Sümeyye Gannuşi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Azerbaycan’daki okullarda son birkaç hafta içinde üzüntü ve direniş sahneleri yaşandı.
Öğretmenleri başörtüsü taktıkları için işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırken, çocuklar gözyaşları içinde öğretmenlerine sarıldılar. Başörtülerini çıkarmayı reddeden kız öğrenciler sınıfların kapısından geri çevrildi.
Diğer öğrenciler sınıf arkadaşlarının yanında protesto ettiler ve veliler, kızlarının inançlarından ödün vermeden eğitim almalarını talep ettiler.
23 yıllık mesleki deneyime sahip İngilizce öğretmeni Gulshan Aliyeva’nın Bakü’deki okuluna girişi engellendi. Kızı da okula alınmadı. Nüfusun ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bu ülkede, onların suçu saçlarını örtmekti.
Bu tartışma, okul üniformalarının çok ötesine uzanıyor. Bu durum, devletin uzun süredir vatandaşlarının hayatları üzerinde –siyasetlerinden geçim kaynaklarına, ibadet uygulamalarından kimlik algılarına kadar– kapsamlı bir otorite iddia ettiği bir siyasi sistemi ortaya koyuyor.
Azerbaycan, otuz yılı aşkın bir süredir tek bir aile tarafından yönetilmektedir. İlham Aliyev, ciddi usulsüzlükler nedeniyle geniş çapta eleştirilen bir seçimin ardından 2003 yılında babasının yerine cumhurbaşkanı olarak göreve gelmiştir.
Azerbaycan kapitalizmi, petrol zenginliklerini ve yabancı yatırımları benimsedikçe, merkezi otorite ve bağımsız siyasi örgütlenmeye yönelik düşmanlık devam etmiştir. İlham Aliyev döneminde muhalefet partileri ciddi şekilde kısıtlanmış, gazeteciler ve aktivistler hapse atılmış ve muhalefet alanı giderek daralmıştır. Siyasi bağlantılar, ekonomik fırsatlara açılan kapı haline geldi.
Yolsuzluk iddiaları
Bu sistemin merkezinde, aile iktidarının çarpıcı bir yoğunlaşması yer almaktadır.
2017 yılında Aliyev, eşi Mehriban Aliyeva’yı birinci cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atayarak onu anayasal halefiyet sırasının ilk sırasına yerleştirdi. Mehriban Aliyeva, bankacılık, sigortacılık ve inşaat sektörlerinde çıkarları bulunan nüfuzlu Paşayev ailesinin bir üyesidir.
Cumhurbaşkanı en yüksek makamı elinde tutarken, eşi ikinci sırada yer almaktadır; akrabaları ise ülkenin en kârlı işletmelerinden bazılarında hisselere sahiptir. Siyasi otorite ile aile servetinin bu birleşimi, çıkar çatışması ve iktidara en yakın kişilerin ekonomiyi ele geçirdiği yönünde sürekli iddialara yol açmıştır.
Şu anda Müslüman bir kızın ya da öğretmeninin başörtüsüyle sınıfa girip giremeyeceğine karar verme yetkisini elinde bulunduran da işte bu kuruluştur. Vatandaşlarının siyasi ve ekonomik yaşamlarının kontrolünü ele geçirmiş olan bu yapı, şimdi de onların vicdanlarına da müdahale etmeye başlamıştır.
Oysa düzenlemeyi üstlendiği gelenekler, devletin kendisinden çok daha eskidir.
Sovyetler Birliği kurulmadan çok önce, bugünkü Azerbaycan toprakları zengin bir İslami bilim dünyasına aitti. Şamahi’deki Cuma Camii’nin tarihi sekizinci yüzyıla kadar uzanır ve Kafkasya’nın en eski camilerinden biridir.
Gence, (Çev.Notu: Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yer alan tarihî ve büyük bir şehirdir.) Fars edebiyatına en büyük şairlerinden biri olan Nizami’yi, Şirvan ise Hakanî’yi kazandırdı. Daha güneyde, bugünkü İran’ın tarihi Azerbaycan bölgesinde Bahmanyar, İbn Sina’nın en önde gelen öğrencilerinden biri oldu; Nasireddin Tusi ise 13. yüzyılda, döneminin en gelişmiş astronomi araştırma merkezlerinden biri olan Maragheh Gözlemevi’ni kurdu.
Şirvan, Arran ve ötesinde camiler, medreseler ve bilim çevreleri dini öğrenimi, felsefeyi, şiiri ve bilimi ayakta tuttu. İnanç ve araştırma birlikte gelişti ve cami, bilginin bir nesilden diğerine aktarıldığı kurumlar arasındaydı.
Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde Bakü, Müslüman reform hareketinin merkezi haline gelmişti. Petrol gelirleri gazeteleri, tiyatroları, okulları ve hayır kurumlarını finanse ederken, reformcu entelektüeller eğitim, toplumsal değişim ve kadınlar için daha geniş fırsatlar talep ediyorlardı.
1901 yılında, hayırsever Hacı Zeynalabdin Taghiyev, Bakü’de Müslüman kızlar için bir okul açtı; bu okul, Rus İmparatorluğu’nun Müslüman topraklarında türünün ilk örneklerinden biriydi.
Burada, dışarıdan bir gücün getireceği aydınlanmaya ihtiyaç duymadan, modernliğin taleplerine kendi şartlarıyla yanıt veren bir Müslüman toplum vardı. 1918’de kurulan bağımsız cumhuriyet, bu hareketlilikten doğdu. Birçok Avrupa devleti hâlâ kadınlara oy hakkı tanımazken, bu cumhuriyet parlamenter kurumlar kurdu ve kadınlara oy hakkı verdi.
Bu deneyim iki yıldan az sürdü. Nisan 1920’de Kızıl Ordu işgal etti.
Dini kurumların ortadan kaldırılması
Bolşevikler, dini, sosyalist bir toplumun kurulmasının önünde bir engel olarak görüyordu. İnanç, resmi ateizmle yer değiştirecekti ve Komünist Parti’nin ötesinde otorite kullanabilecek her türlü kurum ya bastırılacak ya da yok edilecekti.
Camiler kapatıldı, yıkıldı ya da sinemalara, kulüplere ve depolara dönüştürüldü. Dini okullar lağvedildi, vakıf mallarına el konuldu ve İslam hukuk kurumları ortadan kaldırıldı.
Ateist propaganda sınıflara girdi ve Militan Tanrısızlar Birliği, hem inanca hem de ibadete karşı kampanya yürüttü. 1928’de Azerbaycan’da faaliyet gösteren yaklaşık 1.369 camiden, 1933’e kadar sadece 17’si açık kaldı.
Bakü’deki Cuma Camii bir halı müzesine dönüştürüldü. 1936 yılında tarihi Bibi-Heybat Camii yıkıldı. Stalinist tasfiyeler, din adamları ve âlimlerin tutuklanması, sürgüne gönderilmesi veya idam edilmesiyle Azerbaycan’ın dini liderliğini yerle bir etti.
Bu kampanya, hafızanın dokusuna kadar uzandı. Azerbaycan dilinin yazısı 1929’da Arap alfabesinden Latin alfabesine, on yıl sonra da Kiril alfabesine geçirildi. Bu değişiklikler, daha geniş kapsamlı Sovyet dil ve milliyet politikalarının bir parçasıydı ve dine karşı yürütülen savaşın ötesinde amaçlara hizmet ediyordu; ancak miras alınan gelenekler üzerindeki etkileri çok ağır oldu.
Bir nesil içinde, pek çok Azerbaycanlı, dedelerinin ve ninelerinin kolaylıkla okuduğu dini eserleri, şiirleri ve aile belgelerini artık okuyamaz hale geldi.
Dini eğitim ortadan kaldırılmıştı ve hâlâ faaliyette olan az sayıdaki cami, çocuklara özgürce ders veremiyordu. Parti üyeleri, öğretmenler ve diğer kamu görevlileri için, dinlerini açıkça yaşamak kariyerlerini, itibarlarını ve bazen de özgürlüklerini kaybetmelerine mal olabilirdi.
Mesaj son derece açıktı: Sovyet düzeninde güvenlik ve ilerleme, devletin ideolojisine uyum sağlamayı gerektiriyordu.
Yine de İslam hayatta kaldı, çünkü sıradan insanlar onun yok olmasına izin vermediler. Camilerinden ve medreselerinden mahrum bırakılan inanç, devletin asla tam olarak giremeyeceği tek alana çekildi: ev.
Orada, hava karardıktan sonra ve perdeler çekildikten sonra, büyükanneler torunlarına Fatiha ve kısa sureleri, hece hece, o çocukların çoğunun asla okumayı öğrenemeyeceği bir Arapça ile öğretiyorlardı.
Dualar sesle ezberlenir ve ağızdan ağıza aktarılırdı. Çocuklar aynı anda iki ders alırdı: duanın sözlerini ve bunları okulda asla tekrarlamamalarının önemini; zira okulda dikkatsiz bir söz, ailenin sorgulanmasına yol açabilirdi. Seccade ancak kapı sıkıca kilitlendikten sonra serilebilirdi.
Kapatmalardan kurtulan Kur’an’lar kumaşa sarılıp sandıklara, döşeme tahtalarının altına ve duvarların içine saklanıyordu. Birçoğu, artık okuyamayan ama teslim etmeyen aileler tarafından saklanıyordu; çünkü bu kitap, ölenlerle ve devletin öğretmelerini yasakladığı inançla aralarındaki bir bağdı.
Nesiller boyu bu riski göze aldılar ve ne cami, ne okul, ne de izin olmaksızın inançlarını canlı tuttular; böylece bu inanç, kendilerinden sonra gelecek nesillere ulaşabilsin diye.
Şu anda Bakü’deki okul kapılarında geri çevrilen kızlar, onların torunlarıdır.
Stalin, İkinci Dünya Savaşı sırasında din karşıtı politikasının bazı kısımlarını gevşetmiş olsa da, bu taviz sıkı bir denetim altında tutuldu.
1944’te Sovyet yetkililer, Bakü’de Transkafkasya Müslümanları Ruhani İdaresi’ni kurdular; bu kurum aracılığıyla resmi olarak tanınan dini yaşam düzenlenebiliyordu.
Bu kurumun halefi olan Kafkas Müslümanları Kurulu, Azerbaycan’da hâlâ merkezi bir rol oynamaktadır ve kurulun başkanı Allahşükür Paşazade, 1980 yılından beri görevini sürdürmektedir. Sovyetlerin dini kontrolü için kurulan bir kurum, aradan geçen seksen yılı aşkın süre sonra bağımsız bir devlette hâlâ etkili olmaya devam etmektedir.
Hakim anlatı
Kadın giyimi, Sovyetlerin toplumu yeniden şekillendirme projesinin bir sembolü haline geldi. Komünist aktivistler, peçeyi terk etmeyi özgürleşmenin ve yeni düzene bağlılığın görünür bir işareti olarak değerlendirerek peçe kaldırma kampanyaları düzenlediler.
Bir kadının başından peçeyi çeken Sovyet aktivisti ile bugün başörtüsü takan bir kızı sınıfına almayan memur arasında bir asırlık bir mesafe var. Koşulları farklı, hizmet ettikleri yasalar ve kurumlar da farklı. Ancak temel varsayım rahatsız edici derecede tanıdık: Devlet, Müslüman bir kadının kamusal alanda nasıl görüneceğine karar verme yetkisini üstleniyor.
Bu yaklaşım, Batılı hükümetler ve Batı medyasının büyük bir kısmı tarafından pek kınanmadı.
Azerbaycan, Avrupa ve İsrail’e petrol tedarik eden ve milyarlarca dolar değerinde İsrail silahı satın alan değerli bir ortaktır. Bu sahneler İran’da yaşanmış olsaydı ve kızlar ile öğretmenler saçlarını örtmeye zorlansaydı, kınamalar hem hızlı hem de yüksek sesli olurdu. Görünüşe göre, kadınların seçim özgürlüğü yalnızca başını açma seçeneğiyle sınırlıdır.
Batı’daki egemen anlatı, laikliği hoşgörü, çoğulculuk ve demokrasi ile eşanlamlı olarak sunar; otoriterlik suçlamasını ise din, dogma ve teokrasiye yöneltir. Bu düzenli ahlaki coğrafyada, zulüm din adamı cüppesi giyerken, özgürlük takım elbise giyer. Azerbaycan, laikliğin de nasıl müdahaleci ve zorlayıcı hale gelebileceğini, belirli değerleri, dünya görüşlerini ve yaşam tarzlarını zorla dayatabildiğini göstermektedir.
Despotizm, şüphesiz ki kutsala yapılan başvurularda kök salabilir. Ancak aynı şekilde seküler ideolojilerden de kolayca doğabilir. Zulüm, baskı ve etnik temizlik, hem dini rejimler hem de seküler totaliter rejimler tarafından uygulanmıştır.
Stalin, bilimsel ilerleme adına camilere ve kiliselere karşı savaş açtı; Enver Hoxha ise 1967’de Arnavutluk’u dünyanın ilk ateist devleti ilan etti ve ardından kamusal ibadeti eşi benzeri görülmemiş bir acımasızlıkla bastırdı.
Bölgedeki laiklik, aydınlanma ve modernleşme söylemlerine bürünmüş pek çok rejim, özünde otoriter ve müdahalecidir.
Onların aydınlanması, polis eşliğinde gelir. Laikliği, devletin toplum üzerindeki kontrolünü ve bireylerin ve toplulukların inançlarına ve tercihlerine müdahalesini meşrulaştırmak için bir araca indirgemişlerdir.
Atatürk, modernleşme projesini büyük ölçüde zorlama yoluyla hayata geçiren kararlı bir laiklik savunucusuydu: Fes yasaklandı, Sufi dernekleri kapatıldı ve ezanın Türkçe okunması emredildi. Türk devleti bu uygulamaları miras aldı.
Üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtüsü yasağı ancak son 15 yıl içinde kaldırıldı. Eski Sovyet bloğunun güneyindeki birçok Müslüman çoğunluklu devlet de aynı otoriter laikliği miras aldı.
2024 yılında Tacikistan, “yabancı kıyafet” olarak adlandırdığı giysileri yasakladı; bu önlemin başörtüsünü hedef aldığı yaygın olarak kabul edildi. O zamandan beri, kadınların sokaklarda durdurulduğu ve başörtülerini onaylanmış ulusal tarza göre yeniden bağlamaya zorlandıkları bildiriliyor. Devlet artık bir kadının başını örtüp örtmediğini sormuyor, sadece düğümü nasıl bağladığını soruyor.
Tüm bu baskıya rağmen, bu ülkelerde kadınlar ve gençler arasında dini bir canlanma yaşanıyor ve bunun sonucu olarak, aydınlanma, laiklik ve aşırılıkla mücadele adına hükümetler ile kendi toplumları arasında süregelen bir çatışma yaşanıyor.
Bu kısıtlamalara direnen kadınlar ve kızlar, otoriter laikliğin dayandığı temel öncülün –yani, özgürleşmenin yukarıdan dayatılabileceği iddiasının– kendisine meydan okuyorlar. Bunlar öğrenciler, öğretmenler ve meslek sahipleri; devletin “modern Müslüman kadın” tanımına karşı kendilerini tanımlama hakkını talep ediyorlar.
Bolşeviklerin Müslüman kadınları peçelerini çıkararak özgürleştirmeye kalkışmalarının üzerinden bir asır geçmesine rağmen, onların siyasi mirasçıları hâlâ kadınlara ne giyeceklerini emrediyor.
Sovyet imparatorluğu ortadan kalktı, ancak ortadan kaldırmaya çalıştığı inanç ayakta kaldı. Şimdi, bir ulusun siyasetini, servetini ve kurumlarını yöneten bir hanedan, kendini, başlarını açmayı reddeden kız öğrenciler tarafından tehdit altında buluyor.
* Sümeyye Gannuşi, İngiliz-Tunuslu bir yazar ve Orta Doğu siyaseti uzmanıdır. Gazetecilik yazıları The Guardian, The Independent, Corriere della Sera, aljazeera.net ve Al Quds’ta yayımlanmıştır.

