Ütopyasız bir isyan: Fransa'da sokak, yağma ve günah keçisi göçmenler
Dr. Ahmet Bülbül / Star Açık Görüş
Fransa'nın krizi, aslında Avrupa'nın aynasıdır. Nitekim dalga şimdiden sınırları aşmış durumda: İtalya'da Milano, Torino ve Bologna'da hayat pahalılığına karşı düzenlenen gösteriler polisle çatışmalara dönüşmüş, Arnavutluk'ta ise gençler Edi Rama hükümetindeki yolsuzluğa karşı sokaklara dökülmüştür. Her ülkenin kendi dinamikleri olsa da ekonomik çaresizlik ve gelecek kaygısı ortak paydadır. Juncker'in 2008'deki uyarısı artık bir kehanet değil, bir teşhistir: Kemer sıkma ile refah devleti vaadi, enerji şokları ile hayat pahalılığı, kuşaklardır dışlanmış banliyöler ile aidiyet arayan gençler arasındaki makas kapanmadıkça, sokaklar yanmaya devam edecektir.
2008 küresel finans krizinin ortasında, dönemin Lüksemburg Başbakanı ve sonradan Avrupa Komisyonu Başkanı olacak Jean-Claude Juncker, Almanya'nın dayattığı kemer sıkma politikalarının bedelini kastederek "Bir gün Avrupa sokakları yanacak" demişti. O gün bir siyasetçi abartısı gibi görünen bu uyarı, bugün Fransa'da somut bir karşılık buluyor. Ülke, Emmanuel Macron'un on yıllık iktidarının belki de en ağır toplumsal kriziyle sarsılıyor. Eylül ortasında Paris banliyösündeki bir lisede öğretmen yetersizliğine karşı başlayan küçük bir boykot, bir ay içinde 500 bin ile 800 bin arasında insanın sokağa döküldüğü, yüzlerce iş yerinin yağmalandığı, Limoges'un 1883'ten kalma tarihi belediye binasının alevler içinde çöktüğü ve birçok büyük şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edildiği ulusal bir toplumsal isyana dönüştü. Bu tablo üç soruyu kaçınılmaz kılıyor: Bu öfke nereden geldi, sokağın ve yağmanın bugünkü Fransız toplumunda ne anlama geldiği nasıl okunmalı ve Donald Trump'ın olayları göçmenlere ve Müslümanlara bağlayan söylemi gerçekle ne kadar örtüşüyor?
Sınıftan sokağa: Bir krizin anatomisi
Krizin kıvılcımı, Créteil'deki Saint-Exupéry Lisesi'nde öğretmenlerin personel yetersizliği nedeniyle greve gitmesi ve öğrencilerin onlara katılmasıyla ateşlendi. Talepler başlangıçta son derece somuttu: Daha fazla öğretmen, kalabalık sınıfların azaltılması, yer yer sağlıksız hale gelmiş okul binalarının onarılması ve üniversiteye geçiş sistemi Parcoursup'un şeffaflaştırılması. Eğitim Bakanlığı'nın kendi verilerine göre ders saatlerinin yaklaşık yüzde 10'u öğretmen bulunamadığı için boş geçiyordu. Ekonomist Thomas Piketty'nin hesabına göre ise 2017'den bu yana öğrenci başına düşen bütçe yüzde 20 civarında geriledi; bu gerileme en sert biçimde banliyö okullarında hissedildi. Hükümetin 3.000 yedek öğretmen vaadi öğrencilere göre devede kulaktı.
Ancak eğitim talepleri, çok daha derin bir hoşnutsuzluk magmasının üzerine düşen bir kibrit oldu. Sendikalar satın alma gücü kaybına, çiftçiler ve nakliyeciler yakıt fiyatlarına ve AB–Mercosur (Güney Ortak Pazarı) anlaşmasına, iklim aktivistleri kamu yatırımlarının yetersizliğine karşı aynı sokaklarda buluştu. 2018'in "sarı yelekleri" de "Sarı Yelekliler ve Gençler" sloganıyla sahneye geri döndü. 17 Ekim'de sosyal medya üzerinden neredeyse kendiliğinden yayılan çağrı, bu dağınık öfkeleri tek bir güne topladı.
Bu tabloyu anlamak için Fransa'nın içinde bulunduğu jeopolitik sıkışmayı da hesaba katmak gerekir. Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa'nın Rus enerjisine, özellikle de dizel ithalatına olan bağımlılığını kesintiye uğratarak kıtanın enerji maliyetlerini yapısal olarak yukarı çekmişti. İran merkezli gerilimin Hürmüz Boğazı'nda ticari geçişi fiilen felç etmesi ise dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar suyolunu bir şok dalgasının kaynağına dönüştürdü. Sonuç, akaryakıt ve özellikle mazot fiyatlarında sert bir artış oldu. Mazot, Fransa'da tarımın, kara taşımacılığının ve taşrada aracına mahkûm küçük esnafın can damarıdır; dolayısıyla enerji şoku doğrudan gıda fiyatlarına, ulaşım maliyetlerine ve hane bütçelerine yansıdı. Macron'un daha ucuz petrol bulmak için Körfez'e uzanan diplomatik turu, sorunun ne kadar dışsal, ama faturasının ne kadar içsel olduğunu gösterdi.
Üstelik devletin manevra alanı neredeyse kalmamış durumda. GSYH'nin yüzde 117'sine, yaklaşık 3,6 trilyon avroya ulaşan kamu borcu, parçalanmış bir meclis ve hükümeti her bütçede düşme riskiyle karşı karşıya bırakan bir siyasi kilitlenme, sosyal taleplere yanıt verme kapasitesini felç ediyor. Başbakan Sébastien Lecornu'nun Fransa'yı "kalıcı kriz" (permakriz) halinde tanımlaması bu yüzden tesadüf değil.
Sokak (La Rue): Fransız protesto geleneği ve yağmanın yeni yüzü
Fransız siyasal kültüründe sokak, adeta yasama, yürütme ve yargının yanında dördüncü bir güç olarak işler. 1358'in köylü ayaklanmalarından (Jacquerie) 1789 Devrimi'ne, 1830 ve 1848 devrimlerinden 1871 Paris Komünü'ne, Mayıs 1968'den 1995 grevlerine, sarı yeleklerden 2023 emeklilik protestolarına uzanan bu gelenek, Fransızların devletle kurduğu sözleşmenin bir parçasıdır: Yüksek vergi ödenir, karşılığında kusursuz işleyen bir kamu hizmeti beklenir; sözleşme bozulduğunda sokak, sandığın bitişik bir uzantısı olarak devreye girer. Anayasal olarak yarı başkanlık sistemi olsa da Maurice Duverger'den bu yana "cumhuriyetçi monarşi" diye eleştirilen güçlü bir cumhurbaşkanlığı modeli ve kapalı elit yapısı, reformun ancak sokak baskısıyla mümkün olduğu inancını besler. Bir Paris banliyösü polisinin ifadesiyle, burası Fransız Devrimi'nin yaşandığı ve herkesin bununla övündüğü bir ülkedir.
Fransa'yı İngiltere ya da Almanya'dan ayıran da budur. Almanya'da protesto, kurumsallaşmış sendikal müzakerenin ve uzlaşma kültürünün bir aracıdır; İngiltere'de ise sokak, siyasetin merkezinde değil kenarındadır. Fransa'da ise sokak, meşruiyetin kendisini talep eder. Aynı polis sendikacısının bir başka tespiti bu döngüyü iyi özetler: Fransa, olayları önceden öngörmekten ziyade her zaman tepki verme eğilimindedir; bu yüzden sorunlar birikip patlama noktasına gelmeden çözülmez ve ülke daima uç noktalara savrulur. Banliyö okullarındaki çürümenin yıllardır bilinmesine rağmen ancak sokaklar yandığında gündemin merkezine oturması bunun son örneğidir. Ne var ki Fransa'nın sokak geleneğini romantize etmek de yanıltıcı olur. Polis şiddeti tartışmasının da gösterdiği gibi, aynı gelenek devletin de her krizi bir asayiş meselesine indirgeyen sert bir refleks geliştirmesine yol açmıştır. Uzmanlara göre Avrupa'da polisin göstericileri bu denli sakatladığı başka bir ülke yoktur.
Peki yağma nasıl açıklanmalı? Burada ayrım yapmak şarttır. Yarım milyonu aşkın gösterici yaklaşık 90 noktada büyük ölçüde barışçıl yürüdü. Şiddet olaylarında ise farklı saiklerle hareket eden grupları birbirinden ayırmak gerekiyor: Bir yanda devlete ve kapitalizme karşı sembolik şiddeti yöntem olarak benimseyen, "Kara Blok" taktiğine yakın radikal gruplar; öte yanda kargaşayı fırsata çeviren ve çoğu yoksul mahallelerden gelen genç fırsatçılar. Fransız kamuoyunun her ikisini de kapsayacak biçimde Casseur (tahripçi) diye andığı bu kişilerin kimliği ve oranı ise henüz netlik kazanmış değil. Ekonomist Mahfi Eğilmez'in isabetle işaret ettiği gibi, burada derin bir çelişki var: Bir mağazanın camını kırıp markalı bir ayakkabı ya da telefon alan genç, kapitalist tüketim düzenini yıkmaya değil, o düzenin vitrinine dahil olmaya çalışıyor. 1968'in gençleri tüketim toplumunu sorguluyordu; bugünün yağmacı gençleri ise o toplumun dışında bırakıldıkları için başkaldırıyor. Fransız kültürü üzerine yazan Muriel Zagha'nın deyişiyle bu, "ütopyasız bir devrim"dir: Ortada ne bir ideolojik program ne Sartre'lar ve Marcuse'ler, ne de yerine kurulması istenen bir düzen tasavvuru vardır. Telefon kamerasıyla kaydedilip sosyal medyada paylaşılan bir "adrenalin şöleni", siyasal bir eylemden çok bir dışlanmışlık semptomudur.
Trump'ın çarpıtması: Hangi göçmenler, hangi Fransa?
Tam bu noktada Atlantik'in öbür yakasından gelen ses, krizi bambaşka bir anlatıya taşıdı. Trump, Fransa'nın göçmenler, cihatçılar ve komünistler tarafından "fethedildiğini" ileri sürdü, Paris'in yakında Müslüman bir şehir olacağını söyledi ve Fransız liderlerine sınırları derhal kapatma çağrısı yaptı. Beyaz Saray'ın resmî hesabı da üçüncü dünyayı içeri alanın kendisinin de üçüncü dünyaya dönüşeceğini ilan etti. Başkan Yardımcısı JD Vance ve pek çok Cumhuriyetçi siyasetçi aynı argümanı tekrarlamak için sıraya girdi. Bu söylemin Fransa'yı anlamakla ilgisi yoktur; Kasım ara seçimleri öncesinde Amerikan seçmenine yönelik bir korku anlatısıdır. Üstelik masum bir yorum da değildir: Hem Trump hem de Vance, aşırı sağcı Marine Le Pen'e desteklerini kamuoyu önünde açıkça ilan etmiş isimlerdir. Washington'dan yükselen "sınırları kapatın" çağrısı, Ulusal Birlik'in kampanya diliyle kelimesi kelimesine örtüşmekte ve Paris'teki seçim yarışına fiilî bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Olguların kendisi bu anlatıyı çürütüyor. Birincisi, hareketin başlatıcıları lise öğrencileri, taşıyıcıları ise sendikalar, emekliler, çiftçiler, nakliyeciler ve sarı yeleklerdir. Sarı yelekler, sosyolojik olarak Fransa'nın büyük ölçüde beyaz, taşralı ve kent çeperindeki emekçi ve alt orta sınıflarının hareketidir. Blokajlar banliyölerle sınırlı kalmamış, Paris'in varlıklı mahallelerine kadar yayılmıştır. Yani sorun etnik değil; eğitimde, istihdamda, gelir dağılımında ve kamu hizmetlerinde yaşanan çok katmanlı bir çöküşün ifadesidir.
İkincisi, olaylara karıştığı söylenen "göçmen" gençler, Trump'ın hayal ettiği gibi dün sınırı geçmiş yabancılar değildir. Banliyö gençlerinin önemli bir kısmı, Fransa'nın eski sömürgeleri Cezayir, Fas ve Tunus'tan gelmiş ailelerin Fransa'da doğmuş ikinci ve üçüncü kuşak çocuklarıdır ve çoğu doğuştan Fransız vatandaşıdır. Sayıları 5-6 milyonu bulan Mağrip kökenli nüfus, savaş sonrası yeniden yapılanmada Fransız sanayisinin işgücü ihtiyacını karşılamak için bizzat davet edilmiş, ardından şehirlerin çeperindeki beton sosyal konut bloklarına (cité) yerleştirilmiştir. 2005 ve 2023 isyanlarının gösterdiği gibi, bu mahalleler kamusal yatırımın en az, işsizliğin ve polis denetiminin en yoğun olduğu, "cumhuriyetçi eşitlik" vaadinin en çok aşındığı yerlerdir. Bazı göstericilerin Cezayir ya da Fas bayrakları taşıması, bir "istila"nın değil, Fransa'da doğmuş ama kendini Fransız hissetmesine izin verilmemiş bir kuşağın aidiyet krizinin göstergesidir. Sorumluluk, kuşaklardır bu gençleri gettolara hapseden entegrasyon politikasındadır.
Üçüncüsü, "kapıları kapat" önerisi demografik gerçeklikle de bağdaşmıyor. Avrupa'nın genç nüfusu eriyor; yaşlanan toplumların emeklilik sistemlerini ayakta tutacak, sağlıktan bakıma, tarımdan inşaata ve sanayiye kadar pek çok sektördeki işgücü açığını kapatacak insan kaynağı ancak göçle sağlanabiliyor. Kapılarını kapatan bir Avrupa'nın yaşlılarına kimin bakacağı, fabrikalarında ve tarlalarında kimin çalışacağı sorusu, Trump'ın söyleminde cevapsız kalıyor.
Sokak nereye gider?
Kısa vadede hükümetin iki yönlü bir strateji izleyeceği açık: Bir yanda yargısal sertlik, gösteri yasakları ve olayları "aşırı sol" ile fırsatçı suçlulara bağlayan bir güvenlik söylemi; öte yanda Lecornu'nun Ekim sonuna kadar vaat ettiği "somut ve finanse edilmiş" eğitim paketi. Muhtemel sonuç, sınırlı tavizlerle hareketin bir kısmını yatıştırmak olacaktır. Ancak bu tavizler, bütçe kısıtları nedeniyle yapısal sorunlara dokunmayacaktır. Sarı yelekler krizinde de akaryakıt vergisi geri çekilmiş, milyarlarca avroluk destek açıklanmış, "Büyük Ulusal Tartışma" düzenlenmişti. Fakat taşranın dışlanmışlık duygusu ve eşitsizliğin kökleri yerinde kaldı. Bugünkü dalganın da benzer bir yol izleyerek sönümlenmesi, ancak altta yatan öfkeyi bir sonraki kıvılcıma kadar birikmiş halde bırakması kuvvetle muhtemel görünüyor.
Asıl kalıcı etki ise siyasi olacaktır. Peki bu karmaşadan kim yararlanır? Cevap açık: Marine Le Pen ve Ulusal Birlik. 2027 cumhurbaşkanlığı seçimine altı ay kala kriz, zaten çökmekte olan merkezi daha da zayıflattı ve anketlerde önde giden aşırı sağa biçilmiş kaftan bir "kanun ve düzen" ortamı yarattı. Parti Başkanı Jordan Bardella'nın şiddeti aşırı sol radikalizm ile banliyölerin suça eğilimli gruplarının birleşimi olarak tanımlaması, eğitim ve hayat pahalılığı taleplerini görünmez kılan ve sorunu göç ile güvenliğe indirgeyen bilinçli bir çerçevelemedir. Partinin Macron'un çağrısıyla kurulacak uzlaşı masasına oturmayı reddetmesi de aynı stratejinin parçasıdır: Sistemle teması kesip krizin tüm faturasını merkeze kesmek. Trump ve Vance'ın açık desteği ise bu stratejiye Atlantik ötesinden güçlü bir yankı kazandırıyor. Diğer yanda Mélenchon'un Boyun Eğmeyen Fransa'sı, sokağın sosyal taleplerini sahiplenerek ivme kazanıyor. Ancak hükümetin ve aşırı sağın şiddeti radikal sola mal etme çabası, bu ivmenin bedelini de beraberinde getiriyor. Böylece Fransa, ikinci tura iki uç arasında bir hesaplaşmayla gitme ihtimaliyle yüz yüze. Paradoks şudur: Eğitim ve sosyal adalet talebiyle başlayan bir hareketin siyasal getirisini, göçü ve Müslümanları sorunun kaynağı olarak gösteren bir aşırı sağ toplayabilir. Trump'ın çarpıtması da tam olarak bu dönüşüme hizmet ediyor.
Fransa'nın krizi, aslında Avrupa'nın aynasıdır. Nitekim dalga şimdiden sınırları aşmış durumda: İtalya'da Milano, Torino ve Bologna'da hayat pahalılığına karşı düzenlenen gösteriler polisle çatışmalara dönüşmüş, Arnavutluk'ta ise gençler Edi Rama hükümetindeki yolsuzluğa karşı sokaklara dökülmüştür. Her ülkenin kendi dinamikleri olsa da ekonomik çaresizlik ve gelecek kaygısı ortak paydadır. Juncker'in 2008'deki uyarısı artık bir kehanet değil, bir teşhistir: Kemer sıkma ile refah devleti vaadi, enerji şokları ile hayat pahalılığı, kuşaklardır dışlanmış banliyöler ile aidiyet arayan gençler arasındaki makas kapanmadıkça, sokaklar yanmaya devam edecektir. Sorunu göçmenlere ve Müslümanlara havale eden her siyaset ise yangını söndürmeyecek, yalnızca bir sonrakinin adresini değiştirecektir.

