Boğaziçi'nde Müslüman öğrencilere yüksek lisans kabulünde ideolojik baraj

Boğaziçi'nde Müslüman öğrencilere yüksek lisans kabulünde ideolojik baraj

Boğaziçi Üniversitesi'nde bazı öğretim görevlilerinin usulsüz notlandırma yaptığı iddia edildi.

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün yüksek lisans kabul değerlendirmeleri sırasında, araştırma önergeleri (research proposal) ve bilim sınavları için yürütülen süreçte ideolojik önyargılarla hareket edildiği iddia edildi.

İddialara göre, bölümde görevli öğretim üyelerinden Mine Eder ve Murat Akan'ın notlandırma sürecinde usulsüzlük yaptığı ve bazı öğrencilere yönelik ayrımcı bir yaklaşım sergilediği öğrenildi.

Üniversite mevzuatına göre yüksek lisans kabul sürecinin enstitüler tarafından onaylanan resmi bir komisyon tarafından yönetilmesi gerekirken, söz konusu bölümde Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün onayından geçmemiş öğretim üyelerinin sürece usule aykırı şekilde dahil oldu.

Bu süreçte, belirli öğretim üyelerinin ve öğrencilerin ideolojik etiketlemelere maruz bırakıldığı ve programa kabullerinin zorlaştırılmaya çalışıldı.

Anahtar kelimeler ve referanslarla eleme iddiası

Öğrencilerin sınav kağıtlarının değerlendirilmesi aşamasında; seçilen konuların (örneğin Suriye İç Savaşı), kullanılan akademik referansların (Wael Hallaq, Talal Asad, Mahmood Mamdani) ve anahtar kelimelerin (İslam, Ortadoğu, cihat, dekolonizasyon) öğrencilerin ideolojik duruşunu belirlemek amacıyla bir kriter olarak kullanıldı ve bunun notlara olumsuz yansıtıldı.

Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu bir öğrencinin, Kosova ve Suriye bağlamında güvenlikleştirme politikalarını ele aldığı araştırma önergesinden 90 puan almasına rağmen, komisyonun resmi üyesi olmayan bir öğretim üyesi tarafından okunduğu iddia edilen yazılı sınav kâğıdına, mülakata girmesini engelleyecek seviyede düşük bir not verildiği öne sürüldü. Öğrencinin kağıdının diğer öğretim üyelerince çapraz okuma (cross-reading) usulüyle yeniden değerlendirilmesinin ardından notun gerçeği yansıtmadığı tespit edildi.

Çapraz okuma kuralları ihlal mi edildi?

Yüksek lisans alım süreçlerinde sınav kağıtlarının aday isimleri gizlenerek ve komisyondaki asli üyeler tarafından çapraz okuma usulüyle değerlendirilmesi esasken, iddialara göre bu prensipler yetkisiz bir grup akademisyen tarafından göz ardı edildi. Kendi aralarında kağıt dağıtımı yaptığı öne sürülen bazı isimlerin, ideolojik nedenlerle engellemek istedikleri öğrencilerin sınav kağıtlarını kasıtlı olarak düşük puanlandırdığı, bu durumun bölümdeki diğer akademisyenlerin karşılaştırmalı incelemesiyle fark edildi.

Bir başka vakada ise İbn Haldun’dan alıntı yapan bir öğrencinin araştırma önergesinin, önyargılı bir yaklaşımla değerlendirilerek düşük notlandırdığı öne sürüldü.

Mülakat aşamasında kayırmacılık iddiaları

Sürece dair bir diğer iddia ise mülakat (sözlü sınav) aşamasında yaşandı. Belli bir grup öğretim üyesinin, kendi öğrencilerine (academic inbreeding/akademik içe kapanma) yüksek puanlar verirken, önyargıyla yaklaştıkları öğrencilere düşük notlar vererek onları saf dışı bırakmaya çalıştı.

Süreç yeniden değerlendirildi

Yaşanan bu tartışmalı sürecin, enstitü tarafından onaylanan resmi komisyonun devreye girmesiyle şeffaflığa kavuştuğu belirtildi. Sınav kağıtlarının birden fazla öğretim üyesi tarafından çapraz okuma metoduyla yeniden incelenmesi sonucunda notların düzeltildiği ve iddia edilen mağduriyetlerin idari adımlarla giderildi.

Kamuoyundaki tartışmalara yeni bir boyut

Bu gelişmelerin, Boğaziçi Üniversitesi etrafında medyada şekillenen mevcut tartışmalara farklı bir pencere açtığı değerlendiriliyor. Bölümde yaşandığı iddia edilen bu usulsüzlüklerin ve ayrımcı tutumların, üniversitedeki idari yapı ve öğretim üyeleri arasındaki anlaşmazlıklara dair kamuoyundaki anlatıların çok boyutlu olarak yeniden ele alınması gerektiğine işaret ettiği ifade ediliyor.

Tarafımıza ulaşan iddialardan oluşan bir yazıyı da ilginize sunuyoruz:

Boğaziçi Üniversitesinde Paraşüt Tartışmaları: Hakim Anlatı Sorgulanmalı mı?

Akademik Liyakat Eleştirisi

Boğaziçi muhalefetinin ürettiği “paraşüt” söylemini oluşturan dört temel eleştiri var. Bunlar liyakat, alım yolu, ahlak ve kimlik eleştirileri. Liyakat eleştirisi argümanını Boğaziçi muhalefeti tamamen kaybetmiş durumda. Çünkü üniversitenin yeni akademisyenlerinin pek çoğunun kurumsal geçmişi çok güçlü. Oxford, Harvard, Chicago, Sorbonne, Queen Mary, McGill, Indiana gibi kurumlardan farklı alanlarda çok fazla hocadan bahsediyorum.

Ayrıca bu hocalarımızın kendi alanlarındaki yetkinliğinin de ilerleyen on yıllarda daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Örneğin Boğaziçi; Ortadoğu siyaseti, Endülüs hukuk tarihi veya Sovyet tarihi gibi alanlarda yeni akademik geleneklerin yeşermesi için ideal bir kurumken bu potansiyelini yeni Boğaziçi hocalarıyla birlikte daha verimli gerçekleştirebiliyor. Zamanında tarih bölümünde Doğu Asya ve Bizans çalışma alanlarının temellerini atan Selçuk Esenbel ve Nevra Necipoğlu gibi hocalarımızın Boğaziçi’nde ve Türk akademisinde açtıkları mecranın öneminin bugün herkesçe biliniyor olması bu beklentinin gerçekleşmiş bir örneği.

Liyakatten söz etmişken akademik üretimi de değerlendirmek lazım. Akademik üretim gibi bir konunun her iki mahalle için de ideolojik ve hatta politik bağlamda ele alınması sadece zorlama sonuçlar doğurur. Fakat yine bir öğrenci olarak gözümden kaçmayan ve birçok Boğaziçi öğrencisinin de politik değişkenlerden bağımsız olarak fark ettiği bir problem var. Bu problem, genel olarak kendi academic inbreeding süreci içerisinde akademik üretim yapmaya alışmış, bu doğal habitat bozulunca ise akademik üretimden uzaklaşmış, hatta belki de mesaisini çeşitli yurt dışı fonlu medya organlarına okulu şikâyet etmeye harcamayı tercih eden, akademik tembelliği konusunda tamamen apolitik eleştiriler aldığında bile bu tembelliğin yönetime bir tepki olduğunu açıklayan hocaların yanlış enerji yönetimi. Bu hem öğrenciler hem de kurum adına üzücü bir durum. Dolayısıyla akademik liyakat ve liyakati oluşturan kurumsal geçmiş ve akademik üretkenlik başlıklarında da klasik paraşüt anlatısı çok kırılgan ve kendi içinde tutarsız kalabiliyor. Konuya kültür kavgası üzerinden yaklaşıldığında eleştirilecek ve savunulacak taraflar iki taraf için da önceden belirlenmiş olsa da konuya kültür kavgası dışında tüm akademik ve kurumsal pencereleri kullanarak ele alınca ortaya çıkan resim klasik direniş anlatısının meşruiyetini zedeliyor.

Örnek vermek gerekirse muhalefet cephesinin en radikal isimlerinden olan Mine Eder’in 2018’den sonra yayımlanmış herhangi bir akademik yayını bulunmuyor. Oysa Mine Eder’in 2000’lerde yayımladığı çok güçlü yayınları vardı. Fakat akademik üretimin olmazsa olmaz şartı academic inbreeding habitatı veya hocanın kendi deyimiyle Boğaziçi Üniversitesinin “evi” olması mıdır? Bence olmamalı. Hatta bu sürecin Eder’in kendisini yüksek lisans adayı öğrencilerin yazılı sınav kağıtlarını ideolojik saiklerle değerlendirmek gibi bir psikoza sürüklemesi de sadece kendi adına üzülmeme sebep oluyor. Aynı akademik atalet Boğaziçi muhalefetinin Sosyoloji Bölümü’ndeki bilindik isimlerinden, kendisinden bizzat ders aldığım Ali Tuna Kuyucu için de geçerli, maalesef Kuyucu’nun da 2018’den sonra herhangi bir akademik yayını yok. Boğaziçi direnişi olarak adlandırılan janranın önde gelen bir diğer ismi olan, hakkında açılan soruşturmalar sonucunda 2023’te son kez görevine son verilen ve muhalif cephenin “direniş” figürü haline gelen Can Candan’ın ise 2016’dan sonra herhangi bir akademik yayın yapmadığı görülüyor.[1] Buna benzer çok daha fazla örnek var maalesef. Bu durum akademik ataletin sebebini yine “muhalif olmak” yapmıyor. Fakat muhalefet içerisinde alınan bazı reaksiyonel tavırlar Eder, Kuyucu ve Candan gibi bazı örneklerde görüldüğü üzere yanlış enerji transferine sebep oluyor.

Göreve Gelme Yolu Eleştirisi

Boğaziçi Üniversitesinin kendi geleneği zaten üniversiteye belirli bir akademik ve sosyolojik network içerisinden akademisyen alımı yapmaktı. Bunu da kesinlikle eleştirmiyorum çünkü her kurumun kendi akademik geleneğinin oluşumu için belli bir akademik üretim ağının merkezde yer alması gerekir. Fakat bu ağ merkezli giriş yöntemini kabul ettiğinizde zaten Boğaziçi muhalefetinin iddia ettiği objektif alım söylemini de reddetmiş oluyorsunuz. Objektifliği de liyakati de politik bir araç olarak kullandığınızda aynı söyleme hizmet edebiliyor gibi görünse de aslında kurum bağlamında liyakat, kurumun dinamiklerine ve bölümün metodolojik çerçevesine hakim ve uygun adayın öğretim üyesi olarak kabul edilmesi şeklinde teessüs ediyor. Bu nedenle Boğaziçi Üniversitesinin eski geleneği bu kurum bağlamlı liyakati esas alarak ideal objektifliği ikinci plana atıyordu. Bu da kurum bağlamlı liyakat esas alındığında haksız bir tutum değildi. Fakat objektifliğin de liyakatin de birer ideograf olarak politik araç haline getirildiği bir söylemde bu iki kavram birbiriyle çelişiyor ve söylem çatırdamaya başlıyor.

Daha açık anlatmak gerekirse Boğaziçi Üniversitesine daha önce yapılan alımlarda da belli hocaların kendi yetiştirdiği öğrencileri doktora sonrasında bölüme kabul etmesi veya bölümde çalışılacak olan konu gereği o konuda uzman olan öğretim görevlisinin söz sahibi olması çok yaygın bir örnekti. Bu da kurum bağlamındaki liyakati karşılayan bir durum fakat evrensel bir objektif tavrı karşılamıyor çünkü aynı fırsatlar o network’un veya hoca-öğrenci ilişkisinin dışındaki kişilere verilmemiş olabiliyordu. Mesela political economy çalışmak istiyorsanız bu konuda fikrine danışılması gereken belli hocalar vardı ve olmak zorundaydı. Fakat akademik gelenek gereği farklı geleneklerden beslenen ve farklı metotlar veya farklı konular çalışmak isteyen akademisyenler bu network’un dışında kaldığından genellikle üniversiteye giremiyorlardı. Bölümden bölüme ve şahıstan şahsa göre değişebilen örneklerde ideoloji de bu metodolojik çerçevenin önemli bir unsuru da olabiliyordu.

Diğer yandan örneğin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde İslami yönetim, İslam siyaset düşüncesinde egemenlik kavramı, Suriye İç Savaşı, cihadî örgütler, Körfez Siyaseti gibi konularda çalışabilecek herhangi bir akademisyenin bölüme girişi hangi metodolojik çerçeve, konuya dair hangi uzman hoca tarafından değerlendirilebilirdi? Hilafetle ilgili yazılan bir makale üzerine bölümdeki çalışma arkadaşını terörizmle fişleyen bir öğretim üyesine, bölüme alınan bir öğretim üyesiyle ilgili fikrinin sorulmaması “liberal” akademiye darbe vurmak mıdır? Bu sorular bence doğru sorgulanmalı. Aynısı aynı bölümde Sovyet Siyasi Tarihi çalışabilecek herhangi bir hocanın bölüme girişi için de geçerli. Böyle bir patronaj ilişkisini zorunlu kılan neydi? Dahası, bu patronaj bağlarıyla Boğaziçi kendi kabuğundan nasıl çıkabilirdi? Mesela Türkiye’nin on yılı aşkın süredir dış politikada deneyimlediği büyük tecrübelere rağmen Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde tek bir Suriye, Ortadoğu, Rusya, Kafkasya, Balkan veya Afrika dış politikası dersi açılamıyorsa bu durum bölüm içi patronaj ilişkilerini korumak için devam mı etmeli yoksa bu konularda yetkinliğini ispatlamış olan akademisyenlerin de kendi geleneklerini Boğaziçi gibi bir kurumda oluşturabilmeleri için onlara fırsat mı verilmeli?

Göreve gelme yoluyla ilgili bir diğer eleştiri de YLSY ile yurt dışına gönderilen doktora adaylarının dönüş kurumu olarak Boğaziçi Üniversitesine gelmesi. YLSY sınavı ile yurt dışına burslu olarak öğrenci gönderilmesi, TBMM tarafından 8 Nisan 1929 tarihinde kabul edilen 1416 sayılı “Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun” başlıklı kanuna dayanan 100 yıla yakın mazisi olan bir devlet imkanı. Cahit Arf, Akdes Nimet Kurat, Suat Hayri Ürgüplü, Adnan Kahveci, Nurettin Topçu, Sabahattin Ali gibi pek çok isim bu kanunla yurt dışına gidip dönenlerden. Bence devletin her iktidar döneminde istikrarla sürdürdüğü en güçlü politikalarından biri.

Bu kanuna göre yurt dışına giden doktora adaylarının tüm eğitim masrafları MEB tarafından karşılanıyor ve öğrenciler geçimlerinin sağlanması için ayrıca her ülke için her yıl belirlenen bir burs meblağı da alıyor. Tabii burada adayların gitmeye hak kazandıkları kontenjanlara “ülke” bazlı kabul edilip kurumlara tamamen kendi akademik yetkinlikleri ile kabul almak zorundalar. Yani MEB (YLSY) bursuyla ABD’de burslu doktora okumaya hak kazanan bir YLSY öğrencisinin Columbia Üniversitesine mi yoksa Grambling State University gibi ABD’nin taşra üniversitelerinden birine mi gideceği adayın kendi CV’sine ve başarısına bağlı. MEB bu desteğinin karşılığında bu öğrencilerden yüksek lisans ve doktora eğitimleri sonrasında yurt içinde bir zorunlu hizmet şartı koşuyor. Eğer adaylar eğitimleri bittikten sonra Türkiye’ye dönmez ve bu zorunlu hizmeti sağlamazlarsa aldıkları bütün devlet desteğini tazminat olarak ödemek zorunda kalıyorlar.

Bazı doktora öğrencilerinin dönüş kurumu Boğaziçi Üniversitesi. Maalesef birçok kurum gibi Boğaziçi Üniversitesi de YLSY ile gelen öğretim üyelerinden pek hazzetmiyordu. Fakat asıl itiraz, YLSY dönüş kurumu Boğaziçi Üniversitesi olmayan adayların dönüş kurumlarının revize edilmesi hakkını kullanmaları. YLSY mevzuatına göre adaylar dönüş kurumu olan kurumun ve talep ettikleri kurumun kabul etmeleri halinde dönüş kurumu değişikliği yapabiliyorlar. Bu ilk defa Boğaziçi örneğinde olan bir durum değil. Anadolu üniversiteleri ise zaten Boğaziçi ve yurt dışı CV’li akademisyenlerden pek hoşnut olmadığı için bu durumu genellikle olumlu karşılıyor, Boğaziçi Üniversitesinin yeni yönetimi ise güçlü kurumlarda eğitim almış başarılı doktora mezunlarını kendi bünyesine almayı önemsiyor. Bu da YLSY araştırmacılarının göreve geliş yolunun tamamen hukuki olduğu gibi Boğaziçi Üniversitesini çok daha farklı çalışma alanları ve kurumsal gelenekle beslediğini ve Mine Eder’in iddia ettiği “akademisyensiz üniversite yaratma projesi” gibi söylemlerin gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan, 2021 öncesinde de Boğaziçi Üniversitesinde öğretim üyesi olan akademisyenlerin idari görevleri kabul etmesiyle ve muhalefete katılmamasıyla birlikte bu hocaların da “paraşüt” olmakla suçlanması, söylemin kurumsal gerekçelere değil politik bir kamplaşmada yer alınan tarafa dayandığını gösteriyor. Eğer klikleşme ve bu klikleşmelerin meydana getirdiği ayrıklık çözülmeliyse (bence çözülmeli) hem üniversitede her grup klikleşmenin önünü açan tutumlardan kaçınıp ortak adil kararlar alabilmeli, öğrencilerin kurum içi kavgalara sürüklenmesi terk edilmeli ve birbirine eklemlenen geleneklerin hibrit bir ortam oluşturarak üniversitenin geleneğini ve kapsamını geliştirmesi gerekir. Bunlar benim Boğaziçi Üniversitesinin hem bir mezunu hem de bir öğrencisi olarak şahsi fikirlerim.

Ahlak ve Hukuk

Ahlak gibi bir kavramı herhangi bir politik bagajdan tamamen alıp diğerine mal etmenin kendisi ahlaklı bir tutum değil. Bu nedenle herhangi bir ahlaksızlığı yine herhangi bir politik grubun tamamına değil, yalnızca kendi tecrübemde şahit olduğum münferit olaylardan bahsedeceğim.

Yüksek lisans programına başvurduğum Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümündeki bazı hocalar tarafından maalesef sadece kimliğim sebebiyle büyük usulsüzlüklere maruz bırakıldık. Kastedilen şey benim de içinde bulunduğum bir grup öğrencinin fişlenmesi ve hayatımızdan, sadece kimliğimizden dolayı en az bir yıl çalınmasıydı. Maalesef bu usulsüzlüğün içinde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler’in okulu “evi” gibi göremediği için fazla içerleyen bazı hocaları vardı. Bu hocaların hiçbiriyle öğrenciler olarak hiçbir şahsi husumetimiz yoktu, hatta ben tarih mezunu olduğum için şahsen tanışmışlığım bile yoktu. Daha kötüsü, bu usulsüzlüğün ahlaki seviyesi o kadar düşüktü ki, bir arkadaşımın research proposal’ındaki İbn Haldun referansları, benim proposal’ımda konu olarak Suriye İç Savaşı ile alakalı bir konu önerisinde bulunmam, Talal Asad, Mahmood Mamdani, Darryl Li, Wael Hallaq gibi akademik referanslardan faydalanmam ve içerik gereği çalıştığım konuda “Islam”, “jihad”, “decolonization” gibi kavramları kullanmam bile bu hocalar için bir ideoloji tespit etme aracı olarak görülmüştü. Bölümde yeterince “liberal” olmadığı düşünülen bir hocamızla çalışmak isteyen arkadaşlarımız da farklı ideolojik tanımlarla fişlendiler ve süreçte usulsüzlüğe uğradılar. Süreç en sonunda resmi ve yetkili bir komisyon tarafından devralınarak tüm öğrencilerin süreci yeniden değerlendirildiği için bu yazıda daha fazla detay vermeye gerek duymuyorum.

Tuna Tuğcu hakkında başlatılan soruşturma ve Tuğcu’nun akademik görevine son verilmesi, yolsuzluk tartışmaları gibi konular çok daha ciddi ve bu yazıyı uzatacak meseleler. Yine Tuğcu’nun yaşadığım tavra benzer bir usulsüzlüğü başka öğrencilere karşı işlediğine dair de aslını bilmediğim fakat ciddi şikayetler var. Bu tarz şikayetler şu ana kadar maalesef medyada yer almadı. Hatta Tuğcu’nun yolsuzluk iddiaları bile medyanın politik tutumu nedeniyle dolaşıma girmedi fakat Tuğcu’nun görevden alınması bir hak ihlali olarak propaganda halinde medyada çok yer edindi. Fakat hiçbir aslı olmayan, bir hocamızın IŞİDci olması gibi açık dezenformasyonlar Nevşin Mengü tarafından günlerce medyada dolaşıma sokuldu, bu sürece de maalesef ismini yukarıda zikrettiğim bazı art niyetli Boğaziçi akademisyenleri önayak olmuştu.

Bu noktada ahlâk bağlamında şunu söylemek bana düşüyor: Boğaziçi Üniversitesinde ana akım muhalif medyada gördüğünüz resim gerçekçi bir resim değil. Hakim anlatı hukuksuzluk yapan ve hukuksuzluğunu idari baskıyla dikte eden bir yönetim ve buna karşı direnen hukuk aşığı bir direniş ekibinden ibaret gibi görünüyor. Fakat gerçekte durum hiç de böyle değil. Yalnızca ideolojik kimliğimden dolayı, yukarıda bahsettiğim gibi ciddi bir usulsüzlükle ve daha da kötüsü bu usulsüzlüğün bazı öğrenci ve mezunlar tarafından pişkin savunularıyla karşılaştık. Olayı duyan pek çok öğrencinin kuruma olan güveni zedelendi. En başta bu usulsüzlüğü yapan öğretim üyelerine olan güven ciddi şekilde zedelendi. O hâlde Boğaziçi’nde “hukuksuzluk” ile savaştığını iddia eden “direniş” anlatısının tüm politik kürsülerin ötesinde yeniden sorgulanması gerekiyor.

Kimlik ve Sınıf

Maalesef zaman zaman paraşüt söyleminin “kimlik” üzerinden de üretildiğini görüyoruz. Bu daha utangaç bir şekilde üretilen ama aslında dillendirildiğinden daha fazla önem arz eden bir eleştiri. Çünkü sol-liberal söylemin kimliklere ve özellikle de “mağdur” kimliklere karşı takındığını iddia ettiği tavır hoşgörü temelli bir yaklaşım. Fakat bu hoşgörü sadece sol-liberal paradigmanın kendi madun, melez ve mağdur söylemlerinin içerisinde anlam bulabiliyor. Yani eğer post-kolonyal söylemle başörtüsünü savunmanın dışında, İslami bir dünya görüşüne sahip olarak queer tezlerini eleştirirseniz artık o hoşgörü şemsiyesinin altında değilsiniz. Bu da sizi madundan çıkarıp birilerinin gözünde “radikal” yaparken o “birileri”ni de farkında olmadan oryantalist yapabiliyor, günün sonunda bir bakıyorlar ki Amerikalı neocon’larla aynı radikalleşme söylemini kullanıyorlar. Bundan rahatsızlar mıdır, bilmiyorum.

Kimlik söylemiyle ilgili Boğaziçi muhalefetini bir lahza samimi kabul edeceksek sarf edilecek tek cümle, İslamcılığı da sivil Kemalizmi de sol-liberalliği de bir kenara bırakarak sadece yemekhanedeki Boğaziçi öğrenci sosyolojisiyle Boğaziçi’ndeki eski yönetimin akademisyen sosyolojisinin birbirinden ne kadar farklı olduğu yönünde olur. Bu uçurumun absürtlüğüne karşı çıkmak için İslamcı, Avrasyacı, Marksist veya başka bir şey olmaya gerek yok. Bence Boğaziçine gelen Anadolulu bir Kemalist aile çocuğu da buna karşı çıkabilmeli. Çünkü bu temsiliyetsizlik sadece İslamcı mahallenin dezavantajlılaştırıldığı bir durum değildi. Ulusalcı-Kemalist olarak tanımlanan hocalar da mobbinge maruz kalıyordu. Hatta bugün hâlâ muhalefet içindeki belli çevreler tarafından “Avrasyacı” veya “Milliyetçi” olmakla fişlenen vatansever hocalarımız var, eski rektörler döneminde de vardı. Bu nedenle Boğaziçi olaylarını klasik “muhafazakâr-seküler” kültür kavgası olarak okumak da her iki mahalle için pek çok noktayı aydınlatmayacaktır diye düşünüyorum.

Başörtüsü için de aynı sosyoloji analizi yapılabilir. Çok sayıda başörtülü lisans ve yüksek lisans öğrencisi olan bir kurumun düne kadar başörtülü akademisyeninin olmaması kurumun tüm kimliklere olan eşit yaklaşımına olan inancı ortadan kaldırıyor. Günün sonunda Boğaziçi muhalefetinin bir kısmı 28 Şubat sürecinde başörtülü öğrencileri sadece “öğrenci” olarak kabul etmekle savunma yapabiliyor. Tabii bu konuda da Boğaziçi homojen bir liberallik göstermedi. Mesela öğrencilerine "Sınıf listesindeki fotoğraflarınız nasılsa sizleri sınıfta o şekilde görmeyi umut ediyorum" gibi arsız bir e-posta gönderen Aslı Tarkan Kalaycıoğlu da Boğaziçi’ndeydi, bildiğim kadarıyla da hâlâ aktif görevde.

Dahası, Boğaziçi örneğinde temsiliyetsizlik yalnızca kulturkampf üzerinden değil sınıfsal temsiliyet üzerinden de okunmalı, aslında yemekhane örneğinde tam olarak bundan bahsediyorum. Nitekim Boğaziçi akademisinin sınıfsal seçkinciliği de yeni yönetimle birlikte ciddi oranda zayıfladı. Elbette burada yeni eskiyi elinde sopayla terbiye etmiyor, hatta homojen bir eski-yeni ayrımı da olduğunu düşünmüyorum. Fakat üniversitenin yeni bileşenleri kendileri dönüşürken kurumu da dönüştürüyorlar ve bu ortak dönüşüm sınıfsallık konusunda kurumu daha hibrit ve kendi tabanına yakın bir noktaya eviriyor. Bu her grup tarafından ama maalesef en çok da Marksistler tarafından göz ardı ediliyor. Elbette yeni hocaların tüm öğrenci gruplarıyla daha yakın olmasını temenni ediyorum fakat birçok hocamızın da bunu istemesine rağmen pek çok öğrenci grubunun Boğaziçi’nde “sakallı”, “LGBT tezlerini desteklemeyen” veya “Ermeni iddialarına karşı çıkan” bazı hocalara saygı duymadığını, derslerine boykot uyguladıklarını, mezuniyet törenlerinde protesto ettiklerini, hatta yer aldıkları kulüp konuşmalarına katılıp etkinlikleri sabote ettiklerini gördüğüm için bu sorunların çözümü şimdilik uzun vadeye kalmış gibi görünüyor. Bu tür yanlış kamplaşmalar Boğaziçi’ni sürekli olarak ülke gündeminin de merkezine oturtuyor. Ama ben yine de Boğaziçi’nden ümitliyim. Boğaziçi’nin iç anlaşmazlıklarını bile öğrenciye usulsüzlük, öğrencilerin politik araç haline getirilmesi, akademisyene terörizm suçlaması, akademisyen ve öğrencilerin kimlikleriyle fişlenmesi gibi yöntemlerle değil, uzlaşıya varılabilen (sadece kurum değil eski ve yeni tüm aktörlerin dönüştüğü) bir kurumsal dönüşümle çözebileceğine inanıyorum.


[1] Aynı zamanda Can Candan, Türkiye’de çekilen ve LGBT çocukların aileleri tarafından kabul edilme sürecini işleyen “Benim Çocuğum” adlı LGBT propaganda belgeselinin de yönetmenliğini yapmasıyla büyük tepki toplamıştı.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir