İngiltere’deki liberal Siyonistlerin neden NAZA’yı izlemesi gerekiyor?

İngiltere’deki liberal Siyonistlerin neden NAZA’yı izlemesi gerekiyor?

​​​​​​​Bu belgesel, kendilerini “İsrail’in dostları” olarak tanımlayan, ancak aynı zamanda liberal kimliklerine sıkı sıkıya sarılan İngiliz Siyonistler için izlemeleri zorunlu hale getirilmelidir.

David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un, soykırım için hedefler belirleyen seçkin bir İsrail ordusu biriminin üyeleriyle röportaj yaptığı “NAZA” adlı belgeseli izleyen pek çok kişi gibi, ben de Middle East Eye’ın son üç yıldır her gün haber yaptığı şeylerin dışında yeni bir şey öğrenmedim.

The Guardian’ın bu filme adını vererek gecikmiş bir adım atması iyi bir haber.

Bu kuruluşun, editoryal tutumunu değiştirip soykırımın gerçekleştiğini kabul etmesi için, 2025 Eylül ayına kadar Gazze’de iki yıl süren topyekûn bir savaş geçmesi gerekti.

O zamana kadar en az 70.000 Filistinli öldürülmüş ve Gazze’nin tamamı yerle bir edilmişti. Liberal bir gazetenin bir soykırımı inkâr etmesi için bu oldukça uzun bir süre.

Ama sinemada yanımda başka kimlerin oturması gerektiğini merak ettim.

Benim ilk tercihim, halkın adamı, İngiliz Başbakanı Andy Burnham’ın ta kendisi olurdu. İşçi Partisi lideri olarak yaptığı ilk iş, partinin Gazze konusundaki tutumundan özür dilemek değil miydi?

Dışişleri Bakanı Ed Miliband, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgalinin hukuka aykırı olduğunu teyit eden Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) danışma görüşüne İngiltere’yi uyumlu hale getiren ilk kişi olmadı mı?

Bu iki adam defalarca “anladıklarını” söylediler. Peki neyi anladılar?

Bu çatışmada ilk kez NAZA, İsrail hava kuvvetleri için hedef seçmekten sorumlu bir elit birimden erkek ve kadınların tanıklıklarını yayınladı.

Bu arada, bu sadece başlangıç. Bütün bir ulusu denize sürmeye çalışan İsrail ordusundan daha fazla tanıklık gelecek.

Zaten bildiğimiz gibi, Gazze’deki her apartmanın her dairesinde olup biten her şeyi duyabiliyorlardı. Her cep telefonu bir mikrofon görevi görüyordu. Her ailenin içinde kaç kişinin kaldığını ve her saldırıda sivil ölüm sayısının ne olacağını biliyorlardı.

Her saldırıyı, kayıp oranını en üst düzeye çıkaracak şekilde hesapladılar. Röportaj yapılan kişilerden biri, bunu blok blok nasıl yaptıklarını bir not defterine çizdi. Her saldırıdan önce ve sonra, binalardaki kişi sayısı renk kodlarıyla belirtilerek kaydedildi.

Soykırımcı elit

Lavender, “düşük seviyeli Hamas militanlarını” tespit etmek için tasarlanmış bir yapay zekâ programıydı. Yüksek hata oranı nedeniyle sivillerin ölümüne yol açıyordu, ancak kullanıcılarına göre bu, sistemin bir kusuru değil, temel bir özelliğiydi.

Abraham, sistemi kullanmış kişilere göre, programın Gazze'de 37.000 Filistinliyi işaretlediğini ve bu sayının meydana gelen ölümlerin yaklaşık yarısına tekabül ettiğini söyledi.

Yapay zekâ programı, “Baba eve geldi” gibi çocukların sevinç çığlıklarını algıladığında bir saldırıyı tetikliyordu.

Tel Aviv’deki adamlar, saldırının doğru hedefi vurduğunu teyit etmek için erkeklerin, kadınların ve çocukların diri diri yandığını ya da enkaz altında gömüldüğünü duyabiliyorlardı.

Abraham’ın Tel Aviv şehir merkezindeki çatı katlarında yaptığı röportajlarda uzun sessizlikler yaşandı. Bu sessizlikler, Abraham’ın bu askerlere yaptıklarıyla ilgili ne hissettiklerini sorduğu anlarda ortaya çıkıyordu.

Biri, sisteme güvendiği için bunu sorgulamadığını söyledi. Bir diğeri ise, yardım dağıtım noktalarında yiyecek toplamaya çalışırken vurulan Filistinlilerin cesetlerini köpeklerin yediği anlarda meslektaşlarının ekrana baktığını, ancak kendisinin buna bakamadığını anlattı.

Peki, yiyecek toplayanlar ateş hattının nerede olduğunu nereden bilebilirdi ki? Asker, sanki bu çok barizmiş gibi, soğukkanlı bir sesle “Kanla işaretlenmişti” diye yanıtladı.

Görünmez çizgiyi kimin aştığı önemli değildi. Ekranlarında küçük bir çocuk belirdi ve o da vurularak öldürüldü.

Bu askerler, İsrail ordusunun ve dolayısıyla İsrail toplumunun seçkinlerini temsil ediyor. Dijital becerileriyle ünlüler. Bu en iyilerin en iyileri arasına girmek için çok sıkı bir seçme süreci gerekiyor.

Onlar silah ve sopalar sallayan yerleşimciler değil. Dindar fanatikler gibi de görünmüyorlar. Vardiyaları bittikten sonra, seküler bir şehre sorunsuzca karışıyorlar. Onları suşi barlarında ya da yoga derslerinde hayal edebilirsiniz.

Onlar, çölde bir metropol inşa etmiş olmaktan gurur duyan, seküler ve liberal İsrail toplumunun tam kalbinde yaşıyor ve oradan geliyorlar.

Bunlar aynı zamanda Başbakan BİnYamin Netanyahu’nun yargı darbesine ya da uygun fiyatlı konut sıkıntısına karşı gösterilere katılan İsrailliler.

Abraham, içlerinden birine kaç Filistinliyi öldürdüğünü düşündüğünü sordu. Adam bunun üzerinde düşünmek zorunda kaldı. Yüzlerce miydi, binlerce miydi? diye ısrar etti Abraham. Muhtemelen binlerce, diye cevapladı adam kayıtsız bir şekilde.

Seslerinde pişmanlık bulmakta zorlandım. Bu bir Z Kuşağı soykırımı. Hatta biri bundan zevk aldığını bile söyledi. Bir görevi yerine getirmiş olmanın mutluluğuyla eve döndüğünü söyledi.

Burnham’ın basmakalıp düşünce tarzı

Londra’ya dönersek, Miliband’ın İsrail’e karşı tutumu tam on gün sürdü.

Bu süre içinde, Birleşik Krallık’ın yaptırımlarına yanıt olarak 20 İngiliz diplomatın sınır dışı edilmesini ve Doğu Kudüs’teki İngiliz konsolosluğunun statüsünün misyon seviyesine indirilmesini boyun eğerek kabul etti.

Bu arada Burnham da hızla ana akım, basmakalıp düşünce biçimine geri döndü. Siyonizmin ırkçılık olduğu yönündeki Yeşil Parti önergesini “antisemitik” olarak kınadı.

Dolayısıyla, her iki adamın da şimdi yanıtlaması gereken çok bariz ama acil bir soru var. Bunun mahkemelerin işi olduğunu söyleyerek bu sorudan kaçamazlar. Duymamış gibi davranamazlar.

Eğer İsrail Devleti şu anda bir soykırımı planlıyor, organize ediyor ve uyguluyorsa ve liberal gençliğin en seçkin kesimi bu projeye tek bir itirazda bulunmadan katılıyorsa, Burnham ve Miliband hangi romantik ve idealize edilmiş İsrail görüşünü destekliyorlar?

Siyonist rüyanın hangi versiyonu ahlaki? Hangi İsrail kabul edilebilir?

Pol Pot’un Kamboçyası, Pinochet’in Şili’si, Apartheid dönemi Güney Afrika’sı ya da Üçüncü Reich’ın var olma hakkı var mıydı? Yoktu. Bunları ortadan kaldırmak için dünya savaşları, devrimler ve çok fazla kan dökülmesi gerekti.

Bir soykırımı organize eden ve sürdüren bir İsrail’in var olma hakkı, hangi tarihsel ya da ahlaki emsalle açıklanabilir?

Çünkü kesin olan bir şey var: Bu soykırım planlanmış ve organize edilmiştir. İsrailli generaller her merminin nereye gideceğini bildiklerini söylediklerinde yalan söylemiyorlar.

Vietnam’daki My Lai Katliamı’nı gerçekleştiren ABD’li subayların aksine, İsrailli askeri planlamacılar suçlarını örtbas etmiyorlar.

Yeni bir güvenlik doktrini mi?

Gazze ve işgal altındaki Filistin topraklarında yürütülen etnik temizliğin İsrail’in çıkarlarına uygun olduğu yönündeki neredeyse tam mutabakatı bozan iki tür eleştirmen ya da şüpheci bulunmaktadır.

Birincisi, görevlerinden ayrılmış ve şimdi bir adım geriye çekilerek kaosu izleyen, konuyla ilgili son derece bilgili eski askeri veya güvenlik yetkilileridir.

Eski bir ordu istihbarat müdürü olan ve şu anda Tel Aviv Üniversitesi’nde bulunan etkili bir düşünce kuruluşu olan Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nü (INSS) yöneten Tamir Hayman, bu isimlerden biridir.

Hayman, hiçbir zaman yazılı hale getirilmemiş olsa da son üç yıldır uygulamaya konulan yeni bir güvenlik doktrininin on ilkesini ortaya koydu.

Bunlardan biri, İsrail’in kendisini sürekli savaş halinde görmesidir. Barış, naif bir yanılgıdır. “Savaş gereklidir ve önleyici savaş, başlangıçta önemli bir başarı sağladığı için tercih edilir. Yoğunluğu koşullara göre değişebilir, ancak sürekli varlığı ulusal güvenlik açısından bir avantajdır.”

Hayman, durumu işte bu şekilde özetledi.

Yeni güvenlik doktrininin bir diğer temel unsuru ise, İsrail’in Arap devletlerini gerçek ulus devletler değil, temel bir ulusal vizyondan yoksun kabile toplulukları olarak gördüğü için, bu devletlerle yapılan her türlü anlaşmanın geçici ve taktiksel olarak değerlendirilmesiydi.

Öyleyse İbrahim Anlaşmaları bir aldatmaca mı? Birleşik Arap Emirlikleri, lütfen dikkat edin.

Bir başka ilke ise, “Arap nüfusuyla çatışma yaşanan tüm bölgelerde, Yahudiye ve Samiriye’de [işgal altındaki Batı Şeria’da] ve Suriye, Lübnan ile Gazze Şeridi’ndeki güvenlik bölgelerinde topluluklar ve ileri karakollar kurulması” yoluyla İsrail’in güvenliğinin artırılmasıydı.

Bu, bir taşla iki kuş vurmak anlamına gelir. Filistin ulusal davasını ortadan kaldırır ve “‘yapay’ Arap devletlerinin istikrarsızlaşmasına daha da katkıda bulunur”.

Yasadışı olmaktan uzak olan yerleşim yerleri, İsrail’in ulusal projesinin hayati bir bileşeni olarak görülmelidir.

Ve işte en çarpıcı cümle geliyor: İsrail, “demokratik değerlerini aşındırma pahasına bile olsa” Yahudi kimliğinin demokratik değerler üzerinde üstünlüğünü tesis ederse var olabilir.

Ne kadar ilginç, ama ne kadar da doğru.

İsrail: ‘suçlu devlet’

İkinci eleştiri grubu ise hafızası güçlü olanlardır. Yazar ve gazeteci Sarah Helms, İsrail’in kurucu babalarından birinin oğlu olan Yaakov Sharett ile Tel Aviv’de, 92 yaşındayken röportaj yaptı.

Babası Moshe Sharett, İsrail’in ilk dışişleri bakanı ve 1954-1955 yılları arasında ikinci başbakanıydı.

Röportaj, Hamas saldırısından üç yıl önce gerçekleştirilmişti ancak kehanet niteliğindeydi.

Yaakov Sharrett, Helm’e şöyle dedi: “Şimdi, 92 yaşında, bu hikâyenin Siyonizm fikriyle başladığını anlıyorum; bu, ütopik bir fikirdi. Amaç, Yahudilerin hayatını kurtarmaktı; ancak bunun bedeli, o dönemde Filistin’de yaşayan bir işgalci ulusun varlığıydı. Çatışma, başından beri kaçınılmazdı.”

Şöyle devam etti: “Bugün Filistinlilere uygulanan muamelenin Nazi muamelesi olduğunu söylemekten çekinmiyorum. Elbette gaz odalarımız yok, ama zihniyet aynı. Bu ırkçı bir nefret. Onlara insanlık dışı muamele ediliyor.”

Sharrett, İsrail’i “suçlu devlet” olarak nitelendirdi ve şöyle dedi: “Antisemitizm ile İsrail’e yönelik eleştiri arasındaki farkı görmek çok önemlidir. Dürüst olmak gerekirse, 2019 yılında dış dünyanın İsrail propagandasını nasıl kabul ettiğine hayret ediyorum.”

Bu da beni, NAZA filmini izlemesi gereken ikinci insan grubuna getiriyor. Aslında bu film, onlar için zorunlu izleme listesinde olmalı.

İngiltere’deki liberal Siyonistler; kendilerinin hayatın ebedi kurbanları olduğu mitine ısrarla sarılan ve Filistin yanlısı yürüyüşlerin “nefret yürüyüşleri” olduğu, kendilerini veya liderlerini eleştiren herkesin ise antisemitik olduğu söylemine ilk atlayanlar.

Bu insanlar, İsrail’i dünyanın geri kalanı tarafından dışlanmış Yahudiler için bir cankurtaran botu olarak görmeye devam ediyorlar. Kendilerini “İsrail’in Dostları” olarak tanımlarken, aynı zamanda liberal kimliklerine de sıkı sıkıya sarılıyorlar.

Aslında Guardian okurları.

Kimin dostu olduklarını sanıyorlar acaba?

İsrail, kendisiyle özdeşleşmekten gurur duyduğunu gösterdiği hangi ahlaki değerlere sahip? Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkı mı? Gerçekten mi? Bu hakkı uygulamak için kaç kişinin hayatına mal olursa olsun mu?

Yoksa iki devletli bir çözüm mü? Hayman’ın uyarısını dikkate alırlarsa, hayır. Hayman, sürekli savaş halinde olan ve nehirden denize kadar tüm toprakları kalıcı olarak işgal eden bir İsrail tasvir ediyor.

Bu, fethedilenleri hor gören fatih doktrinidir.

Böyle bir İsrail, diğer halkların ulusal özlemlerine veya taleplerine saygı göstermez. Filistin ulusal anlatısı, “sömürgecilik sonrası suçluluk duygusuna dayanan, sahte bir Batı anlatısı” olarak görülür.

Gabi Eisenkot, Yair Lapid, Naftali Bennett – hepsi de Netanyahu’nun geri dönüşüyle tehdit eden muhalefet liderleri – aynı kalıptan çıkmıştır.

Hayman’ın etki yaratmak için abarttığını ve bu güvenlik doktrininin aslında mevcut olmadığını varsayalım. Gerçekte var olan ise, Gazze’den, Güney Lübnan’dan ya da Güney Suriye’den çekilmeye niyeti olmayan ve yerleşimcileri ortalığı kasıp kavuran bir İsrail’dir.

Avrupalı diplomatlardan oluşan bir ziyaret heyeti, yerleşimciler tarafından dövülmeye gerek kalmadan, sahadaki gerçeklerin her büyük Avrupa gücünün dış politikasını ve bu konuyla ilgili her BM kararını baltaladığını ve şu anda uluslararası adalet nezdinde görülen her davayı güçlendirdiğini anlayabilir.

Ya liberal ya da Siyonist

Üç yılın ardından, İsrail ordusunun, siyasi liderliğinin, gelecekteki liderliğinin ve genel olarak halkının soykırım niyetine dair yeterince kanıt olduğu kesin.

Arap ismi taşıyan bir adam bir Noel pazarına ya da sinagoga saldırdığında ya da kalabalık bir caddede minibüsü kalabalığın içine sürdüğünde, olayın yaşandığı ülkenin ilk tepkisi bu eylemi kötü bir ideolojiyle ilişkilendirmektir. İslam’ın kendisi sorumlu tutulur.

Peki, neden İsrail ve Siyonizm konusunda aynı mantığı kullanmaktan çekiniyoruz, özellikle de kitlesel katliam bir bireyin değil, bütün bir sistemin işi olduğunda?

Elbette kitlesel katliamın yine de saygın bir örtüye ihtiyacı vardır. ABD Başkanı Donald Trump, Netanyahu’nun yeniden seçilme adaylığını destekleyerek, onu “savaşçı başbakan” olarak nitelendirerek tam da bunu yaptı.

Ancak Burnham, Miliband ve Trump arasındaki uçurum, onların sandığı kadar geniş değildir. İngilizler, bir gün yıldızların doğru dizilişiyle ve yeterince katliamın ardından iki devletin birlikte falafel yiyeceği mitini yaymaya devam ediyor.

Liberal Siyonizm sürdürülemez. Ya liberal olabilirsiniz ya da Siyonist olabilirsiniz, ama ikisi birden olamazsınız.

Miliband ne kadar uğraşırsa uğraşsın, 1967 sınırlarının yeşil hattı içinde meşru bir güç olarak var olan İsrail ile, yasadışı bir İsrail, kalıcı bir işgalci, nüfusunun beşte biriyle ve tüm komşularıyla sürekli savaş halinde olan İsrail arasındaki çizgiyi koruyamaz.

İsrail’in yerleşim genişlemesi tarafından gömüleli on yıllar geçtikten sonra bu ayrımı sürdürmek, bir yanılsamadan da kötüdür.

Bu, siyasi ve ahlaki bir zehirdir. Şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve diğer Faustvari anlaşmalar gibi, sizi de beraberinde dibe sürükler.

*David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı, Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış, Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman gazetesinde eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir