
Geçmişte cezalandırılmış milletlerin harap olmuş yurtları canlı ve belirgin olarak duruyor. Onlara birtakım mesajlar veriyor, ibret derslerinden söz ediyor. Öğüt veriyor.
“Yeryüzünü gezmiyorlar mı ki?”
Bu yerleri görüp ibret alsalar da, onlara birtakım mesajlar verseydi bu yerler? O son derece anlaşılır ve etkileyici diliyle konuşsaydı, içerdiği, özünde barındırdığı ibret derslerini anlatsaydı?
“Bu sayede kalpleri gördüklerinden ibret alabilsin.”
Şaşmaz ve değişmez yasanın izleri niteliğinde olan bu kalıntıların ötesindeki gerçekleri kavrarlardı.
“Ve kulakları söylenenleri işitebilecek bir duyarlık kazansın.”
Şu yerle bir olmuş evlerde, kurumuş, kullanılmaz haldeki kuyuların başlarında, terkedilmiş köşklerde yaşayanların başından geçen olayları da işitirlerdi.
Yoksa bunların kalpleri mi yok ki gördükleri halde kavrayamıyorlar? Duydukları halde ders almıyorlar?
“Çünkü kör olan onların gözleri değildir, fakat göğüs boşluklarındaki kalpleri kördür, duyarsızdır.”
".... kalpler kör olur" sözleri, gerçek anlamda değil, mecazi anlamda kullanılmıştır. Kalp, tüm duygular, hisler, zihnî ve ahlakî niteliklerin merkezi olarak kabul edildiğinden, bu sözler kendi inatçılıklarının onları duymaktan ve akıllı hareket etmekten alıkoyduğunu ima etmek üzere kullanılmışlardır.
Ayette özellikle kalplerin yerlerinin belirlenmesine özen gösteriliyor.
“Göğüs boşluklarındaki.”
Amaç, daha iyi vurgulamak ve özellikle bu kalplerin körlüğünü kanıtlamaktır.
Eğer bu kalplerin basireti açık olsaydı, bu olayları anar anmaz harekete geçecekti. Anında ibret dersini alacaktı. Geçmiş milletlerin harap olmuş yurtlarının şahsında somutlaşan akıbetten ürkerek imana doğru kanat çırpacaktı.
FİZİLALİL KUR’AN
Fahrüddin er-Râzî bu ayetin tefsirinde başlıca şu meseleler ve incelikler üzerinde durur:
1- Râzî’ye göre ayetteki "Yeryüzünde gezmediler mi?" ifadesi, muhatabı ikrar ettirme ve düşünmeye teşvik etme gayesi taşır.
İnkârcıların helâk edilen eski kavimlerin (Âd, Semûd vb.) yıkıntılarını ve kalıntılarını görüp ibret almaları hedeflenmektedir.
Görmek ve duymak tek başına yetmez; akıl ve kalp devreye girmediği sürece duyu organlarının elde ettiği veriler insana hakikati kazandırmaz.
2- Ayette geçen "Düşünecek kalpler" (kulûbun ya'kılûne bihâ) ifadesi üzerinden Râzî şu önemli felsefî/kelâmî tartışmaya değinir:
Düşünmenin Aleti: Ayette idrak ve akletme yetisi doğrudan kalbe nispet edilmiştir.
Görüş Ayrılığı: Bazı hekimler ve filozoflar düşünme ve idrak merkezinin beyin olduğunu savunurken; Râzî ve kelâmcıların genel yaklaşımı, idrakin asıl merkezinin kalp (göğüs) olduğu yönündedir.
Râzî, ayetin tefekkür merkezinin kalp olduğunu açıkça beyan ettiğini belirtir. Kalpler, burada akletme ve ilim elde etme organı/aleti olarak tanımlanmıştır.
3. Asıl Körlük Nedir? (Maddî Körlük vs. Basîret Körlüğü)
Râzî, ayetin son kısmında yer alan "Gözler kör olmaz, göğüslerdeki kalpler kör olur" ifadesini şu inceliklerle açıklar:
Gerçek Körlük Cehalettir: Cahil kimse şaşkındır ve bocalayıp durur. Bu yüzden cehalet ve hakikate ilgisizlik en büyük "körlük" olarak nitelendirilir.
Maddî Gözün Sınırı: İnkârcıların başlarındaki gözler sağlamdır, dünyayı görürler. Ancak bu görme onlara fayda sağlamaz; çünkü gördüklerinden ibret alacak kalp gözleri (basîretleri) körleşmiştir.
Râzî’ye göre "kalplerin kör olması", kalbin bilgiye götüren delilleri düşünmeyi ihmal etmesinden ibaret mecazî/istiareli bir anlatımdır. İnsan duyup gördüğü şey üzerinde akıl yürütüp ibret almıyorsa, organları adeta hiç yokmuş gibidir.
Özetle Râzî'nin Vurgusu
Hakiki körlük, fiziki olarak görememek değil; delilleri görecek basîretten, ibret alacak kalpten ve hakikati dinleyecek kulaktan mahrum kalmaktır. Bedenin organları çalışsa bile kalp körleşmişse, insan hakikat karşısında tamamen kör demektir.
TEFSİRİ KEBİR

