Devletin izin verdiği hayatın cezası: Metris’te 73 yaşındaki Abdullah Amca
Mustafa Yeneroğlu / Serbestiyet
Görüş odasına girdiğimde Abdullah Tırpan tekerlekli sandalyedeydi. Ayağa kalkması mümkün değil. Sol bacağında kangren çok ilerlemiş, üç yeri bandajlı. Ayağının iki yanında, topuğunda ve diğer kısımlarında ileri derecede morarma, on santimden büyük iki açık yarası var. Odaya ağır, ciddi manada rahatsız edici bir koku hâkim. Yaralardan geliyor.
Bunu yazarken tereddüt ettim. Bir insanın bedeninin geldiği hâli tarif etmek, onu bir kez daha teşhir etmek gibi geliyor insana. Ama utanç o adamın değil. Yetmiş üç yaşında suçsuz bir insanı bu hâle getirip orada tutmaya devam edenlerin.
Kendisi durumunun farkında. “Elbette, sürekli bununla yaşıyorum“, diyor. İnsanların kendisinden uzak durduğunu da biliyor Koğuş arkadaşları için de durum ağır olsa gerek. İyi insanlarmış, ellerinden geldiğince destek oluyorlarmış.

İnsan onurunu zedeleyen bir hâl bu
Elleri titriyor. Sakin konuşuyor, anlamak için dikkatle dinlemek gerekiyor. Zaman zaman duygulanıyor, kendini tutuyor, duraklıyor, sonra kaldığı yerden devam ediyor. Karşımda vakur bir insan var.
Cezaevi personeli imkânları ölçüsünde elinden geleni yapıyor, bunu da teslim etmek gerekir. Mesele orada çalışanların ihmali değil. Mesele, bu durumdaki bir insanın orada ne aradığı.
Abdullah Tırpan, Tekirdağ’da elli beş yıl kasaplık yaptı. Dükkânının adı Tırpan Et. Bazı yıllar ilçenin vergi rekortmenleri arasına girmiş. Sabıkası yok. Beş çocuğu var. Şeker hastalığı ileri seviyede. Bacağında tromboz var, kan dolaşımı yok denecek kadar zayıf. Buna venöz yetmezlik, ağır ödem, dolaşım bozukluğu, hipertansiyon ve ekimoz ekleniyor. Böyle devam ederse ayağının kesilmesi gerekeceği söyleniyor. Ben hekim değilim. Ama gördüğüm tablo ağır, insanın içini sızlatıyor. Derhal hastaneye kaldırılması ve yatarak tedavi görmesi gerekiyor.
Buna karşılık Adli Tıp Kurumu Aralık 2025’te, Tekirdağ Şehir Hastanesi sağlık kurulu Mayıs ve Haziran 2026’da, cezaevinde kalmasında tıbbi sakınca bulunmadığına karar vermiş. En son iki gün önce muayene edilmiş. Sonuç değişmemiş. Raporlardan biri, günlük ihtiyaçlarını yardımsız karşılayabildiğini yazıyor. Görüşe tekerlekli sandalyeyle getirilen, ayağa kalkamayan, ayağını dahi kaldıramayan, en temel ihtiyaçlarını desteksiz göremeyen bir insan için.

Neden cezaevinde?
Tekirdağ 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Ağustos 2019’da, silahlı terör örgütü üyeliğinden 7 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Yargıtay kararı 7 Mart 2022’de oybirliğiyle onadı. İlk tutukluluğu da sayıldığında üç yılı aşkın süredir içeride.
Mahkûmiyetin dayanakları şunlar. Milli Eğitim Bakanlığı ruhsatlı bir okulu işleten anonim şirkette hisse sahibi olmak. Kendisine ait binayı o şirkete pansiyon olarak devretmek. Sohbet toplantılarına katılmak. Himmet, burs ve kurban bağışında bulunmak.
Zaman gazetesine abone olmak. Evinde bir dergi, iki gazete kupürü ve bir kitap bulundurmak, işyerinde on dergi bulundurmak. Çocuklarını ve torunlarını ruhsatlı bir özel okula göndermek. BDDK lisanslı, devletin denetimindeki bir bankada hesap açmak.
ByLock iddiası yok. Dijital materyal incelemesinde, kararın kendi ifadesiyle, suç olabileceği değerlendirilen hiçbir veriye rastlanmamış.
Şimdi meselenin özüne gelelim.
Abdullah Tırpan’ın o yıllarda cemaatin bir parçası olduğunu, bölgesinde bilinen bir isim olduğunu kimse inkâr etmiyor, kendisi de etmiyor. Mesele bu değil. Bir hukuk devletinde yargının sorusu kimin kim olduğu değildir. Tek bir soru vardır: bu fiiller, icra edildikleri tarihte suç muydu, değil miydi?
Cevap ortada. Okulun ruhsatını Milli Eğitim Bakanlığı verdi. Bankanın lisansını BDDK verdi. Derneği İçişleri Bakanlığı tescil etti ve denetledi. Gazete yasal olarak yayımlandı, resmi ilan aldı. Dergiler serbestçe satıldı, hiçbiri toplatılmadı. Devlet bu faaliyetlerin her birine izin verdi, ruhsat verdi, denetledi.
Bir yurttaştan, devletin ruhsat verdiği okula çocuğunu göndermenin, devletin lisans verdiği bankada hesap açmanın, devletin resmi ilan verdiği gazeteye abone olmanın bir gün terör örgütü üyeliğinin delili sayılacağını öngörmesi beklenemez. Kanunilik ilkesinin anlamı budur. Suç ve ceza, fiilin işlendiği andaki kanuna göre belirlenir. Sonradan takılan etiketle değil.
Mahkemeye düşen, iki şeyi ortaya koymaktı: Gülen yapılanmasının hangi tarihte, faaliyeti çerçevesinde işlenmiş hangi somut suçlarla silahlı terör örgütüne dönüştüğünü ve sanığın o tarihten sonra, bu amacı bilerek hangi fiili işlediğini. Dosyada bunun cevabı yok. Tanıkların bilgisi istisnasız Aralık 2013 öncesine ait. Kararda suç tarihi olarak gözaltına alındığı gün yazılmış. Yani tarihi belirlenmiş tek bir fiil bile yok.
Kararın çelişkileri
Mahkeme, değerlendirme bölümünde Bank Asya hesapları için, söz konusu talimattan sonra şüpheli herhangi bir hesap hareketine rastlanmadığını yazıyor. Otuz satır sonra, hüküm bölümünde, Bank Asya’da hesap açmak ve para yatırmak mahkûmiyet gerekçeleri arasında sayılıyor. Aynı karar, aynı olguyu önce lehe tespit ediyor, sonra aleyhe gerekçe yapıyor.
Tek çelişki bu değil. Mahkûmiyetin omurgasını oluşturan mütevelli iddiasının kaynağı, duruşmada hiç dinlenmemiş bir gizli tanık. Dosyadaki bir başka tanık ise kolluktaki beyanını mahkeme önünde düzeltmiş, o dönemde Tırpan’ın yaşlı ve rahatsız olduğu için toplantılara gelmediğini, kendisinden bir yardım görmediğini söylüyor. Mahkeme, tanığın huzurda düzelttiği beyanını değil, kolluktaki ifadesini esas almış. Dijital incelemenin temiz çıkmasına rağmen ceza alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmiş ve gerekçe olarak da sanığın suç kastının yoğunluğu gösterilmiş. Hiç bireyselleştirilmemiş bir kastın yoğunluğu.
Görüşte bana TASİAD’dan söz etti. O dernek sebebiyle suçlandığını söyledi. Sonra şunu ekledi. O bölgede kendisinin yaptıklarının aynısını, daha fazlasını yapmış, bugün hâlâ AK Parti’de görev yapan, milletvekilliği ve yöneticilik yapan birçok insan var. Arkasından da şunu söyledi: “Yadırgamıyorum, yargılamıyorum.”
Bu cümlede bir sitem, bir şikâyet yok. Yetmiş üç yaşında, bacağı kangren olmuş, yanında ayağının kesilmesi ihtimali konuşulan bir yaşlı adam, kendisini oraya gönderen düzenin içinde yükselenler için bunu söylüyor.
O yargılamıyor. Ama biz sormak zorundayız. O yıllarda aynı okulların açılışını yapanlar, aynı derneklerin yemeklerinde konuşanlar, aynı gazeteye demeç verenler, o yapıyı devletin kadrolarına taşıyanlar bugün nerede duruyor?
Eğer bu fiiller işlendikleri tarihte suçsa, onlar da faildir. Değilse, Tekirdağlı Abdullah amca da fail değildir. Üçüncü bir ihtimal yok. Yargının bu ikisinden yalnızca birini seçmesi, suçun kanunla değil failin kimliğiyle belirlendiğini gösterir. Düşman hukuku dediğimiz şey tam olarak budur.
Ailece çok büyük çile çektiklerini biliyorum. Ağır hukuksuzlukları yaşayan yalnızca kendisi olmadı. Başkalarının fiilinden sorumlu tutuluyorlar. Oysa kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz. Bu bir temenni değil, Türk Ceza Kanunu’nun 20. maddesi.
Şunu bir kez daha, kayda geçsin diye yazıyorum. 15 Temmuz korkunç bir ihanettir. O gece silah kullanan, emir veren, o girişime iştirak eden herkes en ağır biçimde hesap vermelidir. Benim sözünü ettiğim onlar değil. Benim sözünü ettiğim, yaptığı her iş yapıldığı gün yasal olan, devletin ruhsatıyla iş kuran, devletin lisans verdiği bankasında hesap tutan, devletin ruhsat verdiği okuluna çocuğunu gönderen insanlar.
Yapılması gereken belli
Birincisi acildir ve bugüne aittir. Abdullah Tırpan’ın derhal hastaneye kaldırılması ve infazının ertelenmesi gerekiyor. İnfaz Kanunu’nun 16. maddesi bunun için vardır. O madde, ertelemeyi toplum güvenliği bakımından ağır ve somut bir tehlike bulunmaması şartına bağlıyor. Bu adam, mahkûmiyeti kesinleşmeden önce tahliye edildi ve yıllarca dışarıda yaşadı. Hiçbir şey olmadı. Tehlike sorusunun cevabı zaten verilmiş durumda.
İkincisi yapısaldır ve Meclis’e aittir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yargılamalara ilişkin ihlal kararı verdiği kişilerin sayısı binleri aştı. Büyük Daire bu Mayıs’ta açıkladığı Yasak/Türkiye kararında, örgüt üyeliğinden mahkûmiyet için kişiye özgü ve bireyselleştirilmiş bir kast tespitinin zorunlu olduğunu, kolektif suçluluğun ve salt iltisak tespitinin yetmeyeceğini bir kez daha ortaya koydu. Eylül ayında ise tek günde 947 kişi hakkında daha ihlal kararı verildi. Yargılamanın yenilenmesi yolu, yalnızca Strazburg’dan ayrı ayrı karar alabilenlere değil, aynı gerekçeyle mahkûm edilmiş herkese açılmalıdır. Kapsamlı bir yasal düzenleme kaçınılmazdır.
Görüş süresi bitti, Abdullah amcanın sandalyesini çıkışa doğru yönlendirdiler. Çıkarken bana teşekkür etti.
Ben o teşekkürü içime sindiremedim. Çok ağır bir yük bu. Bu ülkede hiç kimse, böyle bir hâle getirilmiş bir insandan teşekkür almayı hak etmiyor.
Soru şudur. Bu insanı orada tutmanın hukuki bir gerekçesi kalmadıysa, onu orada tutan nedir?
Bir sabah cezaevinden ölüm haberi gelirse, bu soruyu sormamış olan herkesin bu ölümde bir payı olmayacak mı?

