Mehmet Rakipoğlu / Fokusplus
Üç Yıl Sonra 7 Ekim: İsrail’in Gelecek Kaybı
7 Ekim 2023’te gerçekleştirilen Aksa Tufanı Operasyonu’nun üzerinden 3 yıl geçti. Oransal olarak İsrail’in en büyük maddi kayıp yaşadığı bir savunma taarruzu olan askerî operasyon kısa süre içerisinde Orta Doğu’nun ve küresel siyasetin merkezine İsrail sorununu yeniden taşıdı. Resmî rakamlara göre 80 bine yakın Filistinli İsrail tarafından öldürüldü; ateşkese rağmen işgalci Siyonist rejim saldırılarına devam etti. İsrail saldırganlığına karşı gelen İran gibi devlet ve Hizbullah-Hamas-Husiler gibi devlet dışı aktörler büyük oranda askerî kapasite açısından zayıflatıldı. Bu tabloda İsrail’in askerî açıdan bölgede kayda değer kazanımlar elde ettiği görülmektedir. Ancak meseleyi yalnızca askerî bilanço üzerinden okumak yanıltıcı olacaktır. Üçüncü yıl dönümünde ortaya çıkan asıl tablo, İsrail’in sahada kazandığını meşruiyet, müttefik desteği ve gelecek kuşakların gözünde kaybetmeye başladığıdır. Nitekim 7 Ekim’in bölgesel dinamikleri dönüştürmüş, İsrail’in soykırımcı bir aktör olarak tescillenmesi uluslararası yalnızlaşmasına yansımış ve Batı’da (özellikle ABD ve İngiltere) İsrail algısı değişmeye başlamıştır.
Gazze’den Tahran’a: Vekalet savaşı yerine doğrudan çarpışma
İsrail’in 7 Ekim sonrasında başlattığı savaşın ilan edilen hedefi, Hamas’ın askerî kapasitesini yok etmek ve rehineleri kurtarmaktı. Ancak savaş kısa sürede Gazze’nin sınırlarını aşmıştır. Hizbullah saldırının ertesi günü kuzey cephesini açmış, Husiler Kızıldeniz’de küresel ticareti sekteye uğratmış, Irak ve Suriye’deki silahlı gruplar da denkleme dahil olmuşlardır. Aralık 2024’te Esed rejiminin çöküşü İran’ın Hizbullah’a uzanan kara köprüsünü koparmıştır. Haziran 2025’te İsrail, İran’ı ilk kez doğrudan vurmuş ve 12 gün süren bir savaş yaşanmıştır. Bunu Mart 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü 40 günlük savaş izlemiştir.

Böylece bölge, onlarca yıldır alışılmış vekâlet savaşları düzeninden devletler arası doğrudan çatışma evresine geçmiştir. İran kontrollü “direniş ekseni” ciddi biçimde zayıflamış, ancak tasfiye edilmemiştir. Nitekim İran, Husiler ve hatta Hizbullah/Hamas da hâlen füze ve İHA kapasitesini korumaktadır. Öyle ki Husiler, bugün Riyad’daki havalimanlarını ve Aramco tesislerini hedef alarak savaşı Körfez’in kalbine taşımaktadır.
Bu süreçte Arap başkentlerinin vardığı sonuç da dikkat çekicidir. 40 günlük savaş Körfez ülkelerine bölgesel güvenliğin savaşla sağlanamayacağını bir kez daha göstermiştir. İsrail’in sınırsız güç kullanımı artık bir güvenlik garantisi olarak değil, istikrarsızlığın kaynağı olarak algılanmaktadır. Suudi Arabistan normalleşmeyi Filistin devletine giden inandırıcı bir yola bağlamış; İbrahim Anlaşmaları’nın ivmesi ise durmuştur. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında belirginleşen yeni güvenlik arayışları da bu kırılmanın bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Bu noktada İsrail açısından net bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Buna göre işgalci İsrail, taktik düzeyde ‘düşmanlarını’ zayıflatmış; ancak stratejik düzeyde kendisini temel tehdit olarak gören bir bölge yaratmıştır.
Soykırım ve derinleşen yalnızlık
7 Ekim’in belki de en kalıcı sonucu, İsrail’in uluslararası kamuoyunda soykırımcı bir aktör olarak tescillenmesidir. BM soruşturma komisyonu, önde gelen soykırım araştırmacıları ve büyük insan hakları örgütleri Gazze’de yaşananların soykırım olduğu sonucuna varmıştır. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki dava ise sürmektedir. İsrail’in uluslararası meşruiyeti, kuruluşundan bu yana en düşük seviyelerinden birine gerilemiştir.
Ateşkes büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmıştır. Ateşkesten bu yana yaklaşık 1.500’e yakın Filistinli öldürülmüş; İsrail Gazze’nin yaklaşık üçte ikisini işgal etmeye devam etmektedir. Barış Kurulu’nun açıkladığı 2,45 milyar dolarlık plan, gereken tahminî 71,4 milyar dolarlık maliyetin yalnızca küçük bir kısmını karşılamaktadır. Batı Şeria’da ise daha vahim bir tablo ortaya çıkmıştır. BM verilerine göre 2026 haziran itibarıyla günde ortalama altı yerleşimci terör saldırısı yaşanmış; temmuz ayına gelindiğinde yerleşimci terör saldırılarıyla bağlantılı ölümler 2025’in tamamını geride bırakmıştır.

Batılı başkentlerin tepkisi de bu noktada niteliksel bir eşiği aşmıştır. Filistin’i tanıyan devletlerin sayısı 150’yi geçmiştir. Ancak asıl dönüşüm, Balfour Deklarasyonu’nun yazarı olan İngiltere’de gerçekleşmiştir. Dışişleri Bakanı Ed Miliband, Eylül ayında yerleşimlerle ticarete yasak getirmiş ve yerleşimci teröristleri etnik temizlikle itham etmiştir. İngiltere’nin bu adımına 11 ülke daha katılmıştır. Londra ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihli danışma görüşüyle uyumlu biçimde, işgalin bütünüyle hukuka aykırı olduğunu resmî tutum olarak ilan etmiş ve yaptırımları işgalin sona ermesine bağlamıştır. Miliband, Liverpool’daki İşçi Partisi kurultayında Filistin için sokağa çıkan milyonlara “Haklıydınız” demiştir. Aynı kurultayda hiçbir ön sıra bakanı İsrail’in Labour (İşçi) Dostları etkinliğine katılmamıştır. Yeşiller Partisi ise 1.022’ye karşı 813 oyla Siyonizm’i bir ırkçılık biçimi olarak tanımlamıştır. İsrail’in E1 yerleşim projesini seçim sonrasına ertelemesi, bu baskının sahada da karşılık bulduğunu göstermektedir.
Bu siyasal ve sembolik adımların ekonomik etkisi sınırlı kalabilir. Örneğin, Almanya’nın İsrail’in varlık hakkını sorgulamayı suç hâline getirmeye yönelik girişimi mezkûr eğilimin doğrusal olmadığını hatırlatmaktadır. Ancak İsrail’e dair eleştirel bir pozisyon alma önündeki siyasi eşiğin aşıldığı açıktır. Batı artık yalnızca Netanyahu hükûmetini değil, işgalin kendisini ve hatta onu mümkün kılan ideolojiyi de tartışmaya açmaktadır.
Geleceği kaybetmek: Kampüs protestoları ve ABD’deki kırılma
İsrail’in somut kayıpları henüz görünür hâle gelmemiştir. Nitekim ABD’den İsrail’e silah akışı sürmekte; Trump yönetimi diplomatik korumayı esirgememektedir. Ancak asıl kayıp çok daha derinde yaşanmaktadır. Nitekim İsrail, Batı’nın gelecekteki yönetici elitini kaybetmektedir.
2024 baharında yaklaşık 200 kampüse yayılan protestolar, 1968’in Vietnam karşıtı hareketini hatırlatan bir kuşak bilinci yaratmıştır. Columbia, Harvard, Yale ve MIT gibi protestoların merkezi olan üniversiteler, Amerikan bürokrasisinin, diplomasisinin ve siyasetinin elitlerini yetiştiren kurumlardır. Gallup’un Kasım 2024 verilerine göre 18-34 yaş arası Amerikalıların yalnızca yüzde 9’u İsrail’in Gazze ‘operasyonunu’ desteklemektedir. Bugün kampüslerde çadır kuran gençlerin yarın Dışişleri’nde, Kongre ofislerinde ve düşünce kuruluşlarında karar alıcı konumuna geleceği öngörülebilir. İspanya’da 75 üniversitenin akademik boykot kararı alması, bu dalganın Atlantik’in öte yakasında karşılık bulduğunu göstermektedir.

ABD’deki İsrail algısındaki değişim, Demokrat seçmen tabanında artık somut/istatistiksel bir gerçeklik hâline gelmiştir. Örneğin, Pew’in Nisan 2026 verilerine göre Demokratların yüzde 80’i İsrail’e olumsuz bakmaktadır. 2022’de yüzde 53 olan bu rakamın 4 yıl gibi kısa bir sürede ciddi oranda artması, İsrail’in ABD’deki Demokratları neredeyse tamamen kaybettiğini göstermektedir. Benzer şekilde, NYT/Siena anketine göre potansiyel Demokrat seçmenlerin yüzde 74’ü İsrail’e ek yardıma karşı çıkıyor. Aralık 2023’te yüzde 45 olan bu oranda yaşanan İsrail eleştirisi yönündeki dönüşüm Kongre’ye de yansımaktadır. 15 Temmuz 2026’da 103 Demokrat temsilci İsrail’e yıllık 3,3 milyar dolarlık güvenlik yardımını kaldırmayı öngören önergeyi desteklemiştir. Oysa Nisan 2024’te İsrail’e ek askerî yardıma yalnızca 37 Demokrat karşı çıkmıştı. Michigan’da Abdul El-Sayed, AIPAC ve müttefiklerinin 54 milyon doları aşan harcamasına rağmen Senato adaylığını kazanmıştır. Senato’daki Demokratlar da E1 projesine dahil olanlara yaptırım öngören bir yasa tasarısı sunmuştur.
Cumhuriyetçi cephede de çatlakların derinleştiği görülmektedir. “Önce Amerika” söylemi, İsrail’e akan milyarlarca dolarlık yardımı sorgulayan bir taban oluşturmuştur. Marjorie Taylor Greene’in Gazze’deki uygulamaları soykırım olarak nitelemesi ve AIPAC’i yabancı çıkarların lobisi ilan etmesi, birkaç yıl önce düşünülemezdi. Gazze ve Batı Şeria’daki kiliselere yönelik saldırılar, Evanjelik tabanda da rahatsızlık yaratmıştır.
Bununla birlikte, partideki müesses nizam ile taban arasındaki makasın hâlâ açık olduğu görülmektedir. Koyu İsrail yanlısı Jared Moskowitz’in Temsilciler Meclisi Orta Doğu Alt Komitesi’ne getirilmesi bunun göstergesidir.
Daha önemli bir risk ise eleştirilerin Netanyahu’ya indirgenmesidir. 27 Ekim seçimlerinde öne çıkan Gadi Eisenkot da Filistin devletini öngörülebilir bir gelecekte reddetmektedir. Dolayısıyla Netanyahu seçimleri kaybetse ve yerine başka biri gelse bile Filistin’in işgalinin daha “sessiz” sürmesine zemin hazırlaması muhtemeldir.
Sonuç olarak, İsrail’in Batı’daki gücü tarihsel olarak üç sütun üzerine kurulmuştur. Bunlar; kamuoyu desteği, elit konsensüsü ve “Orta Doğu’nun tek demokrasisi” ile mağduriyet anlatısına dayanan ahlaki üstünlüktür. 7 Ekim’den üç yıl sonra bu üç sütunun aynı anda aşındığı görülmektedir. Bu tür kayıplar, savaş meydanındaki yenilgiler gibi, bir gecede görünmez olmuyor. Yavaş ilerlemekte ancak birikerek geri dönülmez hâle gelmektedir. 1950’lerin sonunda Fransa’nın Cezayir’i savunamaz hâle gelmesi de böyle bir birikimin sonucuydu. İsrail bugün askerî açıdan kazanıyor gibi görünebilir. Ancak meşruiyetini, müttefiklerinin vicdanını ve geleceğin karar alıcılarını kaybettiği bir süreç başlamıştır.

