Yerleşimci sömürgeciliğin psikososyal anatomisi

Halim Gençoğlu, siyonist İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında artan yerleşimci şiddeti ve toprak gasplarının tarihsel, hukuki ve psikososyal boyutlarını analiz ediyor.

Halim Gençoğlu / Fokusplus

İsrail'in Filistin'i İşgali: Yerleşimci Şiddetinin Psikososyal Dinamikleri

British Museum, antik Orta Doğu galerilerindeki bazı sergilerde “Palestine” ve “Palestinian” kelimelerini kaldırdı. Bu değişiklikler, özellikle MÖ 2. binyıl dönemini kapsayan panellerde gerçekleşirken bölgeyi Palestine yerine Canaan olarak tanımladı ve bazı kişilerin kökenini “Palestinian descent” yerine “Canaanite descent” şeklinde güncelledi.  

Değişiklik, İsrail yanlısı bir hukuk grubu olan UK Lawyers for Israel (UKLFI)’nin şikayeti üzerine yapıldı. Grup, Palestine teriminin antik dönemlere geriye dönük olarak uygulanmasının tarihsel olarak yanlış olduğunu, bölgenin o dönemlerde Canaan olarak bilindiğini ve bu kullanımın Yahudi krallıklarını (Israel ve Judea) görünmez kıldığını savundu.  

Müze, bu geri bildirimi her nasılsa dikkate alarak güncelleme yaptığını ve antik dönemler için Palestine teriminin her zaman anlamlı olmadığını belirtti. Bazı akademisyen ve aktivistler bunu “Filistin tarihini silme” girişimi olarak görürken müzenin siyasi baskıya boyun eğdiğini söylüyorlar.  

Bu yazımızda, bir yanda Batı tarafından görmezden gelinen Filistin tarihi söz konusu iken öte yanda İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşim politikaları bağlamında Filistinlilere ait toprakların gaspını ve buna eşlik eden yerleşimci şiddetini psikososyal bir perspektiften incelemeye çalışacağız. Hakikaten günümüzde yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) çerçevesinde ele alınan bu süreç, uluslararası insan hakları raporlarında apartheid suçu olarak nitelendirilmekte iken Filistinlilere yönelik sistematik ayrımcılık, toprak işgali ve şiddet eylemleri had safhaya ulaşmıştır. Günümüzde birçok üniversite, yerleşimci grupların ideolojik motivasyonlarını ve psikolojik meşrulaştırma mekanizmalarını akademik mahfillerde tartışırken; Güney Afrika apartheid rejimiyle benzerliklerini ele alıp, bu karşılaştırmanın tartışmalı yönlerini de ortaya koymaktadır.  

Filistin’de bitmeyen Siyonizm talanı 

İsrail-Filistin çatışması, modern tarihin en uzun süreli sömürgecilik ve yerinden etme süreçlerinden biridir. 1967’den beri İsrail’in Batı Şeria’da kurduğu 300’den fazla yerleşim, uluslararası hukuka göre yasadışı kabul edilmekte ve Filistinlilerin toprak kaybına yol açmaktadır.  

Yerleşimciler tarafından gerçekleştirilen arazi işgali, ev yıkımları, saldırılar ve vandalizm neredeyse günlük bir gerçeklik haline gelmiş; 2023’ten 2026’ya kadar rekor seviyelerde artış göstermiş, binlerce Filistinliyi yerinden etmiştir. Bu eylemler, yalnızca bireysel değil, devlet destekli bir sistemin parçası olarak görülmekte ve şikayetlerin büyük kısmı soruşturulmadan kapanmaktadır. 

Bu noktada hukukçular Filistinlilere ait malların gaspını teşvik eden ve meşrulaştıran dinamikleri psikososyal açıdan ele alırken ülkedeki apartheid yaşam tarzı bugün Güney Afrika’da üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. 

Tarihsel ve yapısal arka plan 

Siyonist yerleşim, Osmanlı döneminden başlayarak İngiliz Mandası’nda hızlanmış, 1948 Nakba’sıyla Filistinlilerin kitlesel mülksüzleştirilmesiyle pekişmiştir. 1967 sonrası Batı Şeria’da devlet destekli yerleşimler, Yahudi nüfusu artırma ve demografik kontrol amacıyla genişletilmiştir. İsrail, iki milyon dönümden fazla toprağı yerleşimler için işgal etmiştir.  Filistinliler inşaat izinlerinden mahrum bırakılırken, yerleşimciler devlet teşvikiyle toprak gaspı gerçekleştirmekte; bu süreç mülksüzleştirme olarak tanımlanmaktadır.  

Yerleşimci şiddeti, “price tag” saldırılarıyla sistematikleşirken zeytin ağaçlarının kesilmesi, ev yakmaları ve ölümlü saldırılarla Filistinlileri göçe zorlamaktadır. İstatistiklere göre 2025-2026’da şiddet %27 artmış ve ağır saldırılar %50’den fazla yükselmiştir.  

Yerleşimci şiddetinin psikososyal boyutları 

Yerleşimci şiddet, radikal gruplar tarafından yürütülse de bu yağma düzeni settler colonialism’in yapısal şiddetiyle doğrudan bağlantılıdır. Akademik çalışmalar, bu gruplarda dini-mesihaik ideolojinin (seçilmiş halk hikayesi) Filistinlileri ötekileştirerek şiddeti meşrulaştırdığını göstermektedir. Psikanalitik yaklaşımlar, yerleşimlerde zarar verme niyeti olduğunu ortaya koymaktadır. Ve kendi varoluşsal korkularını Filistinlilere yansıtarak gaspları rasyonalize etmektedirler.  

Frantz Fanon’un sömürgecilik psikolojisi lensiyle bakıldığında, settler colonialism zaten yapısal şiddet üretirken yerleşimciler bu şiddeti savunma olarak görürler, sözü bu noktada manidardır.  Kolektif travma ve mağduriyet algısı uzlaşmayı engellerken, devlet politikaları ne yazık ki bu psikolojik meşrulaştırmayı teşvik etmeye devam etmektedir. 

Apartheid ve Güney Afrika karşılaştırması 

Uluslararası raporlar (Amnesty International, Human Rights Watch, B’Tselem), İsrail’in Filistinlilere yönelik sistemini apartheid olarak sınıflandırmakla birlikte Yahudi İsraillilerin üstünlüğünü koruma niyetiyle işgal ve yağmayla Müslüman halk üzerinde hareket kısıtlamalarını ortaya koymaktadır.   Güney Afrika apartheidinde görülen ırk temelli ayrımcılığa benzer şekilde, İsrail’de etnik-dini temelli hakimiyet söz konusudur. Hakikaten ayrı yasal sistemler, toprak tahsisi ve şiddet devlet tarafından toleransla karşılanmaktadır. 

Bu sistem, bazı yorumlara göre Güney Afrika’dakinden daha sofistike ve kalıcı olabilirken demografik mühendislik ve yerleşim genişlemesiyle yerli varlığını silme mantığı taşımaktadır.  Eleştirmenler ise suçlamayı reddederlerken İsrail içinde Arap vatandaşlarının haklarını ve Filistin Yönetimi’nin özerkliğini vurgulamaktadırlar.  Ancak raporlar, işgal altındaki topraklarda sistematik baskının apartheid kriterlerini karşıladığını belgeliyor. 

Sonuç 

Filistin halkının imtihanı büyük. İki gün önce British Museum’un antik dönem sergilerinde Palestine terimini kaldırarak yerine Canaan ifadesi kullanması, birçok Filistinli ve destekçisi açısından derin bir psikolojik yaralanmaya neden oluyor. 

Filistinliler, kendilerini Canaanite’ler dahil bölgenin antik halklarının devamı olarak görür ve bu bağlantı, modern Filistin kimliğinin temel taşlarından biridir. “Palestinian descent” ifadesinin kaldırılması, antik dönemle modern Filistinliler arasındaki tarihi bağı kopararak, onların yerli halk statüsünü dolaylı olarak sorgulatmaktadır. Bu, özellikle İsrail-Filistin çatışmasında kimin asıl sahibi olduğu iddia savaşında, Filistinlilerin tarihsel hak iddiasını zayıflatarak psikolojik olarak değersizleştirme hissi uyandırmaktadır. Bu sebeple birçok Filistinli aktivist ve akademisyen, bu değişikliği Filistin tarihini silme girişimi olarak nitelendiriyor.  

Değişiklik, pro-İsrail bir grubun baskısıyla yapılmış olması nedeniyle, Filistinliler açısından siyasi güçsüzlük ve marjinalleştirilme duygusunu güçlendiriyor. Dünyanın önde gelen bir müzesinin Yahudi tarihi iddialarını önceliklendirerek Filistin narratifini geri plana atması, Filistinlilerde sesimizin duyulmadığı ve varlığımızın tanınmadığı hissini derinleştirmektedir. Bu, diaspora Filistinlilerinde aidiyet krizini, Filistin içindekilerde ise direniş motivasyonunu tetiklemektedir. 

Özellikle Gazze’deki devam eden şiddet ve kayıplar bağlamında, prestijli bir kurumun böyle bir adım atması, kültürel ve varoluşsal inkar duygusunu pekiştiriyor. Bu tür eylemler, Filistinlilerde travmatik bir yankı yaratırken fiziksel yıkımın yanı sıra kültürel ve tarihsel varlıklarının da hedef alındığı algısı oluşturmaktadır. 

Hakikaten Filistin topraklarının gaspı ve yerleşimci şiddeti, ideolojik ve psikolojik mekanizmalarla beslenen bir settler colonialism örneğidir. Devlet politikaları bu hırsızlığı teşvik ederken, apartheid suçlaması uluslararası hukukun bir yansıması olarak güç kazanmaktadır. Edward Said, Oryantalizm ve Filistin üzerine çalışmalarında İsrail’in sömürgeci narratiflerini eleştirmiş; bir gün bu zulmün farkına vararak “Aman Tanrım, ne yaptık?” diye haykıracağı bir uyanışa işaret eden umudu ima etmiştir. Şüphesiz gerçek adalet, ancak tarihsel hesaplaşma ve eşitlik temelinde mümkündür. 


Kaynakça:

Yorum Analiz Haberleri

Emr-i bil marufun unutulan usulü
28 Şubat'taki fişlemeler neden hâlâ geçerli sayılıyor?
Ramazan: Açlığın ahlâkı
Ramazan modern hayata karşı direniştir
Ramazan insana ne öğretir?