Kil fırının etrafındaki hikâyeler: Gazze’den bir savaş ve dönüş günlüğü

Kil fırının etrafındaki hikâyeler: Gazze’den bir savaş ve dönüş günlüğü

​​​​​​​Gazze’deki bir mülteci kampında, bir fırının etrafında anlatılan kayıp, anı ve geri dönüş hikâyeleri, hayatta kalmayı bir aidiyet eylemine dönüştürüyor.


Hani Al-Salmi’nin Palestine Chronicle’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Savaş sırasında toprak fırına geri döndüğümüzde, başka bir zamanda unutulmuş eski bir eve dönüldüğü gibi ona döndüğümüzün farkında değildik. Mülteci kampındaki toprak fırın küçüktü, sırtı yuvarlak ve ağzı siyahtı; sanki birini bekliyormuşçasına mekânın kenarında duruyordu. Genelde güzelliği anladığımız anlamda güzel değildi, ama iç rahatlığı andıran bir şey taşıyordu. İçinde ateş yakıldığında, aileler sanki ağzından yükselen duman isimlerimizi çağırıyormuş gibi, birbiri ardına fırının etrafında toplanmaya başlardı.

Umm Muhammed bir kâse hamurla geldi. Umm Reem bir tepsi patates getirdi. Başka bir kadın pişirmek için birkaç patlıcan getirdi; küçük bir çocuk ise bebek kız kardeşi için ısıtmak istediği metal bir bardak suyla geldi. Kil fırın artık sadece yemek pişirmek için bir yer değildi. Yerinden edilmişler için ortak bir mutfak, bir toplanma yeri, sandalyesiz bir kafe, tahtasız bir okul, hafıza kliniği ve savaş yüzünden ayrılmış insanların yeniden buluşabileceği bir yer haline gelmişti.

Dokuz yaşındaki Reem, her akşam fırına her zaman ilk gelen olurdu. Yakındaki bir taşın üzerine oturur, gözlerini kocaman açarak ateşi seyreder, annesi ekmeği çevirmeye başlayana kadar sessiz kalırdı. Bir akşam bana, “Ateş evimizin yolunu biliyor mu?” diye sordu.

Ne diyeceğimi bilemedim. Hüzünlü bir gülümsemeyle annesine baktım; o da “Elbette öyle” dedi.

Reem tekrar ateşe dönüp sordu: “Ev çok uzakta olsa bile mi?”

Annesi şöyle cevap verdi: “Ateş, bizim bilmediğimiz yolları bilir.”

O günden itibaren Reem, her akşam fırının önüne oturmaya başladı; sanki alevlerin içinden küçük bir harita çıkıp onu Han Yunus’taki evine, odasına, yatağında bıraktığı oyuncak bebeğine ve eskiden limon ağacını gördüğü pencereye geri götürecekmiş gibi. Evinin ölmediğini, sadece uykuya daldığını ve geri döndüğünde duvarları uyandırmamak için kapıyı sessizce açacağını söyledi.

Yanında, yüzü yaşından daha yaşlı görünen elli yedi yaşındaki mezar kazıcı Ebu Muhammed oturuyordu. Kil fırının etrafında otururken bile küreğini yanında tutuyordu. Ebu Muhammed, savaşın alıp götürdüklerini gömmüştü ve kimsenin bilmediği pek çok ismi biliyordu.

Bir gün, kırk iki yaşındaki öğretmen Samir ona sordu: “Ebu Muhammed, savaşın başından beri kaç mezar kazdın?”

Adam bir an sessiz kaldı, sonra şöyle dedi: “Onları saymıyorum.”

Samir sordu: “Neden?”

O da cevapladı: “Çünkü saymaya başlarsam, yüzlerini hatırlamak zorunda kalırım.”

Sıcak bir somun ekmeği aldı, elleriyle parçaladı ve şöyle dedi: “Beni neyin üzdüğünü biliyor musun? Ölüler için mezar kazmam değil. Her ölen kişinin arkasında, onu bekleyen bir yuva olduğunu bilmem.”

Herkes sessizliğe büründü.

Ebu Muhammed devam etti: “Bazen, mezarı kazarken, mezarın sahibinin yarın geri döneceğini, kapısını çalacağını ve karısının kapıyı açacağını hayal ederim. Ona, ‘Bugün geç kaldım,’ diyecek.”

Sonra hafifçe gülümsedi ve şöyle dedi: “Ama onun asla geri dönmeyeceğini biliyorum.”

Otuz dört yaşındaki ambulans şoförü Mahmud, vardiyası bittiğinde her zaman fırına gelirdi. Yolları herkesten daha iyi bilirdi, ama artık kendi evine giden yolu bile bilmediğini söylüyordu.

Bir akşam şöyle dedi: “Şehirdeki her sokağı bilirdim. Ara sokakların nereden başlayıp nerede bittiğini bilirdim. Hastaneye giden en hızlı yolu, eczanenin yerini ve sokaklardan biri tıkanırsa hangi yoldan gidebileceğimizi bilirdim. Ama savaş bana bir yolun ortadan kaybolabileceğini öğretti.”

Reem ona sordu: “Evinize giden yolu unuttunuz mu?”

Ona baktı ve güldü. “Hayır, biliyorum. Ama oraya vardığımda neyle karşılaşacağımı bilmiyorum.”

Sonra uzun bir süre sessiz kaldı ve ekledi: “Yolun kendisini özlüyorum. Eskiden önünden geçtiğim duvarı, incir ağacını, küçük bakkalı, hatta sokağın ortasındaki çukuru bile özlüyorum.”

Hepimiz güldük.

O şöyle dedi: “Bazen büyük şeyleri özlemezsin. Bir zamanlar can sıkıcı bulduğun şeyleri özlersin.”

Öğretmen Samer, elinde küçük bir defterle fırına geldi. Ateşin yanına oturdu ve çocuklardan isimlerini yazmalarını istedi. Eskiden şöyle derdi: Bir okul her yerde kurulabilir, bir duvar tahtaya, yer deftere, kil fırın da çocukların etrafında toplandığı zaman sınıfa dönüşebilir.

Bir gün yere “ev” kelimesini yazdı ve çocuklara, “Bu kelimeyi kim biliyor?” diye sordu.

Reem elini kaldırdı.

Ona, “Ev ne demek?” diye sordu.

Reem, “Geri döndüğümüz yer,” diye cevapladı.

Samer ona uzun bir süre baktı ve “Aynen öyle,” dedi.

Bir süre sonra, “Peki ya geri dönemezsek?” diye sordu.

Reem başını kaldırdı ve “O zaman hikâye aracılığıyla oraya döneriz” dedi.

Öğretmenin verecek bir cevabı yoktu. Defterini çıkardı ve Reem’in sözlerini yazdı.

Yazar da bizimle birlikte oturuyordu. Adı Hani’ydi, kırk sekiz yaşındaydı ve savaşın onu yazmayı yeniden tanımlamaya zorladığını söyledi. Bazen küçük bir deftere, bazen bir karton parçasına, bazen de kampta bulduğu bir kâğıdın arkasına yazıyordu.

Bir akşam, yetmiş üç yaşındaki büyükanne Umm Halil ona sordu: “Ne yazıyorsun, Hani?”

O da, “Unutmaktan korktuğum şeyleri yazıyorum,” dedi. Umm Halil, “Peki ya insanlar?” diye sordu. O da, “Onları da yazıyorum,” diye yanıtladı. Umm Halil, “Neden?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “Çünkü savaş bizi sayılara dönüştürmeye çalışıyor ve ben isimlerimizi bize geri vermek istiyorum.”

Umm Halil başını kaldırdı ve şöyle dedi: “O zaman benim adımı yaz.”

O da “Umm Halil” dedi. Umm Halil güldü ve şöyle dedi: “Hayır. Gerçek adımı yaz. İnsanlar bana elli yıldır Umm Halil diyorlar, ama ben anne ve büyükanne olmadan önce bir kızdım.”

Sonra ona adını söyledi ve gülümsemeye devam etti.

Umm Halil evler hakkında çok şey biliyordu. Eskiden bir evin sadece duvarlardan ibaret olmadığını söylerdi. Ev, kapının açılma sesiydi, sabahları kahvenin kokusuydu, su testisinin durduğu yerdi, babanın oturduğu sandalyeydi, kapının arkasında asılı duran elbiseydi, annesinin çocuklarını çağırmasıydı ve fırından çıktığında ekmeğin kokusuydu.

Eskiden şöyle derdi: “Evler sadece bize barınak sağlamakla kalmaz; içimizde de yaşarlar.”

Bir akşam elini kil fırının üzerine koydu ve şöyle dedi: “Bizim de böyle bir tane vardı.”

Reem ona, “Nerede?” diye sordu. O da, “Evde,” diye cevapladı.

Sonra bir an durakladı ve ekledi: “Ya da belki de onun içindeki evdi.”

Çocuklar ne demek istediğini anlamadılar, ama biz yetişkinler anladık. Ev, bir mekândan daha büyük bir şey haline gelmişti. Bir anı haline gelmişti. Bir ses, bir koku, bir resim, ne zaman varacağımızı bilmediğimiz bir yol haline gelmişti.

Umm Halil konuşurken, Reem’in annesi patates tepsisini fırına koydu. Mahmud suyu ısıttı. Ebu Muhammed patlıcanları kızarttı. Samer çocukların defterlerini kontrol etti ve Hani yazdı. Ateş aramızda yanıyordu ve her birimiz ona bir şey koyup, ondan başka bir şey alıyorduk.

Bir kadın hamur koydu ve ekmek çıkardı. Bir adam patates koydu ve yemek çıkardı. Bir çocuk bir bardak su koydu ve sıcaklık aldı.

Bize gelince, biz korkumuzu koyduk ve bir hikâye aldık.

İşte bu yüzden kil fırın artık sadece bir fırın değildi. Savaşın bizden aldığı şeyleri geri kazanabileceğimiz küçük bir yer haline gelmişti. Orada, ateşin etrafında, kimse diğerine kaç günü mülteci olarak geçirdiğini, kaç evini kaybettiğini ya da bombardıman sesinden kaç kez kaçtığını sormuyordu.

Küçük şeylerden bahsettik, çünkü küçük şeyler hâlâ sahip olduğumuz hayatın son parçalarıydı. Annelerimizin ekmeğinden, evlerimizin önündeki ağaçlardan, okula giderkenki sabahlar, denizin kokusundan, büyükannemizin kahvesinden, hikâye bitmeden uykuya dalan bir çocuktan ve hâlâ sakinlerini bekleyen bir evden bahsettik.

Ve her akşam, ateş sönmeye başladığında, Reem aynı soruyu sorardı: “Ne zaman geri döneceğiz?”

Kimse cevap vermedi.

Ebu Muhammed yere baktı. Mahmud gökyüzüne baktı. Samir defterini kapattı. Hani kalemini cebine koydu. Umm Halil ellerini fırının içindeki son sıcaklığa doğru uzattı.

Sonra şöyle dedi: “Geri döneceğiz.”

Ne zaman olacağını bilmiyordu. Elinde hiçbir kanıt yoktu. Ama sanki bu dönüş bir yere yazılmış bir randevuymuş gibi konuştu; tek yapmamız gereken ise beklemekti.

Ve gecenin geç saatlerinde, herkes gittikten sonra, kil fırınının kalbinde küçük bir köz hâlâ parıldıyordu. Kimse onu tamamen söndürmedi. Sabaha kadar orada bıraktık, çünkü savaş bize küçük şeylerin hayal ettiğimizden daha güçlü olabileceğini öğretmişti.

Sıcak bir somun ekmek, hayatın hâlâ mümkün olduğunu söyleyebilirdi. Bir bardak ılık su, çocuklarımızı hâlâ önemsediğimizi söyleyebilirdi. Kızarmış bir patlıcan, evin tadını geri getirebilirdi. Ve bir çocuğun anlattığı hikâye, eve giden yolu daha kısa hissettirebilirdi.

Belki de bu yüzden, bir gün evlerimize döndüğümüzde, o kil fırını asla unutmayacağız. Hafızamızda ona bir yer ayıracağız, çünkü o sadece ekmeğimizi pişirmekle kalmadı. Savaşın ortasında bizim için küçük bir hayat parçası pişirdi ve etrafında küçük bir kızı, bir mezar kazıcısını, bir ambulans şoförünü, bir öğretmeni, bir yazarı ve bir büyükanneyi bir araya getirdi; en azından birkaç saatliğine onları aynı şeyi bekleyen tek bir aile haline getirdi: gecenin bitmesini, savaşın sessizliğe bürünmesini ve her birimizin evimizin kapısını açıp “Geri döndük” demesini.

* Hani Al-Salmi, Gazze Şeridi’nden bir Filistinli yazardır. Yirmiden fazla roman ve çocuk öyküsü yayımlamış olup, Arap dünyasının dört bir yanından edebiyat ödülleri almıştır. Al-Salmi, Gazze’de yaşamaya devam etmekte olup, kendisi ve ailesi burada savaş, yerinden edilme ve abluka koşullarına katlanmaya devam etmektedir.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir