İslam Üniversitesi nasıl bir bilgi üretmeli?

İslam Üniversitesi nasıl bir bilgi üretmeli?

Yasin Aktay, TİBU'nun hazır müfredatları tekrar eden bir kurum değil, modern bilim ile İslami düşünceyi özgün bir bilgi üretim paradigmasında buluşturan yeni bir üniversite modeli inşa etmesi gerektiğini savunuyor.

Yasin Aktay / Yeni Şafak

Tabeladan paradigmaya: İslam Üniversitesi fikrinin tarihi seyri

Bir önceki yazıda, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin kuruluşunu 1977 Mekke’de düzenlenen Birinci Dünya Müslüman Eğitim Konferansı’ndan itibaren gelişen daha geniş bir fikrî arayışın içine yerleştirmiştik.

Mekke Konferansı’nın ortaya attığı temel soru şuydu: Müslümanlar modern bilim ve teknolojiyi üretirken kendi varlık, insan, ahlak ve bilgi anlayışlarını nasıl muhafaza edeceklerdi?

Aradan yaklaşık yarım yüzyıl geçti. Bu süre içerisinde Malezya, Pakistan, Bangladeş, Uganda ve Nijer’de farklı “İslam üniversitesi” modelleri ortaya çıktı. Türkiye ise konferansa altı kişilik güçlü bir heyetle katılmasına rağmen bu fikri uzun süre kurumsal bir zemine taşıyamadı. Ancak Müslüman entelektüel çevrelerde bu konferanstaki temel soruya bir cevap olarak gündeme gelmiş olan İsmail Raci Faruki’nin “Bilginin İslamileştirilmesi” tezi yoğun bir biçimde tartışıldı. Belki bir kurumsal sonuca ulaştırılmadı ama İslami ve bilimsel bilgiye dair güçlü bir bilinç ve farkındalık oluşturdu. Bugün İstanbul’da faaliyete geçme aşamasına gelen TİBU, bu gecikmiş arayışın yeni ve belki de en iddialı halkasıdır.

Üniversite hukuken aslında 2015 yılında kurulmuştu. Kanunda sosyal ve beşerî bilimler, hukuk, siyasal bilgiler, İslami ilimler, tıp, mühendislik ve mimarlık, bilgisayar ve bilişim fakülteleriyle sosyal, fen ve sağlık bilimleri enstitülerinden oluşması öngörülmüştü. Ancak kurumun fiilen yapılandırılması uzun süre gecikti. Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Aralık 2025’te rektörlüğe atanmasıyla birlikte üniversitenin gerçek kuruluş sürecine girdiği söylenebilir.

Bu gecikme belki de bir fırsata dönüştürülebilir. Çünkü Türkiye, kendisinden önce kurulmuş üniversitelerin hem başarılarını hem de eksikliklerini görerek yola çıkıyor.

MALEZYA ÖRNEĞİ: EN BAŞARILI DENEYİM Mİ?

Mekke Konferansı’nın ardından ortaya çıkan kurumlar arasında en fazla öne çıkanı, 1983 yılında kurulan Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’dir. Bu üniversite, İslami ilimlerle modern disiplinleri aynı çatı altında buluşturma hedefinin en kapsamlı uygulamalarından biri oldu.

Buradaki amaç, mühendislik öğrencisine birkaç din dersi eklemek ya da ilahiyat öğrencisine sınırlı ölçüde modern bilim öğretmek değildi. Daha köklü bir entegrasyon hedefleniyordu. Hukuk, ekonomi, siyaset bilimi, tıp, mühendislik ve insan bilimleri; insan, toplum, adalet ve sorumluluk hakkındaki İslami ilkelerle ilişkilendirilecekti.

Malezya tecrübesinin önemli bir başarısı, dünyanın farklı coğrafyalarından öğrenci ve akademisyenleri bir araya getirmesiydi. Üniversite böylece yalnızca Malezya’nın değil, İslam dünyasının ortak kurumlarından biri hâline geldi. Bilginin İslamileştirilmesi fikrinin önemli isimlerinden Abdülhamid Ebu Süleyman’ın 1989-1999 yılları arasındaki rektörlüğü, teorik arayışın kurumsal uygulamaya aktarılmasında özellikle etkili oldu.

Fakat Malezya örneği bütün sorunları çözmüş kusursuz bir model değildir. Zaman içinde “entegrasyon” idealinin bazı fakültelerde ders programına eklenen birkaç İslami içerikle sınırlı kaldığı, özgün bilgi üretiminden çok mevcut bilgilerin dinî bir dille yeniden sunulmasına dönüştüğü yönünde eleştiriler de yapılmıştır.


BİLGİNİN İSLAMİLEŞTİRİLMESİ NE DEĞİLDİR?

Faruki’nin kitabının Türkçeye çevrilerek (çev. Fehmi Koru, Risale Yayınları, 1985) seksenli yıllarda gündeme geldiği andan itibaren epeyce tartışıldı. Arkaplanındaki hassasiyet çok değerli, ama ona yöneltilen eleştiriler bu iyi niyeti görmezden gelerek çok acımasızca harcadılar gibi gelmiştir bana hep.

Elbette Bilginin İslamileştirilmesi, bilimsel sonuçları ayet ve hadislerle süslemek değildir. Her fizik, biyoloji veya sosyoloji dersinin başına dinî bir giriş eklemek de değildir. Bilimsel araştırmayı önceden belirlenmiş sonuçlara zorlamak hiç değildir. Böyle bir yaklaşım üniversiteyi güçlendirmez; bilakis bilimi ideolojik bir onay mekanizmasına dönüştürür.

Asıl mesele, bilginin hangi insan ve evren tasavvuru üzerine kurulduğunu sorgulamaktır. Modern bilimler yalnızca verilerden ibaret değildir. Her disiplinin arkasında çoğu zaman açıkça ifade edilmeyen varsayımlar bulunur: İnsan nedir? Tabiat yalnızca kullanılacak bir ham madde midir? Ekonominin amacı sınırsız büyüme midir? Teknolojik olarak yapılabilen her şey ahlaken de yapılabilir mi? Devletin gücünün sınırı nedir? Yapay zekâ karşısında insanın özgün değeri nerede başlar?
Modern üniversite bu soruları çoğu zaman disiplinlerin dışında bırakır. Oysa İslami bir üniversitenin farkı, bilimsel araştırmayı durdurmak değil, bilim ve teknolojinin sonuçlarını daha geniş bir ahlaki ve ontolojik çerçeve içinde tartışabilmektir.

Bu sebeple üniversitenin en önemli görevi “hazır İslami cevaplar” dağıtmak değil, çağımızın en zor sorularına yeni ve sahici cevaplar üretecek düşünce ortamını oluşturmaktır.


YENİ VE BÜYÜK BİR İLAHİYAT FAKÜLTESİ DEĞİL, YENİ BİR ÜNİVERSİTE

Önceki yazımda da ifade ettim. Yeni üniversitenin adındaki üç isimden ikisi zait, dolayısıyla bana göre gereksiz. İslam Üniversitesi, kendi içinde bilim ve teknolojiye dair bilgiyi de araştırmayı da kapsar zaten.
Türkiye’nin bu üniversiteyi kurarken kaçınması gereken iki uç vardır. Birinci uç, kurumu yalnızca daha gelişmiş bir ilahiyat fakültesine dönüştürmektir. Türkiye’nin zaten güçlü bir ilahiyat birikimi bulunmaktadır. Yeni üniversitenin amacı bu yapıyı tekrar etmek değil, farklı disiplinler arasında gerçek bir epistemolojik karşılaşma sağlamaktır.

İkinci uç ise adına İslam eklenmiş sıradan bir teknik üniversite ortaya çıkarmaktır. Üniversite mevcut Batılı müfredatları olduğu gibi tercüme edip uygulayacak, ardından öğrencilerine birkaç zorunlu din dersi verecekse yarım asırlık fikrî arayışın gerisinde kalmış olur.

Yeni kurum ne klasik medresenin büyütülmüş hâli ne de sıradan üniversitenin dinî sembollerle süslenmiş kopyası olmalıdır. Asıl hedef, medresenin hikmet ve ahlak mirasıyla modern üniversitenin araştırma kapasitesini bir araya getiren yeni bir model olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN AVANTAJI

Türkiye bu projede birçok İslam ülkesinde bulunmayan önemli imkânlara sahiptir.

Birincisi, çok güçlü bir tarihî birikime sahiptir. Osmanlı medreseleri, vakıflar, darüşşifalar, rasathaneler ve klasik bilim kurumları yalnızca nostaljik bir geçmiş değil, incelenmesi gereken önemli kurumsal tecrübelerdir.

İkincisi, Türkiye modern üniversite ve bilim geleneği bakımından da önemli bir altyapıya sahiptir. Yeni üniversite, sıfırdan bilimsel kadro yetiştirmek zorunda değildir; ülkedeki ve dünyadaki yetkin akademisyenleri bir araya getirebilir.

Üçüncüsü, Türkiye coğrafi ve kültürel olarak Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Afrika, Güney Asya ve Arap dünyası arasında benzersiz bir konumdadır. Kanunun uluslararası öğrencilere özel önem vermesi de bu vizyonla bağlantılıdır. Üniversitenin gerçekten uluslararası olabilmesi, yalnızca farklı ülkelerden öğrenci kabul etmesine değil, yönetim ve akademik kadrosunda da çoğulcu bir yapıya kavuşmasına bağlıdır.
Dördüncüsü, Türkiye’nin güçlü vakıf geleneği bulunmaktadır. Mekke Konferansı sonrasında geliştirilen çalışmalarda da İslami üniversitelerin sürdürülebilirliği için vakıf modelinin önemine dikkat çekilmişti.

NE YAPILMALI?

Üniversitenin başarıya ulaşması için öncelikle güçlü bir kurucu akademik kadroya ihtiyaç vardır. İsimleri siyasi veya bürokratik yakınlıkla değil, bilimsel üretim, düşünsel derinlik ve uluslararası itibarla öne çıkan akademisyenler seçilmelidir, ki ilk duyurulan isimler buna dair iyimser haberler veriyor.
Ayrıca, disiplinler arası çalışan gerçek araştırma merkezleri oluşturulmalı. Mesela “yapay zekâ ve ahlak”, “İslam ekonomisi ve küresel adalet”, “biyoteknoloji ve insan onuru”, “şehir, mimari ve medeniyet”, “savaş hukuku ve yeni silah teknolojileri” gibi alanlarda dünyaya söz söyleyen merkezler.

Tabii ki söylemesi kolay uygulaması hiç de o kadar kolay olmayan bir şey: üniversite İslam dünyasının farklı düşünce geleneklerine açık olmalı, bunu da tamamlaya bir tutum olarak eleştiriye de açık bir ortam sağlanmalıdır.
Mesela Bilginin İslamileştirilmesi fikri bile epeyce tartışıldı, eleştirildi. Bu eleştirilerin dahi dikkate alınması ve üniversitenin kapısından içeri girmesine izin verilmesi gerekir, aksi durumda kurum bir düşünce merkezi değil, kendi doğrularını tekrar eden kapalı bir yapıya dönüşür.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir