1. YAZARLAR

  2. Azzam Temimi

  3. Kudüs’ü Kurtarmak Tüm İslam Ümmetinin Vazifesidir

Kudüs’ü Kurtarmak Tüm İslam Ümmetinin Vazifesidir

Mart 1993A+A-

Öncelikle okurlarımız için kısaca kendiniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

İsmim Azzam Temimi. Şu anda İngiltere'de Liberti [Özgürlük] adlı, müslüman ülkelerdeki insan hakları ve özellikle de siyasi haklar ve özgürlükler üzerinde yoğunlaşan bir kuruluşun başkanlığını yapmaktayım. Bireylerin ve grupların siyasal hakları. Aynı zamanda Londra'daki West Minister Üniversitesi'nde, İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği konusunda doktora çalışması yapmaktayım.

Sizce Filistin sorununun bölgedeki anlamı nedir ve nasıl tanımlanabilir? Etnik bir çatışma mı, ulusal veya dini bir sorun mu? Yoksa bir medeniyet sorunu mu? Yani bu mücadelenin sizce gerçek önemi nerede yatıyor?

Tabii ki ancak doğru bir teşhiste bulunursak bu mücadelenin bizim için gerçek önemini anlayabiliriz. Bunun için de bazı siyasal ve tarihsel gerçekleri göz önünde bulundurmalıyız. Bu bölge, yani Filistin tarih boyunca hep belli çatışmaların odağı olagelmiştir. Osmanlı'nın çöküşünden sonraki, İngiliz ve Fransızlar'ın önderliğindeki o zamanın 'yeni dünya düzani' Orta Doğu dedikleri bölgeyi, Sykes-Picot Antlaşmasıyla küçük bölgelere ayırıp kendi aralarında paylaştılar. Fransız ve İngiliz denetimindeki bu küçük birimler de, tekrar birleşmelerini engellemek için, ayrı yönetimler altına sokuldular, Suriye, Irak Ürdün vs. Fakat sadece tek bir bölge istisna tutulmuştur: Filistin. Filistin İngiliz mandası altında kalmaya devam etti ve koloni olarak değil, İngiliz mandası diye adlandırıldı. Çünkü İngilizler, Balfour Deklarasyonu'na sadık kalıyorlardı. Bu deklarasyon, Filistin'i bir Yahudi toprağı olarak görüyordu ve İngilizler Filistin'i yahudilere bırakmak için bu bölgeyi istisna kılmıştı. Yani herhangi bir kukla Arap yönetimi altına dahi sokmadan, doğrudan manda yönetimi altında tutmuştur. Tabi bu senaryonun arkasında Avrupa'daki siyonist hareket vardı. 1895'de, siyonist hareket Basel'deki kongrelerinde, 50 yıl içerisinde Filistin'de bir siyonist devlet kurmayı kararlaştırmıştı. İngilizler'in bu manda yönetimi sırasında yaptıkları bilinçli bir şekilde ülkedeki Filistin nüfusunu göçe zorlayıp, dünyanın her tarafından buralara yahudileri getirtip yerleştirmekti. Öyle ki BM'nin 1948 öncesi İsrail'e verdiği topraklarda 20. yüzyılın başında yahudi nüfusu sadece % 2 kadarken, bu rakam, 1948 yılında % 70'e çıkmıştı. Burada İngilizler'in politikalarının ve siyonist terör örgütlerinin yaptıkları katliamların sonuçları açıkça görülüyor. Bu da, Filistin sorununun basit bir toprak meselesi olmayıp, geniş çaplı bir kültür ve medeniyet problemi olduğunu gösteriyor. Yani, belli bir toprağa yabancı insanlar, planlı bir şekilde getirilip, o toprağın asıl sahipleri dışarı sürülüyor. Üstelik bu yabancı insanlar, binlerce kilometre uzaklardan getiriliyor. Tabi bu olayın yorumlanması da kişilerin ideolojilerine göre değişebilir. Ancak ben, İslami perspektiften olayı değerlendirme taraftarıyım. Ki buna göre, Filistin'de şu anda kim hakim olursa olsun, orası bir İslam toprağıdır ve Siyonistlerin güç kullanarak, katliamlarla ele geçirdiği kazanımlar kabul edilip tanınamaz.

Bu çatışma bir yahudi-müslüman çatışması değil de, siyonist hareketi ve diğer saldırgan milliyetçilikleri doğuran Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasındaki bir çatışma olarak yorumlanabilir mi? Siz bu çatışmada Batanın rolünü nasıl görüyorsunuz?

Aslında, İslam'ın doğuşu sırasındaki bazı sorunlar dışında, tarih boyunca yahudilerle müslümanlar arasında hiç bir sorun olmadı. Bunu kendileri de çok iyi biliyorlar. Hatta İspanyollar'ın katliamından onları koruyan yine müslümanlar oldu.

Bugün de geçmişe bakıp, keşke onları korumasaydık diyenler oluyor mu acaba?

Hayır, bence böyle düşünülemez. Zaten söyleyenlere de rastlamadım. Çünkü müslümanlar dinleri gereği, barışı isterler ve ezilen insanları korurlar. Aynı şey bugün olsa, biz yine onları korumalıyız. Tarihte de, müslümanların yönetiminde, Yahudiler önemli devlet görevlerine dahi getirilmişler. Her konuda hür ve serbest olmuşlardır. Onun için, bugünkü çatışmayı müslüman-yahudi çatışması şeklinde basitleştirmek çok yanlış olur. Üstelik Kur'an'da bu insanlar Ehl-i Kitap olarak tanımlanıp, onlara hakları verilmiştir. Bu anlamda, müslümanlar Kur'an'ın ilkeleri doğrultusunda, yönetimleri altındaki yahudilere adil davranmakla sorumludurlar. Fakat bugün Filistin toprakları üzerinde kendilerine yahudi diyenlerin yaptıkları, şüphesiz İslam'ın savaşması gereken bir kötülük ve tecavüzdür. Bu insanlar ne için yaparlarsa yapsınlar -yahudilik, milliyetçilik vs.- İslam'a göre bu bir zulümdür ve onunla savaşılmalıdır. Zaten bu insanlar, o toprakların sahibi de değillerdir. Rusya'dan, Avrupa'dan ve daha pek çok yerden buralara gelmişlerdir ve başkalarına ait topraklara zorla yerleşmenin bizzat kendisi bir zulümdür ve o insanlara karşı mücadele etmek gerekir.

Öte yandan, Filistin'deki yahudi veya siyonist varlığını Batı'nın iradesi ve hesapları dışında düşünemeyiz. Zira eğer batılıların sömürgeci hakimiyetleri olmasa idi, İsrail devleti kurulmazdı ve üstelik bugün de Batılılar'ın desteği olmadan İsrail devleti asla yaşayamaz. Çünkü kendi başına ayakta kalabilecek bir devlet değil İsrail. Mesela, İntifada şunu açıkça göstermiştir ki, onlara karşı direniş artınca, yahudi göçü ters yöne doğru olmaktadır. Yahudiler ülkeden kaçmaktadırlar. Bu da, onların Batı'nın korumasına ve hatta maalesef Arap ülkelerinin korumasına muhtaç olduğunu göstermektedirler. Çünkü Arap devletleri, kendi ülkelerinden bir cihad hareketinin doğmasına izin vermiyorlar.

Son Körfez Savaşı esnasında Filistin müslümanlarının gerek Irak'tan beklentileri, gerekse kitlesel gösteri ve eylemlerle Irak'a destekleri bir hayli yüksek oldu. Sizce Körfez Savaşı tecrübesi Filistin hareketini nasıl etkiledi, pozitif veya negatif tesirleri ne oldu?

Her şeyden önce, beklentiler bir yana, ister Filistin'de olsun, ister başka bir yerde, müslümanlar için bu savaşta takınılacak tek bir tavır seçeneği vardı. Yabancı müdahaleye karşı çıkmak, Irak haklı olsun veya olmasın, bizim yabancı, emperyalist ülkelerin müdahalelerine dair hükmümüz değişmez. Özellikle bu yabancı müdahale, müslümanlar için en kutsal olan topraklarda sürekli bir yabancı askeri varlığa dönüşürse. Bu çok tehlikeli bir durum. Filistinliler'e gelince, şüphesiz pek çok beklentiler vardı. Müslümanlar çok uzun zamandır hiç bir iyi haber alamıyorlardı. Yakın tarihimiz pek çok yenilgilerle dolu. İslam ülkelerinin neredeyse tamamında diktatör, Batı yanlısı, hain hükümetler mevcut, doğrudan müslümanların düşmanlarına hizmet eden, yabancılaşmış elitler. Tüm bunların ardından, Saddam Hüseyin'i tüm bu güç dengesine, dünya düzenine meydan okurken gören halk doğal olarak etkilendi ve heyecanlandı. Mesela, Saddam füzelerini İsrail şehirlerine gönderince, Filistinler sevinmekte, hoşlanmaktaydılar. Çünkü çok uzun zamandan beridir, kimse İsrail'e saldırmaya cesaret edememişti. Kısacası tüm bunların sembolik bir anlamı vardı. Ben hiç kimseyi suçlamıyorum.

Şüphesiz, bu tespitlerinize biz de katılıyoruz. Ancak sözgelimi Arafat'ın savaştan sonra daha da uzlaşmacı tavırlar takınması, Madrid görüşmeleri vs. Bunların savaş sonrası ortaya çıkan karamsar tabloyla bir ilişkisi yok mu?

Tabii ki, Körfez Savaşı'nın sonucu derin bir hayal kırıklığı oldu Filistinliler için. Beklentiler hiç yerine gelmedi ve bu savaşın, tüm Filistinli gruplar için yıkıcı ve çok olumsuz sonuçlan oldu. Fakat Arafat söz konusu olursa, o bir oportünisttir, ilkelerin adamı değil. Körfez Savaşı sırasında da aynı şekilde davrandı ve savaştan sonra yine ilkesizliğine uygun olarak pek çok geri adımlar attı. Oysa ki Filistin'deki İslami hareket öyle değil. İslami hareketin dengeli bir tavrı vardı ve kısa vadeli sonuçlar beklemiyordu. Daha uzun vadeli planlara göre hareket ediyordu. Bu arada, Körfez ülkeleri bu savaştaki Filistinliler'in tavırları dolayısıyla, hiç bir ayırım yapmaksızın, Filistinliler'e olan tüm desteklerini kestiler. İşgal altındaki topraklardaki pek çok hastane, okul ve hayır kurumu bundan çok olumsuz olarak etkilendi. Çünkü mali kaynakların büyük bir kısmı kesildi. 350.000 iyi işe sahip ve ülkesine para gönderen Filistinli, Kuveyt'ten sürüldü. Yani kısa vadede pek çok zararı oldu. İkinci olarak ise, çok uzun zamandır hazırlanan "barış süreci" iyice hızlandı. Daha önce pek çok sorun vardı, böyle bir sürecin gerçekleşmesi için, ancak savaştan sonra, Amerikalılar'ın da baskılarıyla, tüm taraflar aynı masa etrafında toplandı. Çünkü tüm Arap ülkeleri Amerika'yla bir pazarlık yapmış ve bu pazarlık sonucunda İsrail'le aynı masaya oturmuştu. Tüm bunlar İsrail için çok büyük bir avantajdı. Sonuç olarak, tüm Arap ülkeleri masaya herhangi bir şart öne sürmeksizin oturuyorlardı. Arafat ve FKÖ de, hem siyasal ve hem de mali olarak, bu Arap rejimlerine bağlı olduğundan, bu sürece katılmak zorunda kaldı. Tabi şunu da unutmamak gerekir ki, FKÖ içinde de bu tür bir eğilimde olan bir kesim vardı ve bunlar FKÖ için İsrail'le anlaşma zemini hazırlıyorlardı. Bassam Ebu Şerif ve arkadaşların önderlik ettiği Amerika yanlısı pragmatist grup, özellikle İsrail'in Lübnan'ı işgalinden bu yana gittikçe güçleniyordu. Bunlar İsrail ve Amerika'yla zaten gizli ilişkiler içindeydiler.

Sonuçta, bu uzlaşmacı rejimler ve KO, İsrail'in ortaya koyduğu şartlar çerçevesinde, sözde "barış" masasına oturdular. Sözgelimi FKÖ'nün daha da onuru kırmak için, İsrail, FKÖ'nün doğrudan temsil edilmesini kabul etmedi. Dikkat etmek lazım. İsrail zaten FKÖ ile bağlantılar kuruyordu, fakat amaç FKÖ'yü iyice yaralayıp aşağılamaktı. Üstelik, Kudüs tartışma konusu yapılmıyor, yani tamamen İsrail'e bırakılıyor. Yine Birleşmiş Milletler devreden çıkarılıyordu. Yani görüşmeler BM Güvenlik Konseyi kararları uyarınca yapılmasına rağmen, BM görüşmelerde taraf olamıyordu ve hiç bir sözü yoktu. Buradan da, tüm bu sürecin İsrail isteklerinin bir empozesi olduğu açıkça görülebiliyor.

FKÖ bu kadar da ümitsiz bir durumda mı ki, tüm bunları kabul ediyor?

Zannetmiyorum. Bunu kendileri istiyorlar ve kendilerini başka seçenekleri yokmuş gibi gösteriyorlar. Mesela HAMAS hayır dedi. Aslında, FKÖ içindeki bu bahsettiğimiz pragmatist grubun bir başarısıdır bu. Onlar hep Arafat'a "Başka çaremiz yok. Yeni Dünya Düzeni böyle, yoksa bizi iyice silerler... vs." şeklinde baskı yapıyorlar.

Eğer son Körfez Savaşı ile 1967 savaşını karşılaştıracak olursak; 67 savaşından sonra Arap dünyasında laik yönetimlerin başarısızlığı ve tekrar İslam'a dönmenin gerekliliği vurgulandı. Yani, 67 yenilgisi laik milliyetçilerin başarısızlığı ve hüsranı gibi algılandı. Filistin'e de bu yöneliş, belli bir fasıladan sonra yansıdı. Acaba Körfez Savaşı'nın bu anlamda bir tesiri oldu mu? Yani laik-milliyetçi ve İslami çözümler arası tercih açısından, savaşın bir tesiri var mı?

Aslında daha savaştan önce, laiklik ve milliyetçiliğin çözüm olmadığı, tek çözümün İslam olacağı anlaşılmış durumdaydı. Onun için de Saddam, kriz keskinleştikçe daha da müslümanlaşır gibi göründü, İslami sloganları kullandı. Gerçekte kendisi pek değişmemiştir. Ama mesela bayrağa 'Allahu Ekber' yazısını koydurmuştur. Çünkü o kitlelerin dini duygularının güçlü olduğunu biliyordu. Aksi halde, kimse onu desteklemezdi. Dolayısıyla, İslami uyanış zaten Körfez Savaşı'ndan önce oldukça ileri sevideydi. Bunun için de, savaşın sonucu, halkın İslami eğilimlerini pek etkilemedi. Ancak şüphesiz siyasi dengeleri, süreci ve yapıyı fazlasıyla etkilemiş oldu ve bu yeni dengelerin sonucu olarak da ortaya 'barış süreci' olarak adlandırılan süreç çıktı.

Yalnız FKÖ geçmişte oldukça önemli mücadeleler vermiş bir örgüttür. Özellikle 1967 savaşı sonrasında silahlı eylemleri var. Mücadeleyi, savaşı sürükledi ve uzlaşmaz bir çizgi sergiledi. Derken zamanla uzlaşma eğilimini arttırmaya ve taviz üstüne tavizler vermeye başladı. Sizce bu değişimin sebebi nedir?

Bu sorunun cevabı çok basit. İlk zamanların kararlı cihadını yürüten isimlerin hiç biri şu anda yoktur. Hepsi ya şehid edildi ya da vefat etti. Ebu Cihad, Ebu İyad askeri operasyonları düzenleven liderlerdi.

Sanırım bu saydığınız isimlerin çoğunluğu İhvan kökenli.

Evet. Hepsinin de İslami bir faaliyeti ve eğilimi olmuş. Aslında başlangıçta Fetih örgütünün kendisi de öyleydi. İsmini Mekke'nin fethinden almıştır. Kısaca, ilk sebep olarak, bu kararlı cihadı yürüten kişilerin birer birer sahneden çekilmesini gösterebiliriz. İkinci olarak, FKÖ'nün üzerinde öylesine büyük baskılar yapıldı ki, bunu görmemiz gerekir. Araplar'dan gelen baskılar, Batı ülkelerinin baskıları vs. Hiç kendilerine ait bağımsız topraklan olmadığından manevra kapasiteleri, tercih imkanları da kısıtlı. Ürdün'den kovulup, Lübnan'a gittiler. Oradan da sürülüp, Tunus'a geçmek zorunda kaldılar. Tunus'ta İsrail tarafından bombalandılar. Bu baskılara karşı dayanabilecek güçleri yoktu. Üçüncü sebep, başlangıçtaki İslami eğilimin yerini, laik eğilimin almasıdır. Bu eğilim, ta eskiden beri, Fedailer, Ürdün'ü terk ettikleri sırada bile vardı. Ancak o zamanlar sayıları çok azdı ve onları kimse dinlemezdi, fakat zamanla bu laik eğilim büyüdü ve örgütün içinde kontrolü ele geçirdi. Arafat'ın kendisi ise daha işin başından beri, ilkeleri olmayan, oportünist bir kişiydi. FKÖ'nün başındaki isim olarak da, yeni gelişen laik eğilim tarafından etki altına alındı. Mesela şimdi onun en yakın danışmanları hıristiyanlar ve laiklerdir, Amerika yanlısı laikler. Sanırım tüm bu faktörler, sözünü ettiğiniz değişimin sebepleridir.

Doğu Bloku'nun ve Sovyetler'in çöküşü ve Batıyla uzlaşması da etkili faktörlerden biri sayılabilir mi?

Evet, bunun da etkisi olmuştur muhakkak. Bunun yanı sıra, daha bahsetmediğimiz başka pek çok faktör de bu değişime etki etmiş olabilir. Ancak ilk saydığını üç faktör bana daha önemli geliyor.

İntifada'nın bu denli kararlı ve uzun sürmesinin sebebi sizce nedir?

Bir kere İntifada'nın belli bir planı veya kontrolü yok. Hiç bir örgütün denetiminde veya önderliğinde değil. O Filistin halkının kendiliğinden oluşan bir tepkisidir. Bunun içindir ki, bazen ivmesi artıyor, bazen zayıflıyor. Tamamen halkın moral durumuna bağlı. Fakat İntifada'nın asıl sürükleyici harekete geçirici duyguları İslamidir. İslam inancının cihad, fedakarlık anlayışları olmasaydı İntifada olmazdı. Yani hiç bir örgüt İntifada'nın mimarı değildir ve olamaz. Fakat, İntifada ile birlikte, İslami cihad yeni bir merhale katetti ve HAMAS ortaya çıktı. HAMAS İntifada ile beraber, daha doğrusu, ondan hemen sonra oluştu ve HAMAS'ın varlığı da İntifada'nın ateşini biraz daha arttırıyor. Tabii, FKÖ ve diğer kuruluşlar da İntifada'nın içinde yer alıyorlar.

HAMAS, laik bir örgüt gibi davranıp, tarihi, dini, kültürü göz ardı ederek kısa vadeli kararlar veremez. O, ilkelere göre davranmak zorundadır. Çünkü İslam'ın gereği budur. Kudüs, eskiden de bir yüzyıldan fazla bir süre Haçlıların elinde kaldı ve o süre zarfında Mescid-i Aksa, Haçlıların atları için bir barınak haline sokuldu. Fakat hiç kimse Aksa'yı kaybettiğimizi düşünmedi. İşte laiklerin ve FKÖ'nün anlamadığı nokta bu. Kudüs tüm müslümanların sahip çıktığı bir mekan ve orayı kurtarmak da tüm müslümanların vazifesidir. Bu mesele, ulusal bir mesele değildir. Laikler İsrail'in gücüne, Batı'dan aldığı desteğe bakarak onlarla pazarlığa oturmak istiyor. Oysa bu topraklar onların değil. Bu davayı Filistinliler bıraksa bile, bir gün mutlaka, dünyanın diğer bölgelerindeki müslümanlar burayı kurtaracaklardır. Belki bir gün oradaki bütün Filistinliler bölgeden sürülecekler, direndikleri için yok edilmek isteneceklerdir. Ancak bu bile oranın ilk kıble olduğunu ve dünyada ki bir milyardan fazla müslümanın, Kudüs'ü bir gün mutlaka kurtaracakları gerçeğini değiştirmez. Bu mesele bir Filistin meselesi değildir.

Filistin meselesi bir medeniyet meselesi olarak ortaya konulunca, tabii ki ancak İslam medeniyetinin yeniden canlanışı ile Filistin'de kurtulabilecektir!

Muhakkak. Zaten o bölgede, İsrail gibi bir devletin kurulması da, İslam'ın yeniden kendi medeniyetini canlandırmasına engel olmayı amaçlamaktadır. Dikkat edin, bugün nerede müslümanların bir uyanışı, bir güçlenişi varsa mutlaka orada İsrail aleyhte bir faaliyet içindedir. Bugün uluslararası medyadaki fundamentalizm aleyhtarı kampanyada İsrail'in rolü olduğu biliniyor. İsrail istihbaratı, Amerikan İstihbaratı ile işbirliği içinde fundamentalistler aleyhindeki tüm laik rejimlere yardım etmektedir. Yine Keşmir'de İsrailliler Hintliler'e yardım ediyorlar. Singapur'da İsrailli askeri uzmanlar yardır. Sudan'daki hıristiyan isyancıları İsrail eğitmektedir, Hatta Sırplar'ı da gizlice destekledikleri söylenmektedir. Tüm bunlar çatışmanın daha geniş bir kültürel çatışma olduğunun delilleridir. Çünkü İslam'ın yükselmesi demek, İsrail'in sonu demektir.

Bize İntifada 'nın genel bir değerlendirmesini yapabilir misiniz? Başlangıçtan bu yana neler başarıldı, neler yapılmak istendi ve isteniyor?

Bir kere İntifada'nın beş yıldan uzun bir süredir devam ediyor oluşunun kendisi büyük bir başarıdır. Fakat, maddi sonuç olarak İntifada'yı bir sıcak savaş olarak görüp çok şeyler beklememek gerekir. İntifada'yı yürüten, taşları atan insanların da hayatları var ve normal hayatlarının getirdiği bazı baskılar var üzerlerinde. Mesela, insanlar çocuklarına iyi bir şekilde eğitmek istiyorlar, onlar da normal bir hayat yaşamak istiyorlar. Bunun için de İntifada'nın seyri dalgalı oluyor. Bazen maksimum, bazen minimum. Ancak asla ölmeyecektir. Bazen İntifada'ya ağır darbeler isteniyor, Madrid Konferansı gibi. Ama bu konferansı İslamcılar ve milliyetçilerin bir kesimi kabul etmedi. Ve İntifada durmadı. Belki Arafat ile Rabin'in doğrudan görüşmeler yapması da İntifayı olumsuz olarak etkileyebilir. Bazı gruplar İntifada'ya katılmayabilir. Arafat bağlıları gibi. Ancak bu da kısa vadeli bir gerileme olur. Uzun vadede milliyetçiler bunun bir çözüm olmadığını anlayıp İslamcılara katılacaklardır. Yani İntifada belli zayıflamalara uğrasa da, asla ölmeyecektir. Aslında İsrailliler bu gerçeği anlamayacak kadar körler. Uzun vadede onlarla uzlaşmaz bir şekilde savaşan güçlerin sayısı_da artacaktır.

HAMAS ve İslamcı örgütlerin şimdi yapmak istedikleri meseleyi sürekli canlı tutabilmektir. Filistin'deki müslümanlar, Kudüs'ü tek başlarına kurtaramazlar. Bu İslam dünyasının genelinin uyanmasıyla, dirilişiyle gerçekleşecek bir şeydir. Ümmetin geneli canlanana kadar, İntifada belli dalgalanmalarla sürecek, ta ki, Selahaddin Eyyubi'nin ordusu gibi güçlü bir İslam ordusu oluşup, Filistin'i kurtarana dek.

Size biraz da HAMAS hakkında bir şeyler sormak istiyoruz. Ne zaman ve nasıl oluştu? İlkeleri ve hedefleri nedir? Çalışma yapısı nasıldır? Bize biraz HAMAS'dan söz eder misiniz?

Resmi olarak HAMAS, İntifada'dan dört gün sonra kuruldu. Bu, HAMAS imzalı ilk bildirisinin yayınlandığı gündür. Ancak HAMAS, kendi misakında da belirttiği gibi, kendisini Osmanlı'nın çöküşünden bu yana devam eden cihad sürecinin bir devamı olarak görmektedir. HAMAS'ın kurucuları İhvan-ı Müslimin'den yetişmedir. Şeyh Ahmet Yasin ve arkadaşları. HAMAS şu anda Filistin'deki tüm İhvan mensuplarını içine almış olmanın ötesinde, tüm İslami değerlere bağlı Filistinliler'e de açıktır. Resmi olarak genç bir örgüt olsa da, çok zengin bir tarihe dayandığından ve sağlam bir arka planı ve zemini olduğundan şu anda oldukça güçlüdür. HAMAS'a göre, Filistin toprakları tüm müslümanlara aittir ve fethedildiği günden, hesap gününe kadar bir vakıf toprağı olarak kalacaktır. Hiç bir örgüt, grup veya hükümet bu topraklar üzerinde pazarlık etme hakkına sahip değildir. Bütünüyle kurtarılmalıdır. Bu vazife de tüm ümmete aittir. Ancak Filistinliler, kaderleri gereği en fazla sorumluluğa sahip müslüman gruptur.

Şüphesiz içinde değişik branşları vardır. Askeri kanadının adı, "İzzettin el-Kassam Kıtası"dır. Bu çok gizli bir gruptur ve son zamanlardaki askeri operasyonları bu grup yapmaktadır. Bugüne kadar hiç bir üyesi yakalanamamıştır. Sürgüne gönderilenler, askeri kanattan değil, halkın tanıdığı, sevdiği aydın şahsiyetlerdir. Enformasyon bürosu, bildirileri yayınlar ve basınla ilişkileri ayarlar. Siyasi kanadı, değişik ülkelerle ve örgütlerle ilişkileri ayarlar. Mesela, İran, Suudi Arabistan veya Ürdün gibi ülkelerle görüşmeler de yapmaktadır.

HAMAS'ın ilgilendiği çatışma bölgesi Filistin topraklarıdır. Onun için de diğer Arap ülkelerinde siyasi veya askeri şubeleri yoktur. Aslında bu Arap ülkelerini korkutan bir husustur ve HAMAS, FKÖ'nün tecrübelerinden ders alarak bu tür bir şeye girişmemiştir. Diğer ülkelerdeki varlığı sadece siyasi temsilcilik ve enformasyon bürosu niteliğindedir. Filistin davasına katkıda bulunmak isteyen herkesten mali yardım alabilir, ön şart koşulmamak şartıyla. Fakat şimdiye kadar yardımlar hep bireylerden gelmiştir, ülkelerden değil. Ancak umarız, bir gün İslam ülkeleri HAMAS'a yardım yapmanın kendi vazifeleri olduğunu kavrayıp, bunu yaparlar.

Örgütlenme şekli, karizmatik bir liderliğe mi dayanıyor?

Bir karizmatik lideri var. Şu an hapiste bulunan Şeyh Ahmet Yasin. Ancak onun dışında bir liderlik organizasyonu var. Hepsi de Filistin'de ve bütün hepsi tutuklansa bile, hemen ikinci ve üçüncü lider grupları onların yerini alabilecek durumda.

Peki legal kuruluşlara ve örgütlenmelere katılımı var mı?

Evet, var ve Arafat'la laikleri en çok korkutan da bu. HAMAS, sendika, üniversite temsilciliği ve belediye seçimi gibi tüm legal forumlara da katılıp, bunların büyük çoğunluğunu kazanmıştır ve bütün legal faaliyetlere de katılmaktadır. Adaylar gösterip, desteklemektedir. Tabii bu kişiler HAMAS'ı temsil etiklerini söylemiyorlar; seçime, birey olarak ya da İslami blok adına katılıyorlar. Ama herkes kimin ne olduğunu biliyor. Bunun dışında HAMAS legal kuruluşlarda kendi ismini kullanmıyor. Sadece İslami sıfatını kullanıyor. Bu arada, HAMAS'a bağlı olmayan bağımsız İslamcılar'ı da legal platformda destekliyor, onlarla da ilişkileri çok iyi.

Acaba Filistinli müslümanlar arasında seçimlere katılmanın meşruiyetine dair bir tartışma var mı?

Daha önce vardı, ama artık bu sorunu hallettik. Bir yerde olmak ve katılmak, değiştirme gücüne sahip olmak, her zaman, hiç bir şey yapmamaktan daha iyidir.

Son zamanlarda yabancı basında işbirlikçilerin cezalandırılması ve öldürülmesine dair çokça haber çıkıyor ve bunun halkın moralini bozduğu, korkuttuğu gibi şeyler söyleniyor. Acaba bu meselenin aslı nedir? İşbirlikçilik olgusu nedir?

İşbirlikçiler olayı basına çok yanlış ve çarpıtılmış olarak aksediyor. Asılsız iddialara dayanılarak ve delilsizce masum bir takım insanların öldürüldüğü propagandası yapılıyor. Bu bir saptırma. İsrail çok eskiden beridir, büyük bir işbirlikçi ordusuna sahiptir. Bunlar çok iyi eğitilmiş, desteklenen, silahlı, iyi para verilen kişilerdir ve bu kişilerin görevi genelde İsrail'e sadece bilgi vermek değildir. Açıkça mücahidleri öldürmektedirler. Bir nevi İsrail'in kiralık katilliğini yapmaktadırlar ve İslam'a göre böyle bir insan için tek bir ceza vardır: Ölüm. Eğer bunu da anlamıyorlarsa, bu hiç de umurumuzda değil. Bu insanlar; para, seks ve esrar karşılığında bizim kardeşlerimizi öldürüyorlar. Buna rağmen, cezalandırmaktan önce sorgulamaları yapılıyor, kendileri de bunu itiraf ediyor. Filistin'de işbirlikçileri herkes tanır, çünkü üzerlerinde silah taşımalarına izin verilir ve onlardan başka hiç bir Filistinli'nin silah taşımasına izin verilmez. Yine rahatlıkla pasaport alabilirler, bol paraları vardır ve istedikleri her şeyi yapabilirler. Ama artık sayıları azalıyor. Çünkü hem cezalandırılıyorlar, hem de o kişinin ailesi için bir utanç olduğu için, önce aileleri onları deşifre edip, öldürmek istiyor. Şimdi İsrail onlar için özel bir köy yaptı ve onları orada koruma altında tutuyor. Yani toplum içinde de yaşayamıyorlar. Bütün işbirlikçiler, İsrail'in koruması altında, ortak bir köyde yaşıyorlar. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus, işbirlikçilerin tümüyle düşük karakterli, zayıf, cahil ve İslami eğitimden uzak kesimler içinden çıkmış olmalarıdır. İşbirlikçiler zaman zaman laik ve solcu örgütlerin bünyelerine sızabilmişlerse de, İslami gruplara hemen hemen hiç sızamamışlardır.

Son zamanlarda silahlı eylemlerde bir artış görülüyor. Acaba uzun vadede İntifada'yı daha silahlı, sıcak bir savaşa dönüştürme planı var mı?

Aslında elimizde imkan olsa bunu bugün de yaparız. Ancak Filistin'de silah bulmak, taşımak çok zor. O operasyonlar oldukça iyi planlanmış başarılı eylemlerdir ve bu tür silahlı eylemlere sıcak bakıyoruz. Elimizde imkan olsa, her gün binlerce eylem yapmak istiyoruz. Ancak komşu müslüman ülkeler mücahidlerin geçişine izin vermiyor. Silah bulunamıyor. Çoğu zaman o silahlar, büyük paralar karşılığında İsrailli askerlerin kendilerinden satın alınıyor. Uzun vadedeki hedefimiz bunların sayısını artırmaktır.

Çok teşekkür ederiz.

Bu yazı toplam 1676 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR