Netanyahu'nun tehdit haritasındaki yeni güç: Mekke İttifakı ve Türkiye'nin değiştirdiği dengeler
Faruk Önalan / Star Açık Görüş
İsrail'de daha önce yayımlanan INSS çalışmalarında Türk askerî varlığının Suriye'de güçlenmesi, Gazze'nin geleceğine ilişkin diplomatik rolü ve Doğu Akdeniz'deki deniz gücü temel kaygılar arasında sayılmıştı. Mekke İttifakı bu başlıkları tek başına değiştirmiyor; fakat Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma alanında yakınlaşması, söz konusu gelişmelerin artık ikili rekabetten daha geniş bir zeminde değerlendirilmesine yol açıyor.
Orta Doğu'da haritalar yalnızca sınırları değil, değişen güç ilişkilerini de gösterir. Binyamin Netanyahu'nun 18 Ekim 2026'da yeni güvenlik doktrinini açıklarken kullandığı haritada Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır'ın aynı kümede yer alması bu nedenle dikkat çekti. Görüntü, Almanya merkezli Friedrich-Ebert-Stiftung'un 19 Mayıs'ta yayımladığı, dört ülke arasındaki yakınlaşmayı "Sünni Elmas" olarak tanımlayan değerlendirmeden alındı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın 7 Ağustos'ta Mekke'de imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması ise bu tasniften farklı olarak üç üyeli, somut yükümlülükler içeren bir girişim.
Seçim öncesi tehdit değerlendirmesi
Sunumun 27 Ekim'deki İsrail seçimlerine dokuz gün kala yapılması, haritanın siyasi işlevini öne çıkardı. Netanyahu eyici saldırıları, sınır ötesi güvenlik kuşaklarını, teknolojik üstünlüğü ve yeni ortaklıkları anlatırken Türkiye'nin de içinde bulunduğu güvenlik yakınlaşmasını ayrı bir eksen olarak gösterdi. İsrail'in dışarıdaki tehditlerle çevrelendiği anlatısı, 7 Ekim 2023'te yaşanan güvenlik başarısızlığının hesabının sorulduğu bir seçim ortamında kullanıldı.
İsrail Başbakanı'nın Türkiye merkezli yakınlaşmayı zaman zaman "Müslüman Kardeşler ekseni" olarak nitelendirmesi de aynı siyasi çerçevenin parçası. Bu ifade, üç ülkenin kurduğu savunma düzeninin resmî adı veya üzerinde uzlaşılan ideolojik niteliği değil, Netanyahu'nun tehdit değerlendirmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın farklı yönetim anlayışlarını ve güvenlik önceliklerini tek bir ideolojik başlıkta toplamak, ittifakın somut hedeflerini açıklamaktan çok onu İsrail kamuoyu için tanıdık bir rekabet anlatısına yerleştiriyor.
İsrail'de Mekke Anlaşması'na ilişkin kaygılar 18 Ekim'den önce kamuoyuna yansımıştı. The Times of Israel'in 12 Ağustos'ta aktardığına göre adı açıklanmayan üst düzey bir İsrailli yetkili, Ynet'e anlaşmanın kendilerini endişelendirdiğini ve İsrail'i hedef aldığını söyledi. Aynı yetkili Mısır'ın katılabileceğinden söz ederek İsrail'in yakın çevresinde daha güçlü bir güvenlik kümesi oluşması ihtimaline dikkat çekti. Bununla birlikte Mekke Anlaşması'nda belirlenmiş ortak düşman bulunmadığına ilişkin Ankara'nın açıklamalarıyla bu değerlendirme arasında açık fark var.
Dört senaryo
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsünden Yoel Guzansky ve Gallia Lindenstrauss'un 20 Ağustos'ta yayımladığı çalışma, bu çekinceleri daha sistemli biçimde ortaya koydu. Araştırmacılar, ittifakın mevcut iş birliği düzeyinde kalması, gerçek bir askerî yapıya dönüşmesi, Mısır gibi ülkelerle genişlemesi veya esas olarak caydırıcı siyasi mesaj üretmesi şeklinde dört senaryoyu değerlendirdi. İsrail açısından en önemli riskin üç devletin hava savunmasını, istihbarat paylaşımını, müşterek tatbikatlarını ve savunma üretimini birbirine bağlayabilmesi olduğu belirtildi. Böyle bir gelişme, yalnızca yeni silah sistemleri değil, bölgede bağımsız hareket edebilen yeni bir karar merkezi anlamına gelecektir.
Guzansky ve Lindenstrauss, İsrail'in Mekke İttifakı'na açıkça karşı çıkarak üç ülkeye ortak tehdit görüntüsü vermekten kaçınmasını öneriyor. Bir başka ifadeyle İsrail'in sert tepkisinin, henüz farklı önceliklere sahip ortakların birbirine daha fazla yaklaşmasına yol açabileceği düşünülüyor. Aynı araştırmacılar Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Hindistan'la bağların geliştirilmesini; Suudi Arabistan ve Türkiye ile iletişim kanallarının açık tutulmasını savunuyor.
İsrail basınındaki bir diğer çekince, Suudi Arabistan'ın hangi güvenlik mimarisini tercih ettiğine ilişkin. Jerusalem Post'a 9 Ağustos'ta konuşan Guzansky, Riyad'ın ABD güvencelerindeki sınırlamalar nedeniyle seçeneklerini çoğalttığını anlattı. Suudi Arabistan'ın Türkiye ve Pakistan'la yakınlaşmasının İsrail'le normalleşme ihtimalini tamamen ortadan kaldırmadığını, ancak zorlaştırdığını belirtti. Buradaki asıl değişim, İran tehdidinin Körfez ülkelerini kendiliğinden İsrail'le ortak güvenlik düzenine yönelteceği beklentisinin karşılık bulmaması.
Jerusalem Post yazarı Herb Keinon ise anlaşmayı İsrail-Hindistan ilişkileri üzerinden değerlendirdi. Ona göre Türk savunma sanayii, Suudi mali kapasitesi ve Pakistan'ın askerî imkânlarının yakınlaşması, Yeni Delhi ile İsrail'in ortak kaygılarını artırabilir. Keinon ayrıca Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru açısından Suudi Arabistan'ın önemine işaret etti. Türkiye'nin Riyad'la güvenlik ortaklığı geliştirmesi, ekonomik ve ulaştırma projelerindeki diplomatik pazarlık gücünü etkileyebilir.
Temel kaygılar
İsrail'de daha önce yayımlanan INSS çalışmalarında Türk askerî varlığının Suriye'de güçlenmesi, Gazze'nin geleceğine ilişkin diplomatik rolü ve Doğu Akdeniz'deki deniz gücü temel kaygılar arasında sayılmıştı. Mekke İttifakı bu başlıkları tek başına değiştirmiyor; fakat Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma alanında yakınlaşması, söz konusu gelişmelerin artık ikili rekabetten daha geniş bir zeminde değerlendirilmesine yol açıyor. Türkiye'nin kıta sahanlığı hakları ve Kıbrıs Türklerinin meşru çıkarları açısından da belirleyici olan, diplomatik ve hukuki tezlerin güçlü savunma kapasitesiyle desteklenmesidir.
Netanyahu'nun doktrinine yönelik İsrail içi siyasi tepkiler, Mekke İttifakı'nın bu bağlamda neden öne çıkarıldığını anlamayı kolaylaştırıyor. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, yayımlanan metni güvenlik stratejisinden çok sloganlar içeren bir belge olarak eleştirdi; Hamas, Hizbullah, Batı Şeria ve ulusal birlik konularındaki hedeflerin gerçekleştirilmediğini savundu. Muhalefet lideri Yair Lapidise güçlü ordu söylemiyle askerlik muafiyetlerini, erken uyarı vurgusuyla 7 Ekim başarısızlığının bağımsız biçimde soruşturulmamasını ve ittifak hedefiyle diplomatik ilişkilerde yaşanan aşınmayı karşı karşıya koydu.
Netanyahu'nun muhalifleri, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşan yakınlaşmanın önem taşımadığını ileri sürmüş değil. Asıl tartışma, İsrail'in değişen bölgesel düzene hangi araçlarla karşılık vereceği ve mevcut hükümetin bunu yönetebilecek güvenilir bir kurumsal hazırlık yapıp yapmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Nitekim Lapid de Türkiye'nin Gazze'nin savaş sonrası güvenlik düzeninde rol almasına karşı çıkan açıklamalar yaptı. Bu nedenle Netanyahu karşıtı siyasi tutumu Türkiye'ye yönelik daha yumuşak bir stratejik yaklaşımın göstergesi saymak mümkün değil.
İsrail basınında doktrinin nasıl açıklandığı da sorgulandı. Önemli askerî muhabirlerin bilgilendirmeye davet edilmemesi üzerine bazı gazeteciler toplantıyı boykot etti; gazetecilerden Or Heller doktrinin güvenlik kabinesinde ve askerî kurumlarda yeterince görüşülüp görüşülmediğini sordu. Siyasi duyuru ile askerî planlama arasındaki fark, Türkiye karşıtı söylemlerin ne kadarının seçim kampanyasına, ne kadarının kalıcı devlet tercihine dönüşeceğini değerlendirmek bakımından önemlidir.
Somut bir stratejik çekince
Mekke İttifakı'nın genişlemesi ise İsrail'deki en somut stratejik çekinceler arasında. Özellikle Mısır'ın katılımı, İsrail'in Kahire ile ilişkileri bakımından ayrı bir mesele olarak görülüyor. Jerusalem Institute for Strategy and Security araştırmacısı Jonathan Hessen, 14 Ekim'de Mısır'ın kısa vadede ittifaka katılma niyetini zayıf bulduğunu söyledi. Kahire'nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile temaslarına, Sudan ve Nil havzasındaki sorunlarına, Türkiye ile geçmişte yaşadığı ayrılıklara dikkat çekti. Mısır-İsrail barış anlaşmasıyla yeni karşılıklı savunma yükümlülüklerinin nasıl bağdaştırılacağı da İsrail'de tartışılıyor.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Riyad'ın korunmasına destek verebileceklerini açıklarken parlamentonun askerî görevlendirmeye ilişkin oylaması 26 Ekim'e ertelendi. Kahire hâlen Mekke İttifakı'nın üyesi değil ve Suudi Arabistan'a yardım taahhüdü üyelik anlamına gelmiyor. Ancak Kızıldeniz ile Süveyş Kanalı güvenliğinin ortak mesele haline gelmesi, savunma alanındaki yakınlaşmaya yeni bir gerekçe kazandırıyor. Türkiye açısından Mısır'ın tutumu, hem deniz ticareti hem de Doğu Akdeniz'de diplomatik eşgüdüm bakımından izlenmesi gereken bir gelişme.
İlgi yalnızca Mısır'la sınırlı değil. Bangladeş Dışişleri Devlet Bakanı Humayun Kabir, ağustosta katılım meselesine olumlu yaklaştıklarını duyurdu; 10 Ekim'de de görüşmelerin olumlu seyrettiğini söyledi. Dakka, kararını ulusal çıkarları ve uluslararası barışı koruma tecrübesinin sağlayabileceği katkılar üzerinden değerlendiriyor. Bu açıklamalar üyelik başvurusu ile üyeliğin tamamlanması arasında hâlâ mesafe bulunduğunu gösteriyor. Türkiye bakımından bu ihtimal Pakistan'la mevcut askerî bağlara yeni eğitim, deniz güvenliği ve savunma sanayii kanalları ekleyebilir.
Katar'ın tutumu daha ihtiyatlı. Doha, 6 Ekim'de Mekke girişiminin bölgesel güvenlik bakımından taşıdığı değeri desteklediğini, ancak kendi katılımını görüşmek için erken olduğunu açıkladı. Eski Katar Başbakanı Hamad bin Casim'in Körfez ülkelerini ittifaka yönelmeye çağırması da hükümetin resmî üyelik kararıyla eş tutulamaz. Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün bazı değerlendirmelerde muhtemel adaylar arasında gösteriliyor; buna rağmen bu ülkeler tarafından duyurulmuş kesin katılım başvuruları bulunmuyor. Umman'ın arabuluculuğa ağırlık veren çizgisi, Birleşik Arap Emirlikleri'nin başka güvenlik ilişkileri, Körfez'in yekpare davranmasını güçleştiriyor.
Suriye de görüşmeleri izleyen ülkeler arasında. Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, 21 Ağustos'ta Mekke İttifakı'nın değerlendirildiğini, ancak katılım kararı verilmediğini ifade etti. Şam için devlet kurumlarının güçlendirilmesi, yeniden yapılanma, sınır güvenliği ve ülkenin toprak bütünlüğü önceliğini koruyor. Türkiye'nin Suriye ile ilişkileri, yeni güvenlik düzeninde temas imkânı yaratabilir. Ne var ki savaşın etkilerinden çıkmaya çalışan bir ülkenin geniş kolektif savunma yükümlülükleri üstlenmesi ayrı bir siyasi ve ekonomik hesap gerektiriyor. Suriye'nin ilgisi, mevcut aşamada karar alınmış üyelik gibi gösterilemez.
31 Ağustos İstanbul toplantısında kararlaştırılan sekretarya ve müşterek koordinasyon mekanizmaları, 5 Ekim'de Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları sonrasında ilk ciddi sınamayı yaşadı. Kuvvetlerin hızlı konuşlandırılmasına yönelik hazırlık kararı alındı, fakat bu karar bütün üyelerin sahaya muharip birlik gönderdiğini göstermiyor. 20 Ekim'de onay kanunu teklifinin TBMM'ye sunulmasıyla Türkiye'de iç hukuk aşaması da devam ediyor. Yetkililerin açıklamalarında askerî teknoloji, silah sistemleri ve istihbarat desteği öne çıkarken yabancı topraklarda muharip harekât yürütülmesi öngörülmüyor.
Türk üretim kapasitesinin Suudi yatırımlarıyla genişleyeceği gerçeği
Türkiye'nin somut katkısı radar, elektronik harp, insansız sistemler, hava savunması ve komuta-kontrol alanlarında şekillenebilir. Suudi Arabistan'ın kritik tesislerini füze ve İHA saldırılarından koruyabilmesi yalnızca yeni bataryalarla değil, erken uyarı, doğru istihbarat ve birlikte çalışabilir sistemlerle mümkün olacak. Nitekim İsrailli araştırmacıların da dikkat çektiği unsur, Türk üretim kapasitesinin Suudi yatırımlarıyla genişlemesinin bölgesel güç ilişkilerini etkileme ihtimali.
Pakistan'ın nükleer silahlara sahip olması, İsrail'deki değerlendirmelerin başka bir başlığı. Ancak bu kapasitenin Türkiye ve Suudi Arabistan'a otomatik nükleer koruma sağladığına ilişkin açıklanmış bir düzenleme bulunmuyor. Pakistan'ın temel caydırıcılık hesabı Hindistan'a dönük; İran ile ilişkileri ve kendi iç güvenlik öncelikleri de bağımsız hareket alanını korumasını gerektiriyor. Bu nedenle ortaklığın gerçek stratejik ağırlığı, nükleer söylemden çok hava savunmasının, istihbaratın ve müşterek planlamanın hangi ölçüde kurumsallaştığında ortaya çıkacaktır.
Mekke İttifakı'nın oluşumu ABD'nin bölgedeki güvenlik rolüyle de bağlantılı. İsrail açısından Suudi Arabistan'ın tercihi, kendisiyle normalleşmenin bölgesel güvenliğin zorunlu yolu olduğu varsayımını zayıflatıyor. Türkiye açısından ise karşılıklı savunma taahhüdünün NATO üyeliğiyle çelişmeyecek biçimde yürütülmesi, müttefiklerin farklı tehdit algılarının yönetilmesi ve İran'la diplomatik kanalların korunması önem taşıyor.
Netanyahu'nun seçim öncesi haritası ile İsrail'de Mekke Anlaşması üzerine yürütülen tartışmalar birlikte okunduğunda iki farklı yaklaşım belirginleşiyor. Siyasi söylem, Türkiye'nin de içinde bulunduğu yakınlaşmayı yeni bir tehdit ekseni olarak görünür kılıyor. Güvenlik araştırmaları ise bir yandan bu ortaklığın İsrail'in hareket alanını daraltabilecek kapasitesini incelerken diğer yandan üyelerin ayrışan çıkarlarına dikkat çekiyor ve doğrudan karşı cephe oluşturmanın ittifakı güçlendirebileceği uyarısında bulunuyor. Türkiye bakımından esas mesele, bu tartışmalara göre değil, kendi savunma ihtiyaçları, hukuki hakları ve bölgesel istikrar hedefleri doğrultusunda hareket etmek.

