Hemen hemen herkesin cebinde, şu anda titreyebilecek bir cihaz var. Türkiye’de 16–74 yaş arası bireylerin yüzde 90,9’u internet kullanıyor. Ortalama bir internet kullanıcısı günde 7 saat 13 dakikasını çevrimiçi geçiriyor; bunun 2 saat 43 dakikası yalnızca sosyal medyaya ayrılıyor. Basit bir hesapla, günde 2 saat 43 dakika, yılda yaklaşık 41 güne denk gelir. Yani her yıl, uyanık olduğumuz bir buçuk ayı yalnızca akışı kaydırarak geçiriyoruz.
Akıllı teknolojiler ve sosyal medya, insanlar için artık ikinci bir hayat hâline geldi. Tam da bu yüzden onu eleştirel bir gözle incelemekten kaçınamayız. Telefonlarımızla ve sosyal medyayla ilişkimizi sorgulamak bile içimizde bir huzursuzluk uyandırabilir. Ancak bu duyguya rağmen —hatta tam da bu duygu yüzünden— bir topluluk olarak bu meseleyi açık yüreklilikle konuşmamız gerekiyor. Bir şeyi sorgulamaktan rahatsız oluyorsak, o şey üzerimizde sandığımızdan daha fazla güce sahip demektir.
Yüce Allah Nisâ Sûresi’nin 135. âyetinde, kendi aleyhimize bile olsa adaleti ayakta tutmamızı ve hakkı söylememizi emreder. Bu ölçü ile, dijital alışkanlıklarımızın ve bağımlılıklarımızın içimize ektiği soruları açık bir zihinle ele alalım. Hz. Ömer (r.a.) şöyle derdi: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin; amelleriniz tartılmadan önce onları kendiniz tartın ve büyük hesap gününe hazırlanın.” Ardından şu âyeti okurdu: “O gün (Allah’a) arz olunursunuz; sizden hiçbir gizli şey gizli kalmaz.” (Hâkka, 69/18)
Sosyal medya tarafsız bir araç değildir. Dikkatimizi satmak üzere tasarlanmış bir sistemdir; bu sistem görme biçimimizi, irademizi, birbirimizle ilişkimizi, yeryüzüyle bağımızı ve iç dünyamızın sükûnetini dönüştürmektedir. Bu beş alanı tek tek ele alacak, ardından olası itirazlara cevap verecek ve somut çözüm önerileriyle bitireceğiz.
Modern teknoloji karşısında dünyada genellikle dört farklı tutumdan birisi benimseniyor:
- Modern teknolojide hiçbir fayda yoktur, yalnızca zarar vardır.
- Hem fayda hem zarar vardır; ancak zarar faydadan büyüktür.
- Hem fayda hem zarar vardır; ancak fayda zarardan büyüktür.
- Modern teknolojide hiçbir zarar yoktur, yalnızca fayda vardır.
Bu tutumlar bir müslüman olarak tanıdık bir ölçüyü hatırlatır. Kur’an-ı Kerim, içki ve kumar hakkında “İkisinde de büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır; ama günahları faydalarından daha büyüktür” (Bakara, 2/219) buyurur. Demek ki İslâm’ın yöntemi “fayda var mı?” diye sormakla yetinmez; faydayı ve zararı tartar ve hükmü ağır basana göre verir. Bu makale, teknolojiyi toptan reddetmeyi önermiyor; ama onu masum ve tarafsız bir araç olarak görmenin de büyük bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışacak.
Sanal dünyanın kısa bir tarihi
World Wide Web (WWW) 1991’de halka açıldı; yani yaklaşık 35 yıl önce. O dönemde internetin varlık sebebi, ağ üzerinden bilgi paylaşmak ve iletişim kurmaktı. 2000’lerin başında ortaya çıkan Web 2.0 ile internet; sosyal etkileşimi hedefleyen, kullanıcının yalnızca okuyucu değil, aynı zamanda içerik üreticisi olduğu iki yönlü bir yapıya dönüştü. 2007’de akıllı telefonun yaygınlaşmasıyla da bu dünya cebimize, yatağımıza ve seccademizin yanına kadar girdi.
Bu dönüşümün kalbinde bir iş modeli yatar: Sosyal medya platformlarının büyük çoğunluğu kullanıcıdan para almaz. Peki geliri nereden gelir? Reklamdan. Reklam geliri ise platformda geçirilen süreyle ve toplanan veriyle doğru orantılıdır. “Bir ürün için para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz.” Satılan şey, bizim dikkatimiz ve davranışlarımız hakkındaki bilgidir. Buna “dikkat ekonomisi” denir.
Bu yüzden en büyük teknoloji şirketlerinde çalışmış mühendislerin bir kısmı, bugün sosyal medyayı insan hayatı için ciddi bir tehdit olarak tarif ediyor. Google’ın eski çalışanı Tristan Harris, telefonun “cebimizdeki bir kumar makinesi” gibi çalıştığını söyler. Sonsuz kaydırma (infinite scroll) özelliğini tasarlayan Aza Raskin ise bu buluşun insanlardan her gün ne kadar zaman çaldığını gördükten sonra pişmanlığını açıkça dile getirmiştir.
Herbert Marcuse, modern tüketim toplumunu anlatırken “tek boyutlu insan” kavramını kullanır: Sistem, kendi dışına çıkan fikirleri ya reddeder ya da kendi diline indirger. Sosyal medya algoritmaları bu tespiti şaşırtıcı biçimde doğrular. Algoritma, bizi neyin tuttuğunu öğrenir ve bize hep benzerini sunar. Teknoloji daha fazla toplumsal kesimin erişimine açıldıkça, bu yönlendirme bir reklam olmaktan çıkar ve bir yaşam biçimine dönüşür. Kendi sahteliğine karşı bağışıklık kazanmış bir bilinç yayılır: Yönlendirildiğimizi fark etmeden, kendi tercihimizi yaptığımızı sanırız.
İnsanı Anlamak: Kur’ânî Bir Çerçeve
Teknolojinin bize ne yaptığını anlamak için önce insanın ne olduğunu hatırlamamız gerekir. Kişiliğimiz, tek bir gerçekliğin farklı yönlerini oluşturan dört bilinçli unsurdan oluşur: Akıl, kalp, ruh ve nefis. Bu kavramlar Batı dillerindeki “intellect”, “heart”, “spirit” ve “appetite” kelimeleriyle tam olarak örtüşmez; çünkü bizim kavramlarımız Kur’ânî dünya görüşünün toprağında yetişmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in insan tasavvuruna göre insan:
- Yüce Allah’ın yarattığı ve O’nun kuludur;
- Allah tarafından kendisine Allah, evren, yeryüzü ve kendi nefsi hakkında bilgi verilmiştir;
- Kutsal bir emanetin sahibidir; hesap vermek üzere O’na dönmeden önce yeryüzünde Allah’ın razı olacağı işleri yapmakla görevlendirilmiştir.
Bu çerçeveden bakınca, akıllı telefonların ve sosyal medyanın etkilediği beş temel boyut öne çıkar:
- Basiret: Doğruyu görme, ayırt etme ve sağlam muhakeme yeteneğimiz.
- İrade ve nefis terbiyesi: Bağımlılıktan korunma ve nefsi kalbin denetiminde tutma.
- Kul hakkı: Birbirimize karşı sorumluluklarımız ve toplumsal adalet.
- Yeryüzü emaneti: Doğal çevreye karşı sorumluluğumuz.
- İç dünyanın kutsallığı: Mahremiyet hakkımız ve huşû ile kalbin sükûnetini yaşayabilme imkânımız.
Unutmayalım: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36) Bu âyet, bu makalenin özeti gibidir: Ekranlar en çok kulağımızı, gözümüzü ve kalbimizi meşgul eder ve biz bu üçünden de hesaba çekileceğiz.
Basiret ve Çerçeveleme
Gözü açık, kalbi kör
Burada görme, yalnızca gözlerimizi ifade etmez; ayırt etme gücünü, sağlam muhakemeyi ve bilgiyi simgeleyen bir metafordur. Yüce Allah Hac Sûresi’nde şöyle buyurur: “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46) Bakara Sûresi’nde ise düşünemeyen ve anlayamayan kimseler “sağır, dilsiz ve kör” olarak nitelenir (Bakara, 2/18).
İnsan, iradesini kullanarak ya ibadet ve zikirle kavrayış araçlarını arındırır ya da gaflet yoluyla kendi gözlerini bağlar. Sağlıklı kalp, kulluktan uzaklaştıran dünyevî bağlardan arınmış kalptir.
Çerçeveleme nedir?
Çerçeveleme; gerçekliğin belirli bir kısmını ön plana çıkarıp net biçimde odaklanırken, diğer kısımlarını sistematik olarak dışarıda bırakma eylemidir. Filmler, haber medyası, sosyal medya ve kişisel cihazlarımızın hepsi çerçeveleme yapar. Sosyal medyanın farkı şudur: Çerçeveyi bir editör değil, sizi ekranda tutmayı amaçlayan bir algoritma belirler. Algoritmanın ölçütü doğruluk değil, etkileşimdir. Öfke, korku ve şaşkınlık uyandıran içerik daha çok etkileşim aldığı için daha çok gösterilir.
Yalan, doğrudan daha hızlı koşuyor
Bu bir tahmin değil, ölçülmüş bir gerçektir. MIT araştırmacılarının Science dergisinde yayımlanan ve 2006–2017 arasında Twitter’da yayılan yaklaşık 126 bin haber zincirini inceleyen çalışmasına göre, yanlış haberlerin paylaşılma ihtimali doğru haberlere göre yüzde 70 daha yüksektir ve doğru haberler 1.500 kişiye ulaşmak için yanlış haberlerden yaklaşık altı kat daha uzun süreye ihtiyaç duyar. Araştırmacılar bunun ana sebebinin botlar değil, insanlar olduğunu tespit etmiştir: Yalan, yeni ve şaşırtıcı göründüğü için onu biz yayıyoruz.
Oysa Müslümanlar olarak haberin doğrulanması, kaynak metodolojisi ve bilginin doğru yönetimi dinimizin temel bileşenleridir. Âlimlerimiz, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gerçekten ne söylediğini tespit etmek için isnad ilmini kurmuş, râvileri tek tek incelemiştir. Kur’an bu konuda açık bir emir verir:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeden bir topluluğa kötülük edip sonra yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurât, 49/6)
Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurur: “Duyduğu her şeyi anlatması, kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim, Mukaddime) Peki sosyal medya bu şekilde mi işliyor? Biz onu bu şekilde mi kullanıyoruz? İçeriği tükettiğimiz o yüksek hız, bilgiye ve kaynağına gereken özeni göstermeye zaman bırakmıyor. “Paylaş” düğmesine basmak, bir habere şahitlik etmektir; bu şahitliğin hesabı da sorulacaktır.
Veri ile yönlendirme
Görüşümüzü etkileyen sadece algoritmalar değildir. Troll fabrikaları, düşük ücretli çalışanların binlerce sahte hesapla yüz binlerce gönderi ürettiği ve belirli konularda arama sonuçlarını ve gündemi istila ettiği yapılardır. 2016 ABD başkanlık seçimleri sırasında St. Petersburg merkezli Internet Research Agency’nin (İnternet Araştırma Ajansı) sosyal medyayı Kremlin yanlısı propagandayla doldurduğu, ABD’deki resmî soruşturmalarla belgelenmiştir. Düzinelerce çalışan on iki saatlik vardiyalarla paylaşım yazıyor, vardiya bitince yerini bir sonraki gruba bırakıyordu. Sonuç: Yirmi dört saat kesintisiz yanlış bilgi akışı.
Buna Türkiye’de de birçok örnek verebiliriz. Sosyal medyada oluşturulan belirli kesimler tarafından oluşturulan troll hesapların ne kadar büyük zarar verdiklerini bir çok kişinin ölümüne ve mağduriyetine sebep olduğunu hatta siyasete yön verebildiklerini gördük ve görmeye devam ediyoruz.
Yalan ve iftira ile oluşturulan veriler ile müslüman zihnini nasıl iğdiş ettiklerini gördük.
İngiliz siyasi danışmanlık firması Cambridge Analytica ise yaklaşık 87 milyon Facebook kullanıcısının verisini izinsiz olarak elde ettiğini Facebook’un da kabul ettiği bir skandalla gündeme geldi. Firma, bu verilerle kişilik profilleri çıkarıp kararsız seçmenleri hedefli reklamlarla etkilemeye çalıştı; önce Ted Cruz’un, ardından Donald Trump’ın kampanyası için çalıştı. Bu kampanyaların sonucu ne ölçüde değiştirdiği tartışmalıdır; ancak asıl ders şudur: Mahremiyetimiz, onayımız olmadan, bizi yönlendirmek için kullanılabilecek bir hammaddeye dönüşmüştür.
Sonsuz kaydırma ve değerlerin düzleşmesi
Hedefli içeriğin zihniyeti ve davranışı nasıl değiştirdiğini anlamak için varsayımsal bir kullanıcının akışına bakalım. Bu kullanıcının tipik bir kaydırması şunları içerir:
- Arkadaşlarının hayatından sıradan paylaşımlar: tatiller, yemekler, komik ebeveynlik anları;
- Savaş, protesto veya polis şiddetine ait gerçek görüntüler; masum insanların öldürüldüğü haberler;
- Tam da bu kullanıcının zevkine göre seçilmiş alışveriş reklamları;
- Çevre felaketleriyle ilgili haberler, makaleler ve fotoğraflar.
Bu içerik, kullanıcının “yankı odası”nı oluşturur. Kaydırmaya devam ettikçe akış asla bitmez; ve bu, başlı başına endişe vericidir. Sonsuz kaydırma sınırsız oyalanma imkânı sunar; ama kişinin kendi tercihlerinin ötesindeki gerçekliği görmesini engeller ve derin tefekkür ile Allah’ı anmak için gereken zihinsel sükûneti ortadan kaldırır.
Oysa gerçekte, haksız yere dökülen kan ile bir alışveriş reklamı aynı değerde değildir. Yüce Allah, haksız yere bir cana kıyanın sanki bütün insanları öldürmüş gibi olacağını bildirir (Mâide, 5/32). Bir masumun öldürüldüğü haberi bizi derinden sarsmalıdır. Çoğu kullanıcıda ise tersi gerçekleşir: Filmlerde, dizilerde, haberlerde ve oyunlarda şiddet görüntülerine sürekli maruz kalmak, bizi gerçek şiddete karşı duyarsızlaştırır.
Bu akıştaki unsurların gerçek değerlerini sıralayalım:
- Haksız yere işlenen cinayet ve zulüm, bizi özel bir aciliyetle harekete geçirmelidir;
- Çevrenin tahribi kalbimizi sarsmalı ve sorumluluk almaya çağırmalıdır;
- Ticaret ve reklam, helal kazancın meşru bir parçasıdır;
- Gündelik paylaşımlar, hayatın, kültürün ve güzelliklerin doğal bir parçasıdır.
Sosyal medya bütün bunları aynı ekranda, aynı boyutta, aynı hızda önümüze koyarak bu hiyerarşiyi siler. Bilginin çoğulculuğu ve özgürlüğü internetin başarısı olarak sunulur; bu başarının karanlık yüzü ise değerlerin düzleşmesidir: İyi ile kötü, önemli ile önemsiz arasındaki fark ortadan kalkar. Kullanıcımız komik bir paylaşıma gülen yüz emojisiyle, bir gencin vurulduğu görüntülere kızgın yüzle, 1970’ten bu yana Kuzey Amerika’da üç milyar kuşun —kıtadaki kuşların yaklaşık yüzde 29’unun— yok olduğunu anlatan habere ağlayan yüzle “tepki” verir.
Ama aslında yaptığı tek şey, bir düğmeye dokunmaktır. Ne güler, ne ağlar, ne de zulme karşı gerçekten öfke duyar. Saniyeler içinde bir “duygudan” ötekine geçer; çünkü bir önceki olay, akışta yenisine yer açmak için hemen unutulmalıdır.
Ekrana bakmak, dünyaya bakmak değildir. Ekranlarımızın bize sunduğu en büyük yanılsama budur: Kendimizi her şeyden haberdar sanırız; oysa çoğu zaman hemen yanımızda oturanın hâlinden bile habersizizdir.
Bağımlılık, Nefis ve İrade
Tesadüf değil, tasarım
Bu araçları kullanımımız sıklıkla aşırılığa dönüşür ve kullanıcıların çoğunda bir dereceye kadar bağımlılık davranışı ortaya çıkarır. Bu bir kişisel zayıflık meselesi olmanın ötesindedir: Uygulamalar bilinçli olarak böyle tasarlanmaktadır. Bildirimler, beğeni sayaçları, otomatik oynatılan videolar ve sonsuz kaydırma; kumar makinelerinde kullanılan “değişken ödül” ilkesine dayanır. Ne zaman ilginç bir şey çıkacağını bilmediğimiz için kontrol etmeye devam ederiz. Beynin ödül sistemi, ödülün kendisinden çok bu belirsiz beklentiyle harekete geçer. Her bildirim, “belki önemli bir şeydir” beklentisini yeniden besler; tek tek küçük görünen bu uyarıların birikimli etkisi güçlüdür ve direnmesi zordur.
Nefis dizginleri ele aldığında
Bundan ahlaken sorumluyuz. Çünkü bağımlılık, nefsin (arzuların) kalp tarafından —ki kalp, geliştirildiğinde Allah’ı bilebilen sezgisel bilginin merkezidir— denetlenmesini bozar. Bu durumda dizginleri nefis ele geçirir; bu da bizi tam anlamıyla insan olmaktan uzaklaştırır ve Allah’a karşı kulluğumuzda eksikliğe yol açar. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?” (Furkân, 25/43) âyeti, arzularına teslim olan insanın hâlini ne güzel tarif eder.
Muhtemelen hepimiz kendimizde veya ailemizde internet bağımlılığının bazı belirtilerini gözlemlemişizdir:
- Çevrimiçi faaliyetlerin diğer işlerin —namazın, ailenin, işin, dersin— önüne geçmesi;
- Ruh hâlini düzeltmek için internete sığınmak;
- Aynı tatmini elde etmek için giderek daha fazla zaman harcamak zorunda kalmak;
- Uzak kalınca huzursuzluk, gerginlik gibi yoksunluk belirtileri yaşamak;
- Çevrimiçi faaliyetler yüzünden iç ve dış çatışmalar yaşamak;
- Bir süre uzak durduktan sonra eski alışkanlığa tekrar dönmek.
Dikkatimiz parçalanıyor
İnsanların ekranda tek bir işe kesintisiz odaklanma süresi 2004’te ortalama iki buçuk dakika iken son yıllarda yaklaşık 47 saniyeye düşmüştür. Oxford Sözlükleri’nin 2024 yılının kelimesi olarak “brain rot”u (beyin çürümesi) seçmesi tesadüf değildir: Değersiz, hızlı ve sonu gelmeyen içerik tüketiminin zihinsel bedeli artık gündelik dilin parçası olmuştur.
Kolaylıkları bir yana, teknolojiye artan aşırı bağımlılık becerilerimizi sistematik olarak zayıflatıyor. Bilgimizi dışarıya emanet ediyor, ondan kopuyoruz ve yerine yeni araçlara yönelik sahte ihtiyaçlar üretiyoruz. Örneğin navigasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla harita okuma, rotaya hâkim olma ve yer işaretlerini tanıma becerisi, bir robotun parça parça verdiği talimatları körü körüne izlemeye dönüşüyor. Bilimsel araştırmalar da GPS’e yoğun biçimde dayanan kişilerin uzamsal hafızasının zamanla daha fazla gerilediğini göstermektedir.
Bedenimizin bizim üzerimizdeki hakkı
Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır” (Buhârî) buyurmuştur. Aşırı ekran kullanımı bu hakkın ihlaline varabilir: hareketsizlik ve kilo alımı; boyun, sırt ve omuz ağrıları; göz yorgunluğu ve bulanık görme; el ve bileklerde uyuşma ve karpal tünel sendromu.
Uyku da bu bedelin önemli bir parçasıdır. Ekranların yaydığı ışık ve —belki daha da önemlisi— içeriğin zihni uyanık tutması, uyku hormonu melatonin salgısını geciktirir ve uykuya dalmayı zorlaştırır. Gece yatakta “son bir video” diye başlayan kaydırma, sabah namazının ve verimli bir günün önündeki en büyük engellerden biri hâline gelmiştir. Bu durum yetişkinleri de etkiler; ancak zararı çocuklarda çok daha büyüktür.
En Çok Kaybeden: Çocuklar ve Gençler
Amerikan Pediatri Akademisi 2016’da yayımladığı teknik raporda dijital medyanın çocuk ve ergenler üzerindeki fayda ve risklerini ayrıntılı biçimde ele aldı. Faydalar arasında erken öğrenme, yeni fikir ve bilgilere erişim, sosyal destek imkânları ve sağlık bilgisine ulaşma sayılıyordu. Riskler arasında ise uyku, dikkat ve öğrenme üzerindeki olumsuz etkiler; obezite ve depresyon vakalarında artış; yanlış, uygunsuz veya güvensiz içerik ve kişilerle temas; mahremiyetin tehlikeye girmesi yer alıyordu. Rapora göre ebeveynler, öğretmenler ve bakıcılar bu etkileri tartmalı ve buna uygun bir “aile medya kullanım planı” oluşturmalıdır.
Raporun aktardığı araştırmalara göre iki yaşındaki çocukların çoğu mobil cihazları her gün kullanıyordu ve bir yaşındaki çocukların yüzde 92’si daha önce bir mobil cihaz kullanmıştı. O yıllarda gençlerin yaklaşık dörtte üçü akıllı telefon sahibiydi; ergenlerin yüzde 24’ü kendini “neredeyse sürekli çevrimiçi” olarak tanımlıyordu ve yarısı telefonuna bağımlı hissettiğini söylüyordu.
Pew Araştırma Merkezi’nin 2024 anketine göre “neredeyse sürekli çevrimiçi” olduğunu söyleyen gençlerin oranı yüzde 46’ya yükseldi; yani on yılda neredeyse iki katına çıktı.
Pandemi bu süreci hızlandırdı. Kişisel, eğitim ve mesleki faaliyetlerimizin büyük kısmı çevrimiçi ortama taşındı. Uzaktan eğitim, dört-beş yaşındakiler dâhil en küçük çocukları bile her gün saatlerce ekran başına oturttu. Okullarda akıllı tahta merkezli ve web tabanlı öğretime talep giderek artıyor; sosyal medya veya akıllı telefon kullanımından kaçınma önerileri ise sıklıkla dirençle ya da alaycı tepkilerle karşılanıyor.
Kul Hakkı ve Zayıflayan Bağlar
Üçüncü boyut, birbirimize karşı sahip olduğumuz karşılıklı haklar ve adaletin hüküm sürmesi için bu hakların nasıl korunması gerektiğidir. Akıllı telefonlar ve sosyal medya, bu yükümlülükleri yerine getirmemize hem somut hem de soyut yollarla engel olur.
Somut boyut: Cebimizdeki cihazın görünmeyen bedeli
Kullandığımız cihazların arkasında, üretimin bir ucunda yüksek teknoloji ürünleri sunarken öbür ucunda yıkım ve yoksulluk üreten küresel bir tedarik zinciri vardır. Akıllı telefon bataryalarında kullanılan kobaltın büyük kısmı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden çıkarılır. Uluslararası Af Örgütü’nün 2016 tarihli raporu, bu madenlerde yedi yaşındaki çocukların bile koruyucu ekipman olmadan çalıştırıldığını belgelemiştir. Hammadde çıkarma ve üretim aşamalarında yoksulluk somut biçimde derinleşmektedir. Her yıl “yeni model” diye telefon değiştirirken, bu zincirdeki mazlumun hakkını da düşünmek zorundayız.
Soyut boyut: Bozulan sosyallik
Aynı sofrada oturup herkesin kendi ekranına baktığı aile manzarası artık hepimize tanıdık. Sosyal medya bize yüzlerce “arkadaş” verir; ama sıla-i rahmi, komşuluğu, hasta ziyaretini, yüz yüze sohbetin bereketini elimizden alır. Ayrıca sosyal medya, Kur’an’ın açıkça yasakladığı davranışları sıradanlaştırmıştır:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın, birbirinizin arkasından çekiştirmeyin.” (Hucurât, 49/12)
Başkalarının hayatını gözetlemek (tecessüs), ifşa kültürü, linç kampanyaları, gıybetin “yorum” adı altında binlerce kişiye yayılması ve siber zorbalık; hepsi bu âyetin çiğnendiği dijital alanlardır. Üstelik bu ortamda herkes hayatının en parlak anlarını sergiler; başkalarının “vitrinini” kendi hayatımızın “mutfağıyla” kıyaslamak, şükrün yerine haset ve yetersizlik duygusunu koyar.
Yeryüzü Emaneti
Kişilik ve ahlaki sorumluluğun dördüncü yönü, doğal çevreye özen gösterme yükümlülüğümüzdür. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünnetinde hayvanları doyurmamızı ve sulamamızı, yavrusu yüzünden anne hayvanı üzmememizi, kıyamet kopuyor olsa bile elimizdeki fidanı dikmemizi emreden açık talimatlar vardır. Yeryüzü bize bir emanettir; Kur’an da “Yiyin, için fakat israf etmeyin” (A’râf, 7/31) buyurur.
İnternetin “bulut” gibi soyut bir şey olduğu yanılsaması, onun fiziksel bedelini gizler. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre dünya genelinde veri merkezleri 2024’te yaklaşık 415 terawatt-saat elektrik tüketti; bu, küresel elektrik tüketiminin yaklaşık yüzde 1,5’i demektir. Yapay zekâ ile birlikte bu rakamın 2030’a kadar iki katından fazla artarak yaklaşık 945 terawatt-saate çıkması bekleniyor. Bu da bugün Japonya gibi büyük bir sanayi ülkesinin toplam elektrik tüketimine yakındır.
Buna elektronik atık da eklenir. Birleşmiş Milletler destekli Küresel E-Atık İzleme Raporu’na (2024) göre dünyada 2022’de yaklaşık 62 milyon ton elektronik atık üretildi ve bunun yalnızca yüzde 22’si düzgün biçimde toplanıp geri dönüştürüldü. Her sonsuz kaydırmanın, her otomatik oynatılan videonun, her yıl değiştirilen her telefonun yeryüzüne bir maliyeti vardır.
İç Dünyanın Kutsallığı
Akıllı telefonların ve sosyal medyanın sorun hâline getirdiği beşinci boyut, iç dünyamızın kutsallığıdır: Özellikle Allah’ın bize bahşettiği mahremiyet hakkı ile huşû ve tumânîneyi, yani kalbin sükûnetini yaşayabilmemiz için gereken şartlar.
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) Ancak zikir, sessizlik ister. Namazdan önce son bir kez telefona bakmak, secdede bile zihnin bildirimlere kayması, Kur’an okurken yarıda kesen bir titreşim… Sürekli dış uyarana maruz kalan bir zihin, kendisiyle ve Rabbiyle baş başa kalmayı unutur. Hiç boş kalmayan bir zihin, tefekkür edemez.
Mahremiyet açısından ise durum daha da ciddidir. Konumumuz, aramalarımız, beğenilerimiz, ne kadar süre hangi görüntüde durduğumuz; hepsi kaydedilir, analiz edilir ve satılır. İslâm, evlere izinsiz girmeyi yasaklar (Nûr, 24/27); ama biz cebimizdeki cihazla, hayatımızın en mahrem odalarını tanımadığımız şirketlerin gözüne açmış durumdayız.
İleri Gelenlerimizin Sanal Dünya İmtihanı
Yaşadığımız, görünen daha büyüyerek yaşadğımız en krtik konulardan biri de alimlerimizin, aydınlarımızın ve ileri gelenlerimizin sanal dünyaya göç etmeleridir. Allah için yürümeyi ve mücadeleyi nitelikten çıkarıp niceliğe indireyen, gerçeği çokluk tarafından onaylanmak ve kamuoyuda çok konuşulmak ile karıştıran ileri gelenlerimiz(!) kendilerini sanal dünyaya büyük bir çıkarma yapmış durumdalar. Gerçek dünyada yapılan ve edilenlere bir yan araç olarak belki kullanılacakları asıl mecra olarak kullanmaya başladılar. X, Facebook, Youtube, İnstagram'da gibi platformları tebliğ alanları olarak kullandıklarını ve bunun büyük bir olay olduğunu iddia etmekteler. Bu şekilde birçok takipçi(!), bir çok beğeni(!) ve yorum almaktalar ve bunu büyük başarı olarak görmekteler.
Yeni bir takipçi almak ve trend olmak için yüzyüze konuşamayacağı konuları rahatça konuşan, çoğu zamanda sadece fitne ateşine odun taşıma görevi üstlenmekteler. Eylemlerde, etkinliklerde görmedğimiz ileri gelenlerimizi, sanal dünyada nizamat verirken rahat görebiliyoruz. İnşallah bu konuyu daha geniş bir şekilde işleyeceğiz.
Olası İtirazlar ve Cevaplar
Bu konuyu konuştuğumuzda karşımıza sıklıkla şu itirazlar çıkar. Bunlara hazırlıklı olmak, argümanımızı güçlendirir.
İtiraz: “Teknoloji sadece bir araçtır; bıçak gibi, nasıl kullandığına bağlı.”
Cevap: Bıçak sizin onu daha çok kullanmanız için tasarlanmamıştır; sosyal medya ise tam olarak bunun için tasarlanmıştır. Binlerce mühendisin tek hedefi, ekranda geçirdiğiniz süreyi artırmaktır. Los Angeles davasında jürinin “tasarım kusuru” tespiti de tam olarak bunu söyler: Sorun yalnızca kullanıcıda değil, ürünün kendisindedir.
İtiraz: “Herkes kullanıyor; kullanmazsam geride kalırım.”
Cevap: Mesele tamamen bırakmak değil, ölçüyü yeniden kurmaktır. Üstelik dünyada en çok teknoloji üreten kişilerin bir kısmının kendi çocuklarına akıllı telefonu geç verdiği ve ekran süresini sıkı biçimde sınırladığı biliniyor. Bu aracı üretenler bile ondan korunmaya çalışıyorsa, bizim için de bir uyarı vardır.
İtiraz: “Ama sosyal medyada faydalı, hatta dinî içerik de var.”
Cevap: Doğrudur ve bu fayda inkâr edilmemelidir. Ancak Bakara 219’daki ölçüyü hatırlayalım: Faydanın varlığı değil, fayda ile zararın karşılaştırması belirleyicidir. Ayrıca hayırlı bir video da sonsuz akışın içinde, bir reklam ve bir magazin haberi arasında aynı değersizleştirme mantığıyla tüketilir. Faydalı içeriğe ulaşmanın akışa teslim olmadan yolları vardır: takip listesi, belirli kanallar, belirli saatler.
İtiraz: “Ben kontrolü elimde tutuyorum, bağımlı değilim.”
Cevap: Basit bir test önerelim: Telefonunuzun ekran süresi raporuna bakın ve tahmininizle karşılaştırın. Ya da bir gün boyunca bildirimleri kapatıp kaç kez telefonu “boşuna” elinize aldığınızı sayın. Hz. Ömer’in tavsiyesi burada da geçerlidir: Kendinizi hesaba çekin.
İtiraz: “Bilim insanları bu konuda hemfikir değil.”
Cevap: Dürüst olmak gerekirse, sosyal medya ile ruh sağlığı arasındaki ilişkinin büyüklüğü akademide hâlâ tartışılmaktadır. Ancak şirketlerin kendi iç belgeleri, mahkeme kararları, Başhekim uyarıları ve dünya genelindeki yasal düzenlemeler aynı yönü göstermektedir. Ayrıca İslâm’ın “zarar verme ve zarara uğrama” (Lâ darara ve lâ dırâr) ilkesi, zararın kesinleşmesini beklemeden tedbir almayı öğütler. Çocuklarımızın sağlığı söz konusu olduğunda, ihtiyat bir erdemdir.
Ne Yapmalıyız? Somut Öneriler
Bireysel olarak
- Bildirimleri kapatın. Yalnızca gerçekten insanlardan gelen mesajlar (aile, iş) açık kalsın; beğeni ve öneri bildirimleri kapansın.
- Telefonu yatak odasının dışında şarj edin. Uyandığınızda ilk işiniz ekran değil, namaz ve dua olsun.
- Namaz ve Kur’an vakitlerini ekransız tutun. Telefonu seccadeye değil, başka bir odaya bırakın.
- Ekran süresi raporunuzu haftalık olarak inceleyin ve kendinize gerçekçi bir sınır koyun.
- Paylaşmadan önce durun: Kaynağı nedir? Doğru mu? Paylaşmam gerekli mi? Bu üç soru, Hucurât 6’nın günlük hayattaki karşılığıdır.
- Haftada bir “dijital oruç” günü veya birkaç saat belirleyin.
- Akışı değil, amacı takip edin: Uygulamayı belirli bir iş için açın, iş bitince kapatın.
Aile olarak
- Sofrada telefon olmasın; yemek, ailenin sohbet vaktidir.
- Çocuklara akıllı telefonu olabildiğince geç verin; önce arama yapabilen basit bir telefonla başlayın.
- Aile içinde yazılı bir “ekran sözleşmesi” yapın; kurallara anne-baba da uysun. Çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı taklit eder.
- Ebeveyn kontrol araçlarını kullanın; ama asıl korumanın güven ve sohbet olduğunu unutmayın.
- Ekrandan kazanılan vakti boş bırakmayın: spor, kitap, doğa yürüyüşü, el işi, cami ve düşünsel ve Müslümanlar ile istişare faaliyetleriyle doldurun.
Toplum olarak
- Cami, okul ve derneklerde gençler için ekransız sohbet, spor ve gönüllülük programları düzenleyin.
- Okullarda ders saatlerinde telefon kullanımını sınırlayan uygulamaları destekleyin.
- Yanlış bilgiyle mücadelede doğrulama kaynaklarını (örneğin teyit platformlarını) tanıtın ve kullanın.
Sonuç: Vakit Bir Emanettir
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İki nimet vardır ki insanların çoğu bu ikisinde aldanmıştır: sağlık ve boş vakit.” (Buhârî) Bir başka hadiste ise “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir” (Tirmizî) buyurulur. Sosyal medya, tam da bu iki nimetin —sağlığımızın ve vaktimizin— en çok aldatıldığı yer hâline gelmiştir; ve bizi ilgilendirmeyen şeylerle en çok orada meşgul oluyoruz.
Yüce Allah Asr Sûresi’nde zamana yemin eder ve insanın hüsranda olduğunu bildirir; ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Bugün hakkı tavsiye etmek, yanlış bilginin seline karşı doğruyu araştırmaktır. Sabrı tavsiye etmek ise anlık hazzın, bitmeyen kaydırmanın ve her bildirimin çağrısına karşı nefsi dizginlemektir.
Bu makaleden aklınızda tek bir cümle kalacaksa, o da şu olsun: Telefonunuzu siz mi kullanıyorsunuz, yoksa o mu sizi kullanıyor? Bu soruyu her gün kendimize dürüstçe sorabildiğimiz sürece, bu güçlü aracı hayrın hizmetine sokabiliriz. Sormayı bıraktığımız gün ise kulağımız, gözümüz ve kalbimiz —ki hepsinden sorumluyuz— artık bize değil, ekrana ait olur.
Not: Bu metin Özgür-Der Gaziosmanpaşa Şubesinde gerçekleştirilen seminerin notlarıdır...
