İki coğrafya aynı kader: İslam medeniyet havzasında Bosna ve Kıbrıs

İki coğrafya aynı kader: İslam medeniyet havzasında Bosna ve Kıbrıs

Prof. Dr. Ümit Güler, Bosna ve Kıbrıs’ın ortak tarihinden hareketle İslam medeniyetinin adalet ve birlikte yaşama anlayışını, Osmanlı sonrası dönemde yaşanan çatışma ve katliamlarla karşılaştırıyor.

Prof. Dr. Ümit GÜLER / Tezkire.net

iki coğrafya aynı kader: İslam medeniyet havzasında Bosna ve Kıbrıs

Günümüz dünyası için İslam’ın ve onun medeniyet vizyonunun ne denli ulvi bir hazine ve eşsiz bir nimet olduğunu ilk kez ilahiyat fakültesi birinci sınıf talebesiyken merhum Aliya İzzetbegoviç vasıtasıyla idrak etmiştim. Kısa bir süre içerisinde Aliya’nın tüm kitaplarını büyük bir heyecan ve dikkatle okumuştum. Sanki bedenim yıllardır özlemini duyarak aramakta olduğu ruhuna kavuşmuştu. O ruhun adı İslam, dünyadaki tezahürü ise İslam medeniyetiydi.

Doğup büyüdüğüm Kıbrıs’ta, o yıllarda beni İslam medeniyet vizyonu ile tanıştırabilecek ne bir ilahiyat fakültesi ne de bir imam hatip okulu mevcuttu. Usulüne uygun işlenen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri dahi nadirattandı. Manevi bir kıtlık içerisinde büyüdük desem yeridir. Zira sahip olduğumuz manevi beslenme imkân ve kaynakları son derece kısıtlıydı. Kendi köklerini, kendi elleriyle sökmek revaçtaydı. Kökünü kendine yük sayan, ondan kaçan ve kopan bir canlı yaşayabilir miydi? Maharetmişçesine bu yolu yeni nesillere dayatmak isteyenlerin sesi yüksek çıkardı. Oysa biz, şairin dediği gibi “kısık sesler”dik. Kıbrıs’ın kırmızı toprağına bulana bulana büyür ve küçücük kalbimizle böylesi büyük meseleleri anlamaya çalışırdık. Yaşımıza ve bedenimize göre bu yüzleşmeler ağırdı; içimiz sancırdı. Biz de bu yolu mu takip edecek, köklerimizden mi kopacaktık; yoksa kendi el yordamımız ve kısıtlı imkânlarımızla köklerimizden yeniden mi doğacaktık?


İşte bu ahval içerisinde Aliya üzerinden Bosna ile tanıştım. Bosna’yı öğrendikçe Kıbrıs ile benzeşen ve örtüşen tarihsel tecrübe daha da dikkatimi çekmeye başladı. Coğrafya farklı olsa da tarihsel hafıza ve yaşayan ruh aynıydı. Belki de Aliya’ya duyduğum kalbî muhabbetin ardında onun çağdaş hayat içerisindeki Müslümanca duruşunun yanı sıra bu ortak ruh ve tarihsel tecrübenin önemli bir payı vardı.

Bosna, 1463 yılında bizzat Fatih Sultan Mehmed’in komutanlığında fethedildi. Bosna’nın ticari ve askeri vesilelerle İslam ile teması daha öncelere ulaşsa da Bosna’daki İslam toplumunun kalıcı biçimde ortaya çıkması Osmanlı ile gerçekleşti. Osmanlı’nın İslam hukuku temelli hak ve hürriyet yaklaşımı ve fethin hemen akabinde Sultan Mehmed Han’ın ilan ettiği Milodraz Ahitnâmesi ile bölgede yaşayan gayrimüslim unsurlar, İslam medeniyetinin etnik ve dinî farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik gören adil ve hakşinas dünyası ile tanıştılar. Söz konusu dönemde genel olarak Avrupa’nın, özel olarak da Bosna’nın mahrumu ve yabancısı olduğu bu yaklaşım ve dünya görüşü, kısa sürede gönüllerin fethini de doğurmuş ve İslamiyet burada hızla yayılarak kalıcı biçimde varlığını ortaya koymuştu. Buna mukabil gayrimüslim unsurlar da kendilerine tanınan adalet ve hürriyet ortamı içerisinde kimliklerini ve değerlerini korumuş; Müslüman ve gayrimüslim halklar yüzyıllarca barış ve insicam içerisinde yaşamışlardı. Fakat geçen zaman Avrupa’da İslam’ın bayraktarlığını yapan Osmanlı’yı zayıf düşürdü ve dünyanın düşeni yutan acımasız kanunu işliyordu. Anne, doğurup büyüttüğü evladından zoraki olarak ayrılacaktı.


Bosna, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Berlin Antlaşması ile geçici olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun idaresine bırakıldı. Başlangıçta geçici gibi gösterilen bu ayrılık, 1908 yılında Avusturya’nın ilhak kararıyla fiili hale gelmiş, 1909 İstanbul Antlaşması’yla da resmi bir nitelik kazanarak kalıcı biçimde Osmanlı’dan koparılmıştı. Savunmasız bir yavrunun, annesinden koparılması gibiydi bu ayrılık. Zira Bosna’nın Müslüman toplumu özbeöz Osmanlı evladıydı.

Osmanlı yönetimi altında geçen dört asır boyunca Bosna, farklı etnik ve dinî toplulukların bir arada uyum içerisinde yaşayabildiği bir coğrafya oldu. Ancak burası, Osmanlı’nın İslam medeniyet vizyonuyla sağladığı bu zeminden sonra toplumsal barış ve huzurunu yitirerek 20. yüzyılın en trajik olaylarına sahne olacaktı.

İslam medeniyet vizyonu, toplum içerisindeki etnik, dinî veya mezhebi farklılıkları bir çatışma unsuruna dönüştüren fikri ve ideolojik yaklaşımlara karşı tüm kesimleri himaye eden adeta bir şemsiye misaliydi. İşte bu şemsiyenin ortadan kalkması, 1992-1995 yılları arasında Bosna’da tarihe kara bir leke olarak geçecek katliamları doğurdu.

Bu coğrafyada Birleşmiş Milletler raporlarına göre en az 60.000 Müslüman öldürüldü. Sadece Srebrenitsa’da 8.000’i aşkın masum insan katledildi. Saraybosna şehri yıllarca kuşatma ve saldırı altına alınarak insanların en temel insani ihtiyaçlarının giderilmesine dahi müsaade edilmedi. Bugün Gazze’de yapılanların bir benzeri Avrupa’nın göbeğinde, gözler önünde Müslüman Boşnak halkına yapıldı ve Saraybosna kuşatmasında 10.000’i aşkın Müslüman öldürüldü. On binlerce kadın tecavüze uğradı; camiler, köprüler ve tarihi eserler yok edildi. Müslümanlara karşı öyle bir ideolojik körlük ve nefret yaşandı ki artık yüzyıllarca beraber yaşadıkları, komşuluk ettikleri, sevinç ve hüzünlerini paylaştıkları bu insanları, en acımasız muamelelere tabi tutabiliyorlardı.


Bosna-Hersek’te 20. yüzyıla damgasını vuran mezkûr canavarlık, bir zorunluluk veya bu toprakların genetik bir kaderi değildi. Pekâlâ, farklılıklarla beraber insanca yaşanılması mümkündü ve Osmanlı döneminde yüzyıllarca yaşanmıştı. Bu trajediler, bölgeyi dört asırdan fazla bir süre İslam medeniyet vizyonuyla yöneten yaklaşımın tasfiye edilmesinin bir sonucuydu.

Biri Avrupa’nın diğeri Doğu Akdeniz’in kalbinde de olsa Bosna ve Kıbrıs Müslümanlarının tarihsel tecrübesi birbirine çok benzerdir. Kıbrıs, 649 yılında Hz. Osman döneminde deniz aşırı gerçekleşen ilk fetih hareketiyle İslam topraklarına katılmıştı. Kıbrıs’ı İslam coğrafyası içerisinde özgün ve değerli kılan en önemli sebeplerden biri, Hz. Peygamber’in (sav) fethini bizzat kendisinin mutlulukla haber verdiği ve kıymetli süt teyzesi (Hala Sultan) Ümmü Haram’ın iştirakini müjdelediği bir yer olmasıdır. Hikmet-i ilahi gereğince de Ümmü Haram annemiz bu fetih esnasında adada şehit düşmüş, Kıbrıs’la bütünleşerek ve Hz. Peygamber’in (sav) bir hatırası olarak burada İslam’ın en önemli nişanelerinden biri hâline gelmiştir. Ne var ki Müslümanlar Hz. Peygamber’in (sav) müjdesine mazhar olan bu güzide adayı hâkimiyetleri altında tutamamış ve ellerinden çıkmıştı. Buranın tekrar İslam topraklarına kavuşarak kalıcı bir Müslüman toplumu oluşturması için Osmanlı’nın doğması ve yılların 1571’i göstermesi gerekecekti.

Osmanlı egemenliği öncesindeki dönemde Katolik Venedik hâkimiyetinde olan Kıbrıs’ın Ortodoks Rum halkı, mezhebi farklılıklarından ötürü çok ciddi baskı ve mahrumiyetler içerisinde yaşamaktaydı. Ada, sadece inanç özgürlüğü açısından değil sömürge mantığıyla idare edildiği için sosyo-ekonomik açıdan da derin bir buhran içerisindeydi. Bu sebeple birçok Batılı araştırmacının da açıkça ifade ettiği üzere adanın Rum halkı, Hristiyan Venediklilere karşı Osmanlı egemenliğini büyük bir memnuniyetle karşılamıştı. Bosna’da olduğu gibi burada da İslam inancının gerektirdiği adalet, hürriyet ve çoğulcu yaklaşım adanın gayrimüslim ahalisinin haklarını, dinî ve etnik kimliklerini yüzyıllarca korumalarına imkân tanımıştı. Lübnanlı bir Hristiyan olan Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler adlı eserinde ifade ettiği çarpıcı bir gerçeklik vardır. Maalouf vicdanlı bir sesle aynen şöyle der:

“Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslümanlara? Yok oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler.”


Bugün Kıbrıs veya Bosna’da Hristiyan toplumlar, tüm dinî ve etnik kimlik özellikleriyle varlığını sürdürüyorsa bu durum oraya yüzyıllarca hâkim olan Osmanlı’nın tatbik ettiği engin İslam medeniyet vizyonunun bir neticesidir. Bu, bizim için bir gurur kaynağı olup farkımızı ortaya çıkarmaktadır.

Tıpkı Bosna’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da şartlar Osmanlı’nın adanın fiili idaresini 1878 yılında geçici olarak İngiltere’ye bırakmasını gerektirmişti. Ancak maalesef adaya hâkim olan İslam medeniyet vizyonunun tasfiyesiyle Kıbrıs, hızlıca insanlığı ifsat eden ideoloji ve fikir akımlarının tesiriyle yok edici bir anafora kapılmıştı. Aydınlığın olmadığı yerde karanlık vardı. Bosna’da olduğu gibi, Kıbrıs’ta da Osmanlı’nın sağladığı İslam medeniyetinin adalet şemsiyesi adadan çekilince, yüzyıllarca adaya hâkim olan barış iklimi yerini kan, gözyaşı ve katliamlara bırakmıştı.

Kıbrıs, Bosna ile neredeyse tamamen aynı kaderi paylaşmıştır. Her iki coğrafya da aynı yıl (1878) ve aynı diplomatik bahanelerle Osmanlı’dan koparılmıştı. 93 Harbi’nde Rusya karşısında ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın idaresini geçici olarak İngiltere’ye devretmek zorunda kaldı. Tıpkı Bosna’nın Avusturya’ya bırakılmasında olduğu gibi, bu devir de fiili bir kopuşun ilk adımıydı. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti İngiltere’nin karşısında yer alınca, İngiltere adayı ilhak ettiğini açıkladı. Bu ilhak, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile resmen kabul edildi ve Kıbrıs böylece bir İngiliz sömürgesi haline geldi.

Osmanlı sonrası dönemde İslam medeniyet vizyonunun adadan tasfiye edilmesine paralel olarak Bosna’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da ideolojik körlüğe saplanmış kimi Hristiyan gruplar gün geçtikçe adada daha etkin bir hâl almaya başladılar. Günün sonunda Bosna’da yapılanların benzerleri Kıbrıslı Müslüman Türklere de uygulanmaya başlandı. 1955 yılında başlayan terör faaliyetleri, bilhassa 1963-1974 yılları arasında ayyuka çıktı. Bu süreçte birçok Müslüman Türk, köylerinden çıkartılarak adanın %3’lük kısmına tekabül eden gettolara sıkıştırıldı; yıllarca elektrik, su, gıda ve ilaç ambargosuna maruz bırakıldı. Adada güven ortamının tamamen yok olması ve Türk varlığına yönelik tehditlerin daha ciddi bir hâl alması üzerine Türkiye, Garanti Antlaşması’ndan doğan hukuki hakkını kullandı ve 20 Temmuz 1974'te Barış Harekâtı’nı başlattı. Ancak katliam girişimleri bu askeri müdahaleyle bitmedi; ideolojik körlüğe saplanmış silahlı Rum çeteleri, hırslarını savunmasız sivillerden çıkardı. Nitekim Ağustos 1974'teki İkinci Harekât günlerinde Atlılar, Muratağa, Sandallar ve Taşkent köylerinde vahşice toplu katliamlar gerçekleştirildi. 1963'ten 1974 Harekâtı’nın sonuna kadar geçen bu sancılı dönemde bini aşkın Müslüman Türk şehit edildi ve binlerce kişi vatanını terk ederek farklı ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Nihayetinde Türkiye'nin kararlı duruşu ve adadaki askeri varlığı, daha da büyümesi muhtemel hukuk ihlallerini ve soykırım girişimlerini durdurdu. Türkiye’nin bu müdahalesi olmasaydı kuvvetle muhtemel Endülüs ve Sicilya Müslümanları gibi, Kıbrıs Müslümanları da soykırımla yok edilmiş trajik bir topluluk olarak tarihteki yerini alacaktı.


Kıbrıs ve Bosna… Görüldüğü üzere her iki coğrafyada da Müslümanların bir toplum olarak varlığı ve sürekliliği Osmanlı ile başlamıştı. Osmanlı sonrası her iki coğrafyada da Müslümanlar Hristiyan nüfusa oranla azınlıktaydı. Her ikisi de fiili olarak aynı yılda Osmanlı’dan koparıldı ve benzer süreçlerle sömürgeci ülkelerin egemenliğine geçti. Her ikisinde de Batı menşeli ideolojiler kimi Hristiyan gruplar aracılığıyla zihinleri ifsat ederek halklar arasında suni düşmanlıklar yarattı. Kimi Hristiyan gruplar kışkırtılarak Müslümanlara saldırdı ve sahipsiz kalan Müslümanlar katliamlara ve derin acılara maruz kaldı. Her iki katliam sürecinde de Avrupa ve NATO sadece seyirci kalmakla yetindi, olan bitene göz yumdu. Bu acı hadiselerin sonucunda her iki coğrafyada da binlerce Müslüman can verdi veya vatan topraklarını terk ederek Avrupa’nın muhtelif ülkelerine sığındı. Olayların ardında bu toprakların her zerresine sinen derin bir travma ve acı kaldı.


Bir yangını çıkarmak kolay, ancak söndürmek zordur. İnsanlığın içine düşen ahlaki ve ideolojik yangınları söndürecek bir şey varsa o da İslam medeniyet vizyonudur. İslam medeniyeti; hassaten bu iki coğrafyaya, umumen de tüm insanlığa barış, huzur ve selamet vadetmektedir. Bu, teorik bir iddia değil; Bosna ve Kıbrıs coğrafyasında müşahede edilen tarihsel pratiğin ta kendisidir. Sahip olduğumuz medeniyetin enginliğini, gücünü ve potansiyelini idrak ederek ona, yani köklerimize alnımız açık ve başımız dik biçimde sahip çıkalım. Zira biz buyuz ve bu medeniyet bizim.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir