Yurtta sulh, cihanda İran füzeleri

M. HASİP YOKUŞ

İran, bundan üç gün önce Irak/Kürdistan’ın Erbil kenti uluslar arası havaalanı ile diğer bazı sivil yerleşim alanlarına balistik füze ve dronlarla saldırı düzenledi. Eşzamanlı olarak Suriye’nin Idlip kentine, bir gün sonra da Pakistan’ın Belucistan bölgesine balistik füzelerle saldırdı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından saldırırlara ilişkin yapılan açıklamada: saldırının İran'daki casusluk faaliyetleri ve terör eylemleri gerekçesiyle ABD ve İsrail’e misilleme olarak düzenlendiği, bu saldırıların “Siyonist rejimin zulmüne cevap” olduğu ifade edildi.

İdlip’teki füzeler metruk haldeki bir sağlık ocağına düşerken, Erbil’deki saldırıda KDP’ye yakınlığıyla bilinen iş insanı Peşrew Dizayi, 1 yaşındaki kızı, Süryani bir işadamı ve bir çalışanı yaşamını yitirirken, toplam 19 kişi de yaralandı.

Bu saldırılar İran’a yakın bazı haber siteleri ve sosyal medya hesaplarında “ABD ve İsrail hedeflerine saldırı” şeklinde flaş haber olarak duyuruldu.

İran, Mart 2022’de benzer şekilde “Mossad üssü” olduğu gerekçesiyle Erbil’de Şeyh Baz Kerim Berzenci’nin evini hedef almıştı.

İran’ın ‘ABD ve İsrail hedeflerine saldırı’dan ne kastettiğini artık hepimiz biliyoruz. Merg ber Amerika, Hüseyin, Kerbela, Kudüs söylemleriyle bezenmiş siyasetin izdüşümü ve sonuçlarını Lübnan’dan, Irak’tan, Suriye’den, Yemen’den biliyoruz. Ümmet coğrafyasında yürüttüğü mezhepçi politikaların oluşturduğu yıkım ve tahribat öylesine korkunç boyutlara ulaştı ki yakın zamanda bu yıkım ve tarhribatın açtığı yaraları sarmak mümkün görünmüyor.

Irak’ı kendisine altın tepsi içerisinde sunan ABD ile sürtüşmesi it dalaşından öte bir anlam taşımıyor. Bu it dalaşı bölgede yaşayan insanlara ağır bir bedel ödetiyor ve maalesef bu bedel gün geçtikçe katlanarak artmaya devam ediyor.

Bundan yüz yıl öncesine kadar Osmanlının birer vilayeti olan bu coğrafyalarda tüm bu gelişmeler yaşanırken, bu bakiyenin varisi konumundaki Türkiye’de ırkçılığın, kelime-i tevhid bayrağı ve Arap düşmanlığının gündemi meşgul etmesi üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur. Yüzyıllardan beri İran’ın mezhepçi ve düşmanlaştırıcı politikalarına karşı Osmanlının mevcudiyeti bir şemsiye vazifesi görüyordu ama artık bu boşluğu emperyal hedeflerle Amerika ve Batı bloku dolduruyor.

Lübnan, Irak, Suriye (ve artık Yemen) etnik ve mezhepsel bölünmüşlükleriyle ümmet coğrafyasının birer küçük numunesi gibidirler. Buralardaki gelişmelerin tümü ümmet coğrafyasının içerisinde bulunduğu hali yansıtan dersler ve ibretlerle doludur.

Aynı şekilde Batı’nın sınırsız desteğini arkasına alan İsrail’in hunharca soykırım yaptığı Filistin’deki acı tablo ve bu tablo karşısındaki çaresizliğimiz bu ibretlik ve acınası durumla yakından ilişkilidir.

Bu sefaletten kurtulmanın yolu; ırkçı, mezhepçi, taifeci, bölücü, ayrıştırıcı dil ve siyaseti terk etmekten geçiyor.

Kerbela olaylarını yüzyıllarca hafızalarda canlı tutarak günümüze taşıyanların Müslümanlar arasında kin ve nefret tohumu ekerek bu bölünme ve parçalanmaya hizmet ettiklerini görmemiz gerekiyor.

Hakeza, ırkçı hezeyanlara sahip, kelime-i tevhid bayrağına, şeriat söylemine, hilafete, düşmanlık yapanların; bölücü ve ayrıştırıcı bir rol oynadıklarını, bilerek veya bilmeden ABD ve İsrail hedeflerine hizmet ettiklerinin farkında olmamız gerekiyor. İçi boş ve bölge siyasetinde tam olarak neye tekabül ettiği belirsiz yurtta sulh, cihanda sulh sloganıyla yurtta da dünyada da sulh ve esenliği sağlamak mümkün değil. Bu söylemi dillendirenlerin esasında Araplara, Kürtlere, Alevilere düşmanlığı ve bölge ülkelerine sırt çevirerek yüzümüzü Batı’ya çevirmeyi önerdiklerini biliyoruz.

Atatürk ve vatanseverlik maskesi arkasına saklanarak bölgede yaşayan diğer etnik unsurlara düşmanlığı körükleyen ırkçıların yaptıkları ile binlerce kilometre öteden gelerek bölgeyi parçalayıp yaşanmaz hale getirenlerle aynı şeye hizmet ediyor.

Batı’ya yaslanarak bölgeye sırtını dönmüş bir Türkiye’nin bırakın bölgede etkili bir aktör olmayı, kendi iç bütünlüğünü sağlama noktasında bile acze düşecektir. Bölgesel güç olmanın yolu, bölgede yaşanan sorunlara; İslam ortak paydası etrafında, sahici, uygulanabilir ve adil çözümler üretmekten geçer.

“Türklük izi” üzerinden bölge siyaseti oluşturmanın sonu çıkmaz sokaktır. Osmanlı bakiyesi topraklarda yaşayan sadece Türkmenleri değil, Kürtleri ve Daiş gerekçesiyle baskı ve zulme muhatap olan tüm Sünnileri koruyacak ve himaye edecek proaktif bir siyasete ihtiyaç vardır.