Zaman Tünelinden Gün Işığına ve İdâmdan Sonraki Af..

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Önce, tarihî hadiseler hakkındaki bilgilerimizin nasıl şekillendirildiği üzerine bir örnekten sözedelim:

*

Bir ‘Fikriye Hanım’ vardı, 1920’lerdeki M. Kemal’in yakın çevresinde.. 

Yarım asır öncelerdeki ciddî sayılabilecek tarihî yayınlarda, o, M. Kemal’in yakın akrabası, halasının kızı vs. diye anlatılır ve kendisini, Paşa’ya hizmete adadığı yazılırdı. Bazı yaşlı tarih ve edebiyat hocalarımız da, onun ‘metres’ olduğu gibi rivayetleri müzipçe reddeder ve kıs-kıs gülerlerdi. Ama, ‘metres’in mânâsını bilmediğimizden, karanlıkta el yormadıyla bir şeyler arayanlar misali, konuyu tam olarak anlayamaz ve yine de birşeyleri hisseder gibi olurduk.

Çok sonraları ise, bu hanımın, Paşa’yla evlilik hayatı yaşadığı ileri sürüldü ve hattâ nikâhlarının Karacabey Müftülüğü’nde akdedildiği gibi iddiası dile getirildi.

Ve sonra da, M. Kemal’in Latife Hanım’la evlenmesi ihtimali ortaya çıkınca, M. Kemal tarafından -ülkenin o günkü elverişsiz şartlarına rağmen- tedavi olması gerekçesiyle Avusturya’ya gönderildi ve ‘Benin iznim olmadan hareket etme ve yurda dönme..’ denildi.

Ama, o, yine de bir şeyler hissetmiş olmalı ki, izinsiz ve habersiz olarak erken döndü ve geceleyin doğru Çankaya Köşkü’ne gitti. Ama, nizamiye kapısındaki askerler tarafından içeri sokulmayınca, intihar ettiği açıklandı.

(Genelde kemalist birisi olan) Hıfzı Topuz’un bu konuyu ele aldığı kitabında, ‘Fikriye’nin intihar etmediği, sırtından vurulduğu ve yaralı olarak Ankara Numûne Hastahanesi’nde iki gün kadar kalıp öldüğü, cenazesinin de ailesinden gizlendiği ve mezarının nerede olduğunun bilinmediği; Fikriye’nin, zâtî eşyasının ve kanlı gömleğinin amcasına verilirken, bu konuyu araştırmaya kalkışmamalarının resmî makamlarca tenbih edildiği; aksi halde başlarına daha başka sıkıntılar geleceğinin söylendiği’  ortaya konuldu.

Topuz’un, bu konudaki en ciddî yayınlardan birisi olduğu söylenebilecek kitabında, Fikriye’nin amcasına verilen kanlı gömleğinde, kurşunun sırttan girdiğinin görüldüğü de ifade edilmiş ve böylece, bir kimsenin kendisini sırttan vurmasının mümkün olmadığı hazırlatılarak, onun vurulduğu -zımnen- anlatılmıştır. Bazıları da onun, Latife Hanım’ın emriyle askerler tarafından vurularak öldürüldüğü iddiasını delilsiz olarak ortaya attılar.

(Rıza Nur’un ‘Hâtırât’ında yazdıkları ise, ne kadar ciddîye alınır veya alınmaz, ayrı bir konu.. Ama, o, eğer M. Kemal’le bozuşmasaydı, bunları yazar mıydı? Ya da, M. Kemal, Rıza Nur cebhesine yenik düşseydi, Rıza Nur ve etrafı hakkında ondan daha mı hafif iddialarda bulunurdu? Geçelim.)

*

Tarihi, yapanlar yazdırırsa; içinde bir güçperestlik de gizlidir.

Evet, tarih dediğimiz şey nedir ki?

Tarihi, galibler yazdırır ve tarihin gerçekleri, gelecektedir. Galiblerin kendi planlarına göre yazdırıp kitlelere ‘Tarih, bu..’ diye okuttuklarının gerçek anahtarı geçmişte değil, gelecekte saklıdır, çünkü..

Nitekim, M. Kemal’in çok yakınında genç yaşlarında bulunmuş olan bir Âfet (İnan) Hanım vardır. Sonraları tarih prof.’u da olmuştur. M. Kemal, bu hanım’a bir gün, bir muharebeyi, küçük çaplı bir çatışmayı yazdırır. Âfet Hanım, ‘Paşam, orada böyle bir savaş olmamıştı.’ der.

Ama, M. Kemal’in kafasında tasarladığı tarih aktarımının doğru çıkması için, -Âfet İnan’ın hatıratında yazdığına göre- ‘öyle bir muharebenin olduğu’nun yazılması da gerekmektedir. Onun için der ki, ‘Yaz kızım, ben ne dersem, sen onu yaz.. Tarihi yapanlar yazdırır..’ 

*

Evet, tarihte bir galiblerin yazdırdığı tarih vardır, bir de mağlublardır gizli tarihi.. Mağlubların da söyleyecekleri bir şeyleri elbette vardır, ama, onlara pek itibar edilmez. Ne zaman ki, o mağlublar galib duruma gelirler; o zaman her şey alt ters yüz edilerek yazılabilir.

Hatırlayalım ki, M. Kemal’le 1923-25 arasında, sadece 1,5 sene kadar evli kalmış ve sonra da M. Kemal’i terkedip boşanan Latife (Uşşaqîzâde) Hanım’ın hayatı üzerindeki esrar perdesi hâlâ da aralanamamıştır. Oldukça tahsilli birisi olan bu hanım, vefat ettiği 1975’lere kadar gözlerden uzak yaşamış, kimseyle görüştürülmemiş, dışarıya ancak, evine gelen temizlikçi kadının görüntüsüyle ve onun çarşafını giyerek çıkmak zorunda kaldığı söylenmiş ve hâtırâtı üzerine de, -yazıldığı tarihten itibaren, 50 yıl kadar bir süre-  yayınlanmaması ambargosu konulmuştu.

8-10 sene öncelerde, Latife Hanım’ın hâtırâtının yayınlanması sözkonusu olunca, kemalist rejimin mâlum derin güçleri derhal harekete geçip bunu önlemişlerdi. O zaman T. Tarih Kurumu başkanı olan Prof. Yusuf Halaçoğlu (şimdi MHP m.vekili), o hâtırâtı kendisinin de gördüğünü ve okuduğunu söylemiş ve ‘bunun yayınlanması halinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yeniden yazılması gerekeceği’ gibi kocaman bir iddia ortaya atmış ve sonra da, Latife Hanım’ın yakınlarının mahkemeye müracaatı sağlanmış ve mahkemeden, ‘halalarının ruhunun muazzeb olmaması, azab çekmemesi için, onun hâtırâtının hiçbir zamana yayınlanmaması’ yönünde bir karar çıkartılmıştı.

Sahiden de, M. Kemal’le sadece 1,5 sene evli kalmış ve sonra ondan boşanmış olan bir hanımın bu süre içinde öğrendikleri neydi ki, T. Tarih Kurumu’nun başkanı bile, ‘Bu  ‘hâtırât’ın yayınlanması halinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinin bütünüyle yeniden yazılması gerekir..’ gibi büyük ve tuhaf iddialarda bulunmuştu?

Yine hatırlayalım ki, çocukluk yıllarında, tıpkı bütün Cumh. dönemi çocukları gibi,  beyin yıkama ameliyesine tâbi tutulup, ‘Bugün 23 Nisan../ Neş’e doluyor insan, /Vatanı satmıştı sultan..’ gibi cıvık şiirler okuyarak büyütülmüş olan Bülend Ecevit  bile, son başbakanlığından ayrılmak ve siyaseti de terketmek zorunda kaldığı 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonraki dönemde, bir gün, ‘Vahdeddin vatan haini değildi..’ diye bir söz edivermiş ve birçok kemalist çevreyi öfkelendirmişti. Ecevit’in bu sözlerinin kendisine sorulduğu 9. C. Başkanı Süleyman Demirel ise, gerdanını sağa sola çevirip yutkunmuş ve sonra da, ‘Türkiye Cumhuriyeti bu  tartışmayı kaldıramaz’ deyip, o sözlerin zamansızlığını, henüz zamanının gelmediğini söylemişti.

Ama, vakti ne zaman gelecekti?

Ve vaktin gelip gelmediğine kim karar verecek?

Kemalistler kendi  fiilî saltanatlarına artık zarar gelmiyeceğine karar verdikleri zaman mı?

Ve o zamana kadar da, milyonlarca insanın beyni, resmî tarihin yalanlarına göre mi şekillendirilecekti? (Hatırlayalım ki, daha geçtiğimiz aylarda Sultan Vahdeddin’le ilgili bir akademik sempozyuma davet olunan ve katılması beklenen birçok akademisyen ve tarihçi, herhalde birtakım korkularla katıl(a)mamışlardı.)

Tarih bu mudur, böyle bir şey midir?

*

Bütün bunlara bu yazıda niçin mi değiniliyor?

Çerkez Edhem (ethem değil, Edhem) üzerine songünlerde yapılan bir tartışma üzerine..

*

‘Munci-i Millet’likten ‘vatan hainliği’ne düşürülmenin ağırlığı..

Başbakan Yard. Bülend Arınç geçenlerde ‘Çerkez Edhem’in bir hain olmadığı’nı söyleyince,  kemalist çevrelerin sinir uçlarına dokunulmuş oldu ve yeni bir tartışma başladı. Çünkü, o çevreler, kemalist tarih görüşü böyle, kıyısından-köşesinden törpülenip yıpratılacak olursa, kendi gizli ve derin iktidarlarının temellerinin oyulacağını, binanın altında kalacaklarının korkusunu yaşıyorlar. Çünkü, hâlâ da kendi sistemlerinin törpülenen kısmının, cumûdiye’nin, buzdağının su üzerinde görülen tarafı olduğunu, asıl gövdenin hâlâ da su altında durduğunu ve onun yıpratılmaması gerektiğini biliyorlar.

Çerkez Edhem'in ‘vatan haini’ olarak tanıtılmasına yönelik iddialara değinen Bülend Bey, ‘Türkiye'de resmî ideolojiye kendini kaptırmış 3-5 kişi dışında hiçbir vatansever, Çerkez Edhem'e hain diyemez. Çerkez Edhem, İstiklal mücadelesinde varını, yoğunu gerçekten ortaya koymuş bir insandır. Allah rahmet eylesin. Asil bir adam, gerçek bir çerkez olduğu için de kendisine tanınan bazı hak ve imkanları reddetmek asaletini de göstermiş ve ....milletin vicdanında tertemiz olmayı istemiş, ama bu isteği, bugüne kadar gerçekleşmemiştir. ...Bir yasa teklifine gerek olmayabilir, fakat bir meclis araştırması komisyonu kurulması çok isabetli olur. Bir meclis araştırma komisyonu kurulsa, tarihi araştırsa sonunda Çerkez Edhem'in ne kadar mâsum olduğu, milletini seven ne kadar büyük bir vatansever olduğu, istiklal mücadelesinde yurdu için hayatını nasıl ortaya koyduğu apaçık ortaya çıkacaktır."  demiş, 9 Kasım günü Bursa’da yaptığı konuşmada..

Arınç’ın bu çıkışı, önemli.. Neticesi n’olur, söylenmesi zor..

Hatırlayalım ki,  İttihad-Terakkî’nin ele-avuca sığmaz isimlerinden Ziya Hurşid ve benzeri bazı isimlerin itibarlarının iade edilmesi için, 1993-94’lerde Türkiye Meclisi’ne bir teklif verildiği zaman, ‘kemalist’lerin tepkisi nasıl da şiddetli olmuştu..

Unutmayalım ki, Padişah’ın damadı olması hasebiyle, henüz 35 yaşındayken, Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı muharebeleri sırasında 1915 başında Rusya’nın eline düşen Sarıkamış’ı kurtarmak için bir operasyon düzenlemiş ve Rus ordusunu arkadan kuşatmak için, 100 bini aşkın bir büyük orduyu, soğuk kış şartlarında 3 500 metreyi aşan yükseklikteki Allahuekber Dağları’ndan geçirmeye kalkışmış ve o ordu, o dağlarda donmuş ve büyük çapta telef olmuştu.

Ama, bu facia, halktan 7 yıl kadar gizlenmişti. Çünkü, halk kitlelerinin halet-i ruhiyesi ağır darbe alır, bir büyük sosyal travma yaşanırdı.

Birinci Dünya Savaşı, ya da Harb-i Umûmî / Seferberlik, Osmanlı’nın ağır yenilgisiyle neticelenmiş; İttihad- Terakki’nin Enver, Tal’at ve Cemal Paşaları ve diğer liderleri yurt dışına kaçmışlar, Enver Paşa da önce Moskova’ya geçmişti. Ama, orada uzun süre duramayan Enver Paşa, oradan Türkistan’a geçmiş ve Rusya’da iktidarı kanlı bir devrimle ele geçiren komünistlere karşı ayaklanan müslümanlara kumanda etmeye başlamış ve Tacikistan civarında meydana gelen bir çatışmada vurulmuş ve hayatını kaybetmişti, 1922’de..

Ancak, Enver’in Anadolu’ya da geçme ihtimalinden çekinen M. Kemal, eski başkomutanından çekindiği için, onun Sarımakış Faciası’nın başsorumlusu olduğunu  6 yıl kadar hatırlamış, 1921’lerde açıklamış, aleyhinde dönemin gazetelerinde bir kampanya başlamıştı. Kemalistler kendi iktidarları için, her şeyi kullanmayı böylesine şiar edinmişlerdir.

Ve hatırlayalım ki, Enver Paşa’nın kemikleri bile, kemalist rejimin affına, ancak 75 sene sonralarda mazhar olabilmiş ve Tacikistan’dan 1995’lerde getirilebilmişti.

*

İmdiii..

Çerkez Edhem’in kemiklerinin yurda getirilmesi ve itibarının iadesi, üzerindeki vatan hainliği suçlamasının kaldırılması konusu ancak gündeme gelebiliyor. Ve sadece o değil, ülkemizdeki milyonlarca çerkez müslüman da 90 yıldır ağır bir töhmet altında..

Kafkas Kartalı Şeyh Şâmilin Kafkaslar’da 1830-65 yılları arasında Rusya’ya karşı verdiği ve Rus Çarı’na esir düşmesiyle, müslüman çerkez halkının büyük katliâm ve sürgünü başlamış, ve yüzbinler katledilmiş, yüzbinlercesi de Osmanlı ülkesine sığınmıştı. Bugün, o zamanlar Osmanlı coğrafyasında yer alan Ürdün, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Tunus ve Balkanlar’da  azımsanmıyacak çerkez grupları yaşamakta olup, başta Karadeniz bölgesi olmak üzere, Anadolu coğrafyasının hemen her yerinde de çerkez, çeçen, qumuk, adige, abaza, gürcü ve diğer Kafkas müslüman halkları yaşamakta olup, Edhem Bey’e kemalist rejimin resmî tarihi  tarafından vurulan vatan hainliği damgası yüzünden yutkunmakta ve itirazlarını dile getirememekte, eziklik duygusu hissetmekteler..

Edhem Bey, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyasının teşvik ve desteğiyle Anadolu’ya saldıran ve Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan ordularına karşı ilk kez Salihli hattında oluşturduğu seyyar güçlerle indirici darbeler vurmuş ve Quvvâ-y’ı Seyyâre (Seyyar, hareketli kuvvetler) birlikleri’nin başında bulunan bir komutan ve bir kahramandı.  Özellikle, düzenli ordunun çok zayıf olduğu bir dönemde Balıkesir, Düzce, Bolu ve Yоzgat’daki mahallî  isyanların bastırılmasında, Yunan ordusunun ilerlemesinin durdurulmasında üstün hizmetler gösteren bir ‘kahraman’..

Elbette bu ‘kahraman’ın girdiği o mücadeleler sırasında, ‘halk’tan nicelerine zulmettiği iddialar da sözkonusu edilmiştir, ama bu gibi durumlarda kimin eli-yüzü diğerinden daha temiz çıkar ki?

O kadar ki, kendisini Ankara Meclisi, Ankara’ya davet eden bir karar aldığında, onun için ‘Munci-i Millet’ (milletin kurtarıcısı) deyimini kullanmıştı, onun hakkında ve onu karşılamak üzere, Ankara dışına çıkmıştı, Meclis üyeleri..

Kardeşleri olan Reşid ve Tevfik Bey’ler de Edhem Bey’in halk karşısındaki dillere destan kahramanlığı sâyesinde daha bir güçleniyorlardı Ankara’daki Meclis’te.. M. Kemal, onların gölgesinde kalacak duruma gelmişti. M. Kemal kendisi ile liderlik yarışına girildiğini zehabına kapılmıştı ve bu da onun kabul edemiyeceği bir durumdu.

Ayrıca Edhem Bey, kuvvetlerini, Garb Cebhesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermeyi de kabullenmiyordu. ‘Quvvâ’y-ı Seyyâre’, aslî güç durumundaydı ve Edhem, Yunan güçlerini ancak bu kuvvetlerin durdurabileceğini düşünüyordu.

Yani, vatan hainliği denilen, M. Kemal karşıtlığı idi.

Elbette kendi özel şartları içinde ele alındığında, bu da denilebilir.

Ama, M. Kemal’in, kendisine karşı çıkanları bertaraf etmekteki metod ve planlarında nasıl bir taktikyen olduğu gözönüne alınırsa, Edhem’in çok zor lokma olmayacağı tahmin edilebilirdi. Nitekim öyle de oldu ve onun ileride daha da önlenemez bir güç olacağını düşünen M. Kemal ve İsmet Paşa’lar, daha da güçlenmeden onu ezmeye karar verdiler ve üzerine güç gönderdiler.

Artık, yunan güçleriyle yapılan muharebeler durmuş, Edhem güçleri ile, Kemal- İsmet güçleri birbiriyle boğazlaşıyordu.

Ve Edhem’in güçleri kuşatılınca, 2 bin kadar süvari gücüyle birlikte Yunan ordusunun eline düştü veya onlara sığındı.

Bu, Edhem’in en büyük yanlışı idi. Kendi ülkesini işgal eden düşmana sığınmamalıydı.

Edhem’in, yunanlılar elindeyken, Anadolu’daki ’Quvva’y-ı Milliye’ güçlerine karşı ciddî   herhangi bir mücadele veya plana katıldığına dair inandırıcı bilgi ve belgeler yok ise de, onun gücünün tamamen kırılması ve bertaraf edilmesi için, psikolojik savaş taktiği gereği kara propaganda mekanizmaları işletilmiş, hakkında bir çok düzmece iddialar ve bildiriler onun adına yayınlanmıştı.

*

Edhem Bey gerçekten ’hain’ miydi?

Tarihçi Prof. İlber Ortaylı, geçen hafta bu konuda yaptığı açıklamada,  "Çerkez Edhem vatan haini değildir. Politik hırsları olan iki ağabeyin etkisi altındadır. Onlar subaydır. Edhem Bey astsubaydır. Cesur ve inançlı biri. Hiç evlenmedi. Kendini bu işe adadı. Yarı eğitimli kişiliğinin gururu muhtemelen milletvekili ağabeylerinin de etkisiyle Garb Cebhesi Komutanı İsmet Paşa’yla çekişti.. Düzenli ordunun subayları bu gibi şeylerden hoşlanmazlar.  O da ters tarafa düştü. Cezalandırılacağı korkusuna da düştü. Anadolu'da çokça karşılaşılan şeyler bunlar.. Bir tarafa sığınmak zorunda kaldı. Bilinçli bir şekilde Yunan'a sığınma durumu yok. Yunanlılarla bir olup saldırma gibi bir olay da yok. Bu, vatan ihaneti değil. Zaten kendisi çok büyük isyanları bastırmış ve önemli işler yapmış biri. Herkese ’vatan haini’ diyerek bu işler olmaz.. Aksi halde, gerçek vatan hainlerini es geçeriz..’ diyordu.

*

Çerkez Edhem, Yunanlıların elinde ve hasta olarak bir süre tutulduktan sonra, Ürdün’e geçti ve ülkeye dönerse affedileceği vaadlerine itibar etmedi, yargılanmasını istedi. Ama, bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ve 1885 tarihinde Bandırma’da başlayan hayatı, 1948 yılında Amman’da noktalandı ve Amman civarındaki Vâdi-i Qır’daki mezarlıkta toprağa verildi.

Merhûm Edhem Bey, ‘Hâtırât’ında "vatan hainliği" suçlamaları için şöyle diyor:

’Affedilmeyi suçlular kabul eder, ben suçlu değilim. Aziz vatan için herkesten önce yola çıktım, mevki ve şeref düşünmedim. Bu durumda dönmektense, iftiraya uğramış bir mağdur olarak ölmeyi tercih ederim. Bugün dahi sebeblerini bilmediğim için izahtan mahrum olduğum sebeblerle memleketim, vatandaşlarım ve tarih huzurunda ihanetle tescil edilmiş durumdayım. Kesinlikle ithamların ağır mesuliyetine lâyık bir günahkar değilim; fakat gerçekleri tarafsız bir mahkeme huzurunda izah edebilecek miyim?

Hayır!

O halde gurbette devam edecek ve gurbette öleceğim. Ta ki akıbetim günün birinde o ilk günlerin tarihini yazmak isteyen kimselerin dikkatini çeksin ve meseleyi baştan sona ele alsınlar. Belki çok hatalarım olduğunu, fakat asla vatan haini olmadığımı tesbit etsinler.’

*

Tarihin sırrı sadece geçmişte değil, gelecekte de gizlidir. Belki, tarih, kökleri geçmişte olan gelecektir. Evet, geçmişe takılı kalmak ve geçmişin hesablaşmasını gelecekte yapmayı temel mes’ele haline getirmek ve asırlar önceki düşmanlıkların gözyaşlarını yarınların filizlenmesinde kullanmak İslam Milleti’nin de düştüğü bir hatadır ki, bunun acılarını hâlâ  çekiyor ve bedellerini ödüyoruz.

Bu satırların hedefi de, Çerkez Edhem’i ne pahasına olursa olsun temize çıkarmak değildir, ama, onu sırf,  90 yıldır gizli-açık saltanatlarını sürdürmek için lekelemekten meded umanların tasallutundan ve haksızca yaptıkları ’vatan hainliği’  ithamından kurtarmak ve zaman tünelinde kalan hadiselere ışık tutmak da bir tarihî ve insanî vazife olsa gerek..

100 yıla yakın zamandır, toplumumuza nesiller boyu, birileri ’tek ve kusursuz kahraman’ olarak sunuldukça, haksızlığa uğrayan veya hizmetleri unutulanların isimleri etrafındaki  tartışmalar da sürecektir. Bu açıdan, bugün, en azından o vatan hainliği suçlamaları resmî tarih söylemlerinden çıkarılmalı; haksızlığa uğrayan mağdurların itibarları, -her ne kadar,  idâmdan sonra gelen bir af mesabesinde olsa bile-,  kanûnen iade edilmeli ve keza, bu gibi haksız suçlamalara uğrayanlarla etnik köken beraberliği içinde olanların kendilerini psikolojik eziklik altında hissetmelerine de son verilmelidir.