara kesinlikle inanmasınlar. Kışlalarında sakin olsunlar, silah kullanmasınlar..."
O gün Abdülhamid 33 yıl sonra en sessiz cuma selamlığına çıkar. Askere resmi geçit yaptırmaz. Sessiz sedasız namazını kılar ve saraya döner.
Kışlaya döndüklerinde bir sürpriz karşılar askerleri. Avcı taburu subayları sırra kadem basmışlardır. Bir tek Albay İsmail Hakkı kalmıştır başlarında; o da askere sıkı sıkıya tembihler tahrike kapılmamalarını. Ancak 23 Nisan gecesi avcılar gizlice cephaneliğin kilitlerini kırarak silahları koğuşlarına taşırlar. Ertesi gün Hareket Ordusu şehre girmiş ve elinde cephane bulunan Avcı Taburları ile kıyasıya bir çarpışma başlamıştır. Taşkışla topa tutulmuş, kimi katları yıkılmıştır.
Binbaşı Enver Paşa görünür kapıda. Yanında Bulgar eşkıyası Sandinski vardır. Albay İsmail Hakkı, astı olan Enver Bey tarafından Bulgar eşkıyaları huzurunda tokatlanır. Albay da yüzüne tükürür Enver'in. Düşmanların yanında bir Türk askerine yaptığı bu hakareti "Seni utanmaz alçak" diye iade eder. Tabii sonu kurşuna dizilerek katledilmek olur bu şerefli askerin. Ardından Sandinski'ye döner Enver ve 'Hak etmedi mi?' diye sorar. Ardından suçlu olduğuna kanaat getirdiği askerleri teker teker süngületerek öldürtür. (Enver Paşa'yı kahraman ilan edenler bu sahneleri iyi okusunlar!)
Ardından Yıldız Sarayı yağması başlar. Yine de cemiyeti rahata erdirecek hazineyi bulamamışlardır. Haremağası Cevher Ağa yerini bir türlü söylemez gizli hazinenin. İşkencelere rağmen konuşmaz. Sonunda darağacını boylar. İkinci Musahip Nadir Ağa hazinenin yerini söylemek zorunda kalır.
Sonrasını biliyorsunuz zaten. Abdülhamid'siz yüz yıl...
Ancak biri iki kısık sesli hatıra takılır hafızamıza.
Abdülhamid'in gizli hazinesi diye bulduklarının bir kısmı, belki 30 yıldır dokunulmamış, dokunulmadığı demir raflara değen kısımlarının pas tutmasından anlaşılan atlas altın keseleridir. Sultan 93 Harbi'nde parasızlığın devletin elini ayağını nasıl bukağıladığını bizzat yaşadığı için ilk fırsatta yer altında gizli bir kasa yaptırıp ileride bir savaşta lazım olur diye altınları depolatmış ve en sıkışık zamanlarda dahi kullanılmasına müsaade etmemişti.
Bir de Ümraniye'de bir cami vardır, geçerken bakın, üstünde Abdülhamid'in tuğrasını göreceksinizdir. Halen 5 vakit ezan okunan bu cami kimin midir? İttihatçıların astıkları Habeşistanlı Cevher Ağa'nın. Oysa Enver'inden Talat'ına kadar İttihatçıların 'Panteonu' olarak tasarlanan Şişli'deki Hürriyet-i Ebediye tepesinin, hava iyiyse pazar günleri mangalcılar dışında uğrayanı yok gibidir. Hem bu tepenin yanı başına dev bir Adalet Sarayı inşa edilmekte oluşunda bir ima arayalım mı? Yargılama yeniden mi başlayacaktır yoksa?
***
31 Mart ile ilgili hangi kitapları okuyalım?
İsmail Hami Danişmend, "31 Mart Vak'ası", 1961, İstanbul Kitabevi.
Mustafa Turan, "Taşkışla'da 31 Mart", Akyurt Neşr., 1964.
Ecvet Güresin, "31 Mart İsyanı", 1969, Habora Yay.
Sina Akşin, "31 Mart Olayı", 1972, Sinan Yay.
Cemal Kutay, "Bir 'Geri Dönüş'ün Mirası", 1994, Kazancı Yay.
François Georgeon, "Sultan Abdülhamid", 2006, Homer Kitabevi, s. 477-486.