Yeni Şafak – Yasin Aktay
Nobel’in Gazze’ye uzanan yolu ve İsrail’in kaybettiği dokunulmazlık
Üçüncü yıldönümünde Aksa Tufanı'nın dünyada açtığı yeni çağdan söz ederken, bu çağın en önemli özelliğinin yalnızca siyasi ve askerî dengelerdeki değişim olmadığını söylemiştik. Asıl değişim, dünyanın kendisine dayatılmış ahlaki hiyerarşilerinin, kimin insan haklarından söz edebileceğine, kimin suçlu, kimin mağdur sayılacağına karar veren düzeninin sarsılmasıydı.
Bu değişimin belki de en çarpıcı işaretlerinden biri, yıldönümünden sadece iki gün sonra geldi. 2026 Nobel Barış Ödülü, Güney Afrikalı hukukçu Navi Pillay'a verildi.
Nobel Barış Ödülü’ne hiçbir zaman bir anlam atfetmedim. Ödülün başladığı günden itibaren tercihleri nadiren gerçekten Barış’ı veya evrensel insani değerleri gözetmiştir. Gerisi kendilerine göre bir siyasallıkla malul olmuştur. Ancak Navi Pillay’a verilen ödülün anlamı, Nobel’i bile etkisi altına alan bir süreci teyit ediyor olması. Zira Pillay, Birleşmiş Milletler bünyesinde İsrail'in Gazze'de soykırım işlediği sonucuna ulaşan uluslararası soruşturma komisyonunun başkanıydı.
Gerçi Nobel Komitesi ödülü verirken Gazze'yi özellikle zikretmedi. Gerekçesi, Pillay'ın barışın ve uluslararası hukukun güçlendirilmesine yaptığı katkılardı. Ancak tam da bu tercih, ödülün anlamını daha da genişletiyor. Çünkü Pillay'ın temsil ettiği şey, herhangi bir siyasi davanın savunuculuğundan önce, güçlü olanın değil, haklı olanın hukukunun geçerli olması gerektiği düşüncesidir.
İsrail'in ödüle gösterdiği öfke ise bu gelişmenin siyasi anlamını kendiliğinden ortaya koyuyor zaten.
APARTHEİD'DAN GAZZE'YE UZANAN BİR ADALET MÜCADELESİ
Navi Pillay'ın hayat hikâyesi, başlı başına çağımızın adalet mücadelelerinin bir özeti gibi.
1941 yılında Güney Afrika'da, apartheid rejiminin bütün ayrımcılıklarını yaşayan Hint kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hukuk eğitimini tamamladıktan sonra mesleğini, kendisine ayrıcalıklı bir hayat kurmak için değil, ayrımcılığa karşı mücadele etmek için kullandı.
Nelson Mandela'nın ve apartheid karşıtı başka aktivistlerin savunulmasında görev aldı. Daha sonra Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargıçlık ve başkanlık yaptı. Uluslararası Ceza Mahkemesinde görev aldı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği makamına yükseldi.
Güney Afrika'da ırk ayrımcılığına karşı başlayan mücadelesi, Ruanda'daki soykırım suçlarının yargılanmasından Gazze'deki soykırım iddialarının soruşturulmasına uzandı.
Bu çizgide dikkati çeken bir süreklilik var. Pillay'ın hukuk anlayışında mağdurun kimliği değil, maruz kaldığı fiilin niteliği belirleyici. Irkı, dini, milliyeti ne olursa olsun insanın hayatı ve onuru aynı hukuki korumayı hak eder.
Zaten evrensel insan hakları düşüncesinin bütün iddiası da bu değil midir?
Ama Gazze, bu iddianın ne kadar ağır bir sınavdan geçtiğini gösterdi.
SOYKIRIM RAPORUNUN SÖYLEDİĞİ
Pillay'ın başkanlığındaki BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, 16 Eylül 2025 tarihinde yayımladığı raporda, İsrail'in Gazze'de soykırım işlediği sonucuna ulaştı.
Komisyon, 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi'nin tanımladığı beş fiilden dördünün işlendiği sonucuna vardı. Daha önemlisi, komisyon yalnızca fiilleri değil, bu fiillerin arkasındaki yok etme kastını da değerlendirdi.
Tabi rapor, uluslararası bir mahkemenin kesin hükmü değildir. Ancak uluslararası hukuk bakımından ciddi ve kapsamlı bir soruşturmanın ulaştığı sonuçtur. İsrail'in yıllardır kendisine sağladığı ahlaki dokunulmazlık zırhının en ağır darbelerinden birini bu rapor vurdu
İSRAİL'İN NOBEL KARŞISINDAKİ ÖFKESİ
Nobel kararından sonra Netanyahu, Nobel Komitesi’nin ahlaki pusulasını kaybettiğini ileri sürdü. Pillay'ı Yahudilere karşı iftiralar üretmekle suçladı. İsrail Dışişleri Bakanlığı ise ödülün yalanları ve İsrail karşıtı nefreti meşrulaştırdığını savundu. Hatta açıklamasını Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels'e gönderme yaparak tamamladı.
Hayatını apartheid rejimine karşı mücadeleye, Ruanda soykırımının faillerinin yargılanmasına ve uluslararası insan hakları hukukuna adamış bir hukukçu, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini soruşturduğu için Nazi propagandasıyla ilişkilendirilmesi bile başlı başına bir çaresizliğin ifadesi tabi.
İsrail’in, kendi eylemlerinin uluslararası hukuk tarafından değerlendirilmesini bile kendisine yönelik bir düşmanlık olarak karşılamasının tipik örneği. Oysa uluslararası hukukun anlamı tam da devletlerin kendi eylemlerinin tek ve son yargıcı olmamasıdır.
BATI'NIN GAZZE’DE SARSILAN AHLAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ NOBEL’LE TELAFİ OLUR MU?
Burada meselenin İsrail'den çok daha geniş bir boyutu var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, insan haklarını, uluslararası hukuku ve soykırımın önlenmesini kendi meşruiyetinin temel ilkeleri olarak ilan etti. Bu ilkeler elbette insanlığın ortak kazanımlarıdır. Ancak Batılı güçlerin bu ilkeleri uygularken gösterdiği seçicilik, uzun zamandır uluslararası düzenin en büyük çelişkilerinden biriydi. Aslında Nobel ödülünün bu yılki tercihi tam da bu sarsılan değerleri onarma ve bizzat Nobel’in kendi itibarını ve iddialarını korumaya dönük bir refleks olarak da görülebilir.
Pillay'a Nobel Barış Ödülü'nün açıklandığı gün, ABD'nin Uluslararası Ceza Mahkemesine yönelik yeni yaptırımlar ilan etmesi de Nobel’e yeni bir çıkış imkânı verecek son derece anlamlı bir eşzamanlılıktı.
Bir yanda uluslararası hukuku savunduğu için ödüllendirilen bir hukukçu, diğer yanda uluslararası hukuku uygulamaya çalışan mahkemeye yaptırım uygulayan bir süper güç.
Nobel Komitesi kararında uluslararası hukuk düzeninin ağır baskı altında olduğunu özellikle vurguladı. Hukukun yerini güç siyasetinin almasının dünya barışını tehdit ettiğine dikkat çekti.
Bu tespit, Gazze'nin dünyaya gösterdiği hakikatin uluslararası kurumların diline de yansımaya başladığını gösteriyor.
GAZZE'NİN DÜNYAYA YÜKLEMEDİĞİ BORÇ
7 Ekim yazılarımda üzerinde ısrarla durduğum bir husus vardı. Gazze halkı, uğradığı zulümden hareketle dünyaya kendisine ödenmesi gereken sonsuz bir ahlaki borç çıkarmıyor. Kendi mazlumiyetini başkalarını tahakküm altına almanın gerekçesine dönüştürmüyor. Aksine, bütün bu yıkımın ortasında insanlığın ortak vicdanına sesleniyor.
Gazze'nin dünyaya gösterdiği şey, mazlumiyetin yeni bir tahakküm hakkı üretmek zorunda olmadığıdır. Bir halkın uğradığı zulüm, başka halkların da aynı zulme uğramasına gerekçe olamaz. Sözde Holokost'un kurbanlarına duyulan saygı, Gazze'deki çocukların hayatını daha az değerli kılmaz. Ruanda'daki soykırımı mahkûm eden hukuk, Gazze'deki soykırım iddialarını da aynı ciddiyetle soruşturmak zorundadır.
Pillay'ın Nobel ödülü bu çizgide en azından bir canlanma olduğunu gösteriyor. Bu ödül, İsrail'in suçluluğuna ilişkin verilmiş bir mahkeme kararı değildir. Fakat İsrail'in Gazze'deki eylemlerini soykırım olarak niteleyen bir uluslararası soruşturmanın başkanının, uluslararası hukuka hizmetlerinden dolayı dünyanın en tanınmış barış ödülüyle onurlandırılmasıdır.
Bu bile başlı başına tarihsel bir anlam taşıyor. İsrail'in tepkisi de bu anlamı daha görünür kılıyor. Çünkü İsrail'in asıl itirazı, bir ödülün kime verildiğinden çok, kendi eylemlerinin evrensel hukuk ölçütleriyle değerlendirilebilmesinedir.
Aksa Tufanı'nın açtığı yeni çağın en önemli özelliklerinden biri de bu: Güç sahiplerinin ahlaki dokunulmazlık iddialarının artık eskisi kadar kolay kabul görmemesi.
Ödediği bütün ağır bedellere karşılık Gazze'nin dünyaya yönelttiği ifşa edici sorular artık ertelenemiyor. İnsan hakları gerçekten herkes için mi? Uluslararası hukuk gerçekten bütün devletleri bağlıyor mu? Soykırımın önlenmesi yalnızca geçmişin suçlarını mahkûm etmekten mi ibaret, yoksa bugün yaşananlara müdahale etmeyi de gerektiriyor mu?
Navi Pillay'ın Nobel'i, bu soruların artık dünyanın merkezinde sorulduğunun işaretidir.
Böylece Gazze'nin insanlığa açtığı özgürlük ufkunun bir başka anlamı iyice tebarüz ediyor: Adalet, güçlülerin başkalarına bahşettiği bir lütuf değil, güç sahiplerinin de karşısında hesap vermek zorunda olduğu evrensel bir ilkedir.

