İsrail, Batı Şeria’yı sömürgeleştirmek için yerleşimci-asker terörünü nasıl kullanıyor?

İsrail, Batı Şeria’yı sömürgeleştirmek için yerleşimci-asker terörünü nasıl kullanıyor?

​​​​​​​Yerleşimcilerin saldırıları münferit olaylar değildir. Bunların hepsi, toprak ele geçirme ve sömürgeleştirme stratejisinin bir parçasıdır.


Mariam Barghouti’nin al Jazeera’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Son birkaç gündür Batı Şeria’da yaşanan şiddet sahneleri acı verici bir şekilde tanıdık geliyor. Yerleşimcilerin evleri ve ibadethaneleri ateşe vermesi, Filistin köylerinin acımasız saldırılara maruz kalması, ailelerin silah zoruyla evlerini terk etmek zorunda kalması ve yanlarına sadece taşıyabildikleri eşyaları alabilmeleri, İsrail ordusunun ise ölümcül baskınlar düzenlemesi.

Bu son şiddet olayları, Batı Şeria’nın kuzeyindeki Tal köyünde yaşanan ölümcül bir çatışmanın sonucu olarak değerlendiriliyor. Bu çatışmada, topluluğa saldıran İsrailli yerleşimciler Filistinli erkeklerle karşı karşıya geldi. İki yerleşimci hayatını kaybetti.

Olayların ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “terörist yuvalarını” hedef almak üzere Batı Şeria’daki askeri operasyonları artıracağına söz verirken, Savunma Bakanı Israel Katz ise Batı Şeria’daki İsrail ileri karakollarının ve yerleşim yerlerinin genişletilmesinin artık İsrail güvenliğinin stratejik ve önemli bir unsuru olduğunu belirtti.

İsrailli yetkilileri dinleyenler, Batı Şeria’daki İsrail askeri operasyonlarının ve yerleşim yerlerinin bir tepki olduğunu düşünebilir. Ancak durum böyle değil. Bunlar bir stratejidir – bir sömürgeleştirme stratejisi.

Yerleşimci-asker döngüsü

Yıllar boyunca, Batı Şeria’daki İsrail ordusunun varlığı, İsrailli yerleşimcilerin varlığıyla gerekçelendirildi. Belki bu, geçmişte bir ölçüde doğru olabilirdi, ancak son beş yıl içinde, bir askerin ve sıradan bir İsrailli yerleşimcinin arasındaki fark, birinin üniforma giyip emir komuta zincirine tabi olması, diğerinin ise kot pantolon giyip canı istediğinde ateş edebilmesi gerçeğiyle sınırlı hale geldi.

İkisi arasında çok az fark olabilir, ancak her biri önemli bir stratejik süreç içinde kendine özgü bir rol oynar.

İlk olarak, İsrail ordusu köyleri ve kasabaları tarayan askeri operasyonlarla Filistinli toplulukları zayıflatır; altyapıyı tahrip eder, Filistinlileri gözaltına alır, işkence eder ve hatta öldürür. Ardından, yerleşimcilerin saldırıları artar ve nihayetinde hükümetin idari kolu, toprakların yeniden düzenlenmesini pekiştirir.

Cenin’de de aynen böyle oldu. İsrail ordusu, şehre ve mülteci kampına birçok ölümcül saldırı düzenledi; bunlardan en sonuncusu 2025’teki “Demir Duvar Operasyonu”ydu. Ardından yerleşimciler geldi. Bugün, şehrin yakınlarında üç yeni İsrail yerleşim yeri inşa ediliyor; Tulkerim’de de diğerleri yapım aşamasında.

İsrail hükümeti ve güvenlik birimleri, İsrailli yerleşimcilere koruma sağlamakla kalmıyor, bunun tersi de geçerli. Yıllardır Filistinlilere işkence, tecavüz ve cinayet suçları işleyen İsrailli askerler, yerleşimci gruplarının desteği ve lobi faaliyetleri sayesinde beraat ettirildi.

İşte tam da bu nedenle, Batı Şeria’daki İsrail şiddetini “yerleşimci şiddeti” olarak nitelendirmek, olayın bütününü yansıtmamaktadır. Yerleşimci şiddeti, yasadışı olarak işgal edilmiş toprakların kolonileştirilmesine yönelik iyi planlanmış bir stratejiden ziyade, devletin dışında işleyen düzensiz ve dağınık bir kanunsuzluk izlenimi vermektedir.

Sürekli sömürgeci terör

Yıllardır Filistinliler, yerleşimcilerin şiddetini gelecekte yaşanabileceklerin bir uyarısı olarak dile getiriyorlardı. Geçtiğimiz on yılın her yılı, yerleşim yerlerinin genişlemesi, toprakların elinden alınması, İsrail’in şiddet eylemlerinin sıklığı ve öldürülen Filistinlilerin sayısı açısından yeni rekorlar kırdı.

Her zeytin hasadının kesintiye uğraması, tepeler üzerinde genişleyen her ileri karakol, nihai sonuçları ufukta görünmeye başlayan kademeli bir istilanın parçası olarak algılanıyordu.

Bugün, o ufuk çöktü. Filistinliler, kuşatılmış ve terk edilmiş halde, sürekli bir sömürgeci terör ortamında yaşıyor. Kadınların kontrol noktalarında mahsur kalırken düşük yapmaya zorlandığı, ordunun okullara göz yaşartıcı gaz attığı, yerleşimcilerin otobüslerine saldırması nedeniyle çocukların okula hiç gidemediği koşullar altında hayatta kalmaları bekleniyor. Güvenli bir şekilde var olabilecekleri alan her geçen gün daralıyor.

Topraklar çalınırken, Filistinlilerin bedenleri, İsraillilerin alenen ve defalarca egemenlik kurmak için kullandıkları nesneler olarak muamele görüyor. Yerinden edilme, işkence ve aşağılanma hikâyeleri, Filistinlilerin günlük yaşamını şekillendiriyor.

Belki de tam da bu yüzden geçen hafta, Tal kasabası sakini Forouq Ramadan, işgalci bir İsrailli yerleşimciden silahını alıp onu vurmaya karar verdi.

Bu an önemlidir; zira hafta sonu Batı Şeria’da İsrail’in sergilediği şiddetli tepki, aslında bir İsraillinin öldürülmesi nedeniyle değildi. Bu tepki, silahlı bir İsrailli yerleşimcinin silahını bir Filistinli erkeğin ele geçirip onu vurarak öldürebilmiş olması fikri yüzünden ortaya çıktı.

Her halükarda, bu şiddet olayı şimdi kolonileştirme projesini hızlandırmak için bir başka fırsat olarak kullanılıyor. İşte bu yüzden bu olay bir “tırmanma” olarak tanımlanmamalıdır. Bu, yerleşimcilerin şiddetinden kaynaklanan ayrı bir olay değil; kolonileştirme stratejisinin ayrılmaz bir parçasıdır.

İsrail’in toprak açlığı

Perşembe günü Tal’da yaşananlar ve bugün Batı Şeria’da yaşananlar, bölgede olup bitenlerden ayrı düşünülemez ve düşünülmemelidir.

Yerleşimcilerin şiddeti, soykırım niteliğindeki askeri harekâtlar, bütün topluluklara yönelik yasadışı tahliye emirleri ve toplu gözaltılar, hepsi aynı stratejik mantık çerçevesinde işliyor: toprak ele geçirme. İsrail, sürekli olarak gerekçeler arayacak ve on yıllardır kendisini uluslararası denetimden etkili bir şekilde koruyan aynı güvenlik söylemini tekrar tekrar kullanacaktır.

Batı Şeria’daki son olaylar olağanüstü olaylar değildir; aksine, genel gerçekliğin bir yansımasıdır. Toprak parçalanması ve işgal, dünyanın kabul etmek istediğinden daha hızlı ilerliyor.

Bu bir güvenlik meselesi değil. Bu bir toprak projesi. Yöntemler farklı olsa da İsrail, Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te ve hatta Suriye ile Lübnan’da bile manzarayı aynı yönde yeniden şekillendiriyor.

Bir zamanlar İsrail’in Batı Şeria’ya yönelik toprak genişlemesi, dünya için bir uyarı işaretiydi. Bugün ise bu, işgal altındaki Filistin topraklarının çok ötesine uzanan bir gerçeklik haline geldi. Yine de dünya, bunu hâlâ bir “İsrail güvenliği” meselesi olarak ele alıyor.

* Mariam Barghouti, Ramallah’ta yaşayan Filistinli-Amerikalı yazar. Barghouti’nin siyasi yorumları, International Business Times, The New York Times ve TRT-World gibi yayınlarda yer almıştır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir