Yine Suriye

Ali Bulaç

Suriye'de işler umduğumuz gibi gitmedi.

Neredeyse herkes hatalar yaptı. Şöyle ki:

1) Haklı taleplerle rejim değişikliği isteyen muhalefet her ne olursa olsun, silaha ve mukabil şiddete başvurmayacaktı. Önümüzde iki somut örnek var: Biri, İran'da devrim sırasında (1977-1979) arası Şah rejimi 60 bin insanı katletti, ama İmam Humeyni'nin kesin talimatıyla Müslümanlar tahta tabanca bile kullanmadılar. Hüsnü Mübarek yönetimi devrildi, bin civarında kişi hayatını kaybetti. Tahrir göstericileri silaha başvurmadılar. Şimdilerde yönetimi halka devretmek istemeyen askerler, gösterici kıyımına girişti, hedefi, Suriye'de olduğu gibi muhalefeti terörize etmek, silah kullanmaya sevk etmektir. Suriye muhalefeti bir yandan silahtan kaçınırken, diğer yandan üç kontra teminatı samimiyetle verebilmeliydi: a) Devr-i sabık yaratmayacak, rövanşist davranmayacaktı; bu Nusayrileri rahatlatırdı. b) Gayrimüslimlere yeni dönemde temel haklarını koruyacak şekilde yer vereceğini kuvvetli bir şekilde belirtmeliydi; c) En temel haklarından yoksun bırakılmış Kürtleri, sistem içine birinci sınıf insan olarak katacağına ilişkin güvence vermeliydi.

2) İran yönetimi, devrimci tarihinin en dramatik hatasını tekrar edip, 1982'de olduğu gibi tamamen reel politik mülahazalarla kanlı bir rejimin arkasında durdu, sonra da dostlar alışverişte görsünler türünden açıklamalar yaptı. Despot rejimden çekmiş İranlılara yakışan, -Hz. Ali gibi- ilkeye sarılıp sivil gösterilerin kanla bastırılmasına karşı çıkmak, Esed ve derin devletine bu gidişin onların sonunu getireceğini anlatıp, hiç değilse daha çok kan dökülmesinin önüne geçmekti. Lübnan Hizbullahı'nın yaşadığı gelgitler de bu çerçevede eleştirilmeyi hak ediyor.

3) Türkiye'nin bir senedir Suriye politikasının sorunlu olduğunu bu köşede yazdım. (Bkz. 6, 8 ve 10 Ekim tarihli yazılar.) Bugün dış politika "komşularla sıfır ihtilaf"tan "Anglosakson-merkezle sıfır ihtilaf" noktasına gelmiş bulunuyor, bunun somut tezahürü Suriye'dir. Türkiye kendi yöntemleriyle bölgede politika yürütürken başarıdan başarıya koşuyordu, ne zamanki ABD'nin baskıları geldi, bugünkü trajik yolun önü açıldı.

Araplar "Ölene ağlama, geçene nadim olma" derler. Biz de bundan sonrasına bakalım.

Suriye'nin bugünkü yönetimi eninde sonunda değişecek. Erken mi geç mi kestirmek güç. Ancak testinin kırıldığı bir gerçek. Maalesef her geçen gün biraz daha kan dökülür, Suriye kan deryasına dönebilir. Bulunduğum noktadan olaylara mümkün oranda reel politiği hesaba katarak "ideal politik göz"le bakmaya çalışıyorum. İki bakışı telif edecek zorunlu stratejileri ve taktikleri geliştirmek politika yapıcılarının işidir. Bizim işimiz değildir.

Dünyanın, bölgenin, ülkenin bir dizi gerçeği var. Ancak görünürde bölgenin yararına olabilecek çözüm, bölge ülkelerinin kendi geleceklerine sahip çıkma iradesini göstermelerinden geçer.

Benim on yıllardır savunduğum tez şudur: Bölgedeki birlik Türkiye, İran ve Mısır'ın öncülüğünde ve inisiyatifinde kurulacaktır. Suriye'de bugünden yarına takip edilecek yol haritası da yine bu üç ülkenin bir araya gelip kafa kafaya vermesi sonucu çizilebilir ancak. Irak işgalinde ve Libya'nın NATO kuvvetlerince bombalanması öncesinde yazdığım gibi, bunun için bu üç ülkenin öncülüğünde bir "İslam barış gücü" oluşturulmalı, gerekirse bu güç kriz bölgelerine müdahale etmeli.

Ne karamsar olmaya ne Polyannacılık oynamaya gerek var. "Anglosakson-Yahudi ittifakı" küresel güç olarak gözünü İslam dünyasına dikmiş bulunuyor. Ülkeleri tek tek sıraya koymuş; önce işgal ediyor veya bombalıyor. Yerleşim birimlerinin altyapılarını tümüyle tahrip ediyor, bu arada direnen despot yöneticileri öldürüyor, kalanları değiştiriyor. Karşılığında istediği şudur:

1) Kullandığım silahların parasını verin. Petrol veya başka yoldan.

2) Yıkılan şehirleri ben inşa edeceğim.

3) Sizi despot rejimlerden ben kurtardım, sözümden dışarı çıkmayın, benim çizgimdeki gruplara iktidarın yolunu açın.

Bugün gündemde Suriye var, şartlar elverirse İran sıraya girecek, arkasında Türkiye'nin ajandada olmadığını kimse iddia edemez.

ZAMAN