ABD’li yorumcu Tucker Carlson, İran savaşının Washington’un savunduğu gibi yalnızca güvenlik meselesi olmadığını, İsrail’in Ortadoğu’daki güç dengelerini kendi lehine değiştirme hedefinin parçası olduğunu savundu. Carlson’a göre plan; İran’ı bölgesel güç olmaktan çıkarmak, Körfez ülkelerini zayıflatmak ve sonunda ABD’yi Körfez’den çekilmeye zorlayarak İsrail’in bölgesel hegemonyasının önünü açmaktı.
Tucker Carlson, Going Underground programına verdiği röportajda İran savaşının arka planına ilişkin dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.
Carlson, savaş başlamadan önce ABD Başkanı Donald Trump’ı İsrail’in gerçek stratejik hedefi konusunda uyardığını söyledi.
“Buradaki asıl hedef İsrail’in bölgesel hegemonyası. İran’a karşı bu savaşı bu yüzden istiyorlar. Bölgelerini kontrol etmek istiyorlar.”
Carlson’a göre mesele İran’ın nükleer programından ya da yalnızca güvenlik tehditlerinden ibaret değildi. Asıl hedef, Ortadoğu’daki güç dengelerini İsrail lehine yeniden kurmaktı.
Carlson: “İsrail sınırlarını genişletmek istiyor”
Carlson, İsrail’in uzun vadeli hedefinin sınırlarını genişletmek ve önündeki bölgesel engelleri ortadan kaldırmak olduğunu öne sürdü.
İran’ın yanı sıra Hizbullah ve Hamas’ın da bu stratejinin önündeki engeller olarak görüldüğünü belirten Carlson, İsrail’in bölgede rakipsiz bir güç haline gelmek istediğini savundu. “İsrail sınırlarını genişletmek istiyor. İran’ın ya da Hizbullah ve Hamas gibi vekillerinin bunun önüne geçmesini istemiyor.”
Carlson’a göre bu yaklaşım, savaşı yalnızca İran ile İsrail arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarıyor ve bütün bölgenin siyasi haritasını değiştirmeye yönelik daha büyük bir projenin parçası haline getiriyor.
“Körfez ülkelerinin yükselişi İsrail için tehdit”
Carlson’ın en sert değerlendirmelerinden biri Körfez ülkelerine ilişkin oldu.
Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi’nin ekonomik ve toplumsal yükselişinin İsrail açısından bir tehdit olarak görüldüğünü ileri süren Carlson, şu ifadeleri kullandı: “Körfez İşbirliği Konseyi’ni istemiyorlar çünkü bu ülkeler inanılmaz toplumlar inşa ediyor. Bu, İsrail için büyük bir tehdit.”
Carlson’a göre savaşın sonuçlarından biri, ekonomik gücü ve bölgesel etkisi giderek artan Körfez ülkelerinin zayıflatılması oldu.
“İran’ı çıkar, Körfez’i parçala, ABD’yi dışarı çıkar”
Carlson, savaşın arkasındaki stratejiyi açık biçimde şöyle özetledi:
“Amaç İran’ı bölgesel bir güç olmaktan çıkarmak, Körfez’in gücünü azaltmak ve ABD’yi Körfez’den çıkarmaktı.”
Carlson’a göre bu stratejinin nihai sonucu, bölgede ABD’nin askeri varlığının azalması ve İsrail’in hareket alanının genişlemesi olacaktı.
Bu nedenle Carlson, savaşın yalnızca İran’ı hedef almadığını, aslında Körfez ülkelerini ve dolaylı olarak ABD’yi de içine alan çok daha geniş bir jeopolitik hesap olduğunu savundu.
“Bu savaş aslında bizi de hedef alıyordu”
Carlson, söz konusu değerlendirmesini Trump’a Oval Ofis’te açıkça aktardığını söyledi.
Yaklaşık 20 Şubat’ta Trump’la görüştüğünü belirten Carlson, savaşın ABD açısından da ağır sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıda bulunduğunu ifade etti.
“Ona açıkça söyledim. Bu aslında bizi hedef alan bir savaş.”
Carlson, Trump’ın Körfez liderleriyle yakın ilişkileri bulunduğuna dikkat çekerek, ABD yönetiminin neden Körfez ülkelerini büyük bir ekonomik ve güvenlik krizinin içine sürükleyen bir süreci başlattığını anlamakta zorlandığını söyledi.
“Trump’ın bu ülkelere zarar vermek için hiçbir motivasyonu ve isteği yoktu. Buna rağmen, bunun bu ülkelere ağır zarar verebileceğini bilerek bir dizi olayı başlattı. Neden yaptı?”
Carlson’a göre ABD medyasının asıl sorması gereken soru tam olarak bu.
“ABD üsleri İsrail’i korumaktan çok onu sınırlıyor”
Carlson, Washington’daki geleneksel dış politika anlayışına da doğrudan itiraz etti.
Körfez’deki devasa ABD askeri varlığının İsrail’in çıkarlarını koruduğu düşüncesinin sorgulanması gerektiğini savunan Carlson, bu üslerin aynı zamanda İsrail’i sınırlayan bir mekanizma olduğunu söyledi.
“İsrail açısından bunlar kontrol mekanizmaları. İsrail’in davranışlarını sınırlamak için kullandığımız zincirler bunlar.”
Carlson’a göre İsrail, kendisini sınırlayan bu mekanizmalardan kurtulmak ve bölgede çok daha geniş bir hareket alanı elde etmek istiyor.
“Kendilerini sınırlamak istemiyorlar çünkü geleceklerine ilişkin daha büyük bir vizyonları var.”
Savaşın faturası Körfez ülkelerine çıktı
İran savaşının bedelini ağır biçimde ödeyen taraflardan biri de Körfez ülkeleri oldu.
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ne göre İran, ABD-İsrail hava harekâtının başlamasından bu yana altı Körfez İşbirliği Konseyi ülkesine binlerce füze ve İHA fırlattı.
Saldırılar Körfez ülkelerinin enerji, ulaşım ve askeri altyapısının kırılganlığını ortaya çıkarırken, bölgede bulunan ABD üsleri de İran saldırılarından zarar gördü.
The Washington Post tarafından uydu görüntülerine dayandırılan bir rapora göre ABD’nin bölgedeki askeri tesislerinde en az 228 bina veya ekipman hasar gördü ya da imha edildi.
Pentagon’un da aylar süren saldırıların ardından ABD’nin Basra Körfezi’ndeki askeri varlığını azaltma seçeneğini değerlendirdiği bildirildi.
Suudi Arabistan’ın enerji altyapısı da baskı altında
Savaşın bölgesel sonuçları Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına da yansıdı.
Riyad, insansız hava aracı saldırılarının ardından Doğu-Batı petrol boru hattını kapattı. Suudi yönetimi saldırılardan Irak merkezli militanları sorumlu tuttu.
Yemen’den gerçekleştirilen saldırıların da Suudi Arabistan’ın enerji ve güvenlik altyapısı üzerindeki baskıyı artırdığı belirtiliyor.
Carlson’ın değerlendirmesine göre ortaya çıkan tablo, Washington’un yıllardır kurduğu Körfez güvenlik mimarisinin sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
“Tarihçiler bir gün bunun cevabını verecek”
Carlson, Trump’ın neden bu sürecin içine girdiği sorusunun ABD medyası tarafından bilinçli biçimde geri plana itildiğini savundu. “Bu, Amerikan medyasının titizlikle görmezden geldiği soru. Cevabını bilmeyi çok isterim. Umarım bir gün tarihçiler bu sorunun cevabını bulur.”
Carlson’ın tezine göre İran savaşı, basit bir askeri operasyon değil; İran’ın bölgesel gücünü kırmayı, Körfez ülkelerini zayıflatmayı, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını tartışmalı hale getirmeyi ve İsrail’in daha geniş bir bölgesel hakimiyet kurmasının önünü açmayı amaçlayan bir jeopolitik projenin parçasıydı.

