Yeni yılda ordu-medya ilişkisi nasıl olmalı?

Ekrem Dumanlı

Ne seneydi ama! Neredeyse gündem her gün değişti. Sabahtan akşama kadar birkaç defa düşen manşetler ne kadar büyük bir değişim yaşadığımızı gözler önüne seriyordu. Ne yazık ki en çok asker-sivil ilişkileri tartışıldı. Üzülerek ifade etmem gerekiyor ki; bu sene de aynı konu etrafında tartışmalar sürecek gibi görünüyor. Keşke öyle olmasa! Bu yılın da zayi olmaması için bazı yanlışların düzeltilmesi gerekiyor.

Başbakan Erdoğan, her fırsatta 'her kurumda hata yapan olabilir; kurumlar yıpratılmamalı' diyor. Yerden göğe kadar haklı Başbakan. Hata insanoğluna mahsus. 'Biz asla hata yapmayız' diyen, en büyük hatayı yapmış demektir. Siyasette hata yapılır, ticarette hata yapılır, medyada hata yapılır... Orduda hata yapılmaz mı? Tabii ki ordu gibi çok önemli bir kurumda da işini yanlış yapan(lar) çıkabilir. Önemli olan, sorumlu ve yetkili durumda olan idarecilerin o yanlışın hesabını hukukî çerçevede verebilmeleridir.

Maalesef son senelerde askerimizi zan altında bırakacak pek çok hadise yaşandı. Sauna çetesi ile başlayan süreç doğru yönetilseydi bugün Genelkurmay, yaptığı açıklamalar sırasında bu kadar güven sorunu yaşamazdı. Sauna çetesinde çıkan evrak tüyler ürperticiydi. Eryaman çetesi ondan geri değildi. Bugün 'kozmik odaya girilir mi' diye tartışıyoruz; oysa bazı asker zanlılardan çıkan evrakın bu odalarda hazırlandığı defalarca yazıldı, söylendi. Ümraniye'de bir eve yapılan baskın Ergenekon davasının ilk başlangıç noktasıdır. O evde TSK'nın gizli evrakı çıkmıştı. Sonra Eskişehir'de bir arama yapıldı. O evde de askerî sırların kozmik esrarına rastlandı. O gün askerî yetkililer konuyu samimiyetle ele alsaydı bugün inandırıcılık problemi TSK'yı yıpratmazdı.

Cevapsız onlarca soru...

Aktütün Karakolu'na yapılan baskın, Dağlıca Karakolu'na yapılan saldırı... Bu olaylarda kamuoyundan bazı bilgiler gizlendi. Maalesef bu imaj, bazı somut bilgilerin gazetelere, televizyonlara yansımasıyla her geçen gün perçinlendi. Bir askerin eline pimi çekilmiş bomba tutuşturuldu. Güya disiplin cezası verilmişti. O çocuğun elinde bomba patladığında 3 fidanımız daha son nefesini vermiş oldu. Askerî yetkililer 4 yavrumuzun bir vahim hata ile hayatlarını kaybettiklerini kamuoyuna bildirmedi. '4 askerimiz şehit düştü' diye sunulan bilgiler Taraf Gazetesi'nin manşetiyle altüst oldu ve gerçek ortaya çıktı. Kamuoyuna yanlış bilgi verenler ya da gerçeği gizleyerek adaleti yanıltanlar halktan özür dilemedi...

AK Parti'yi ve Gülen'i bitirme eylem planı vahimdi! Günahtı, vebaldi, suçtu! Altında imzası olanlardan hesap sorma yerine askerî yetkililer hep 'sızdıran'ın peşine düştü. Sızdıran da bulunmalıydı ancak önce o korkunç planları yapanlardan hesap sorulmalıydı. 'Kâğıt parçası' lafı yanlıştı; tıpkı toprak altından çıkan LAW silahlarına boru demenin yanlış olduğu gibi... Kafes Eylem Planı da tüyler ürperten bir belgeydi. Altında yine ıslak imza vardı. Genelkurmay bunun hesabını sorsaydı itibar kazanırdı. Hukuku işletme yerine herkesin sus pus olmasını arzu ettiler. Maalesef yanlış yapıldı, kuşkuların artmasına neden olundu.

Gelelim şu son kozmik tartışmaya. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın evine yakın bir mevkide bekleme yapıyor subaylar. Polis kuşkulanıp baskın düzenleyince cebinde sakladığı adresi yutmaya kalkıyorlar. Neymiş? Orada bir muhbir subayı gözetliyorlarmış. Peki Başbakan Yardımcısı'nın adresi? Diyelim ki bir sebebe binaen o adres cebinizdeydi; niye yutmaya kalkışıyorsunuz? İzahı yok! Üstelik Genelkurmay önce "takip ediyoruz" diyor sonra da o 'muhbir'i aklıyor! Kozmik büronun aranması gerekiyor. Direniş gösteriliyor. Hâkim olay yerine gelince ona da direniyorlar. Odalar mühürleniyor. O sırada bir er, telefonda babasına bütün evrakları yaktıklarını söylüyor. Hâkim bir daha kozmik odaya girmek için askerî tesislerde. Sonuçta Genelkurmay 'Arama yasal' diye açıklama yapıyor. Arama yasalsa niçin günlerce direndiniz? Cevabı yok. Bu odaya kimse giremezmiş? Peki kim girebiliyor bu odalara? O sorunun da cevabı yok.

İnsanlar gelir geçer kurumlar kalır

Soruşturmayı yürüten hâkim (bazı anlatılanlara göre hâkimin aile efradı) arabalarla takip ediliyor. Hâkim, yakın takip yapan iki aracın plakasını polise bildiriyor. Polis bu araçları durdurunca asker kişiler çıkıyor içinden. Kimlik göstermek istemiyorlar, aracın biri kaçmaya teşebbüs ediyor, olay yerine bir general geliyor... Genelkurmay bu olayı açıklarken arabadakilerin erlerden oluştuğunu, hatta marangoz ve aşçıların araçlarda olduğunu söyleyerek paranoya benzetmesi yaptı. Ama soruları cevaplamadı. Niçin hâkimi takip ediyor asker marangozlar, asker aşçılar? Belli ki bu, teknik takipten daha çok taciz takibi.

Yeni bir yıla girdik. Ümit, hatta dua ediyorum ki; artık ordumuz kendini bu kadar yıpratmasın. O, demokratik sınırlarına çekilsin ki; medya da eleştirmek zorunda kalmasın. Ordumuzun yıpranması, her vicdan sahibi insanı üzmektedir. Ancak yaşananlar, askeri yıpratma kampanyası değil, hatalar zinciridir ve maalesef askerî yöneticiler bu fotoğrafı geçen sene göremedi. Hataları örtbas etme telaşı, doğru adımların atılmasına da engel oldu. Genelkurmay artık daha rasyonel ve inandırıcı olmaya mecbur. Ordu, kimsenin aile şirketi değil. İnsanlar gelir geçer; kurumların bekası, çağına uyum sağlamakla elde edilir. O yüzden yapılması gereken, onun yıpranmasına sebep olacak yanlışların sürdürülmesi değil; cuntacılık gibi insanlık suçunu işleyenlere karşı tavır almaktır. Bu milletin daha modern bir ordu isteme hakkı var; tıpkı bu orduyu yönetenlerin böyle bir sorumluluğu olması gibi...


Bir yayın yönetmeni gider, diğeri gelirken

Hürriyet Gazetesi yeni yıla yeni bir genel yayın yönetmeniyle başlıyor. Ertuğrul Özkök gitti, Enis Berberoğlu geldi. Sanıyorum gidene 'Hayırlısı olsun' demek gerekir. Gelene de gönülden 'başarılar' diliyorum. Ertuğrul Bey, yirmi senelik genel yayın yönetmenliği ile yakın siyaset ve medya tarihimizde çoktan yerini aldı. Çok konuşuldu, çok eleştirildi. Çünkü çalkantılı dönemlerde büyük riskler aldı. Çoğu kez kendini, tavır almak zorunda hissetti. Aldığı tavır bazen birilerini memnun etse de bazen de büyük öfkelere neden oldu. Sevenleri de oldu, nefret edenleri de. İşin doğrusu o, bildiği şeyleri yaptı, inandığı şeylerin arkasında durdu. Doğru mu yaptı? Bu soruya herkesin cevabı farklı olacaktır. Zaten önemli olan da bugün meslektaşları tarafından sıcağı sıcağına verilen cevaplar değil. Maşeri vicdanın ne dediği önemli. Bir de tarihin... Kardak krizinden Cumhuriyet mitinglerine, Tayyip Erdoğan ile ilgili 'Muhtar bile olmaz' manşetinden '411 el kaosa kalktı'ya kadar pek çok konu tartışıldı, daha da tartışılacak. Ve sonuçta tarih üç aşağı beş yukarı bir neticeye varacak. Umarım o nokta, herkes için (en başta da Ertuğrul Bey için) üzücü ve yaralayıcı bir sonucu işaretlemez...

Enis Berberoğlu, deneyimli bir gazeteci. İnsanlığı, arkadaşlığı, kuşatıcılığı vs. herkes tarafından bilinir. Zor bir dönemde Hürriyet'in başına geçiyor. Hem ülkedeki büyük değişimin sancısı yaşanıyor hem de çalıştığı medya grubu bazı zorluklarla yüz yüze. İşi zor. Ancak bu zorluğun üstesinden gelebilecek bir donanıma sahip olduğunu bilmeyen yok. Umarım iyi bir çalışma ortamı yakalar. Oradaki pozitif gelişme sadece Hürriyet için değil; Türk basını için de önemli. Çünkü Hürriyet'in demokrasi ve medya pusulası şaşınca herkesin dengesi belli bir oranda bozuluyor. Oysa bu memleketin köprüler kurmaya ihtiyacı var, diyalog adalarının yok edilmesine değil...

Aslında söylemek istediğim şu: Genel yayın yönetmenliği de diğer makam ve mevkiler gibi geçici. Bugün varız, yarın yokuz. Bir gazetenin ya da televizyonun bu kadar genel yayın yönetmenlerine bağımlı gözükmesi, editörlük sisteminin yazılı disiplinlere bağlı olmamasından kaynaklanıyor. Ortak akıl yeterince devrede olsa ve o şuur, yazılı kriterlerle keyfîliğin önünü alabilse genel yayın yönetmenleri bu kadar önemsenmez, dolayısıyla da hırpalanmaz. Her neyse... Şu fani dünyada kim ne kadar şeye malikse o kadar korkak da olabilir. En iyisi makam koltuğunun altında ezilmek yerine o koltuğun ağırlığını omuzlarında taşımaktır. Aslolan, insanın vicdanıyla yaşaması ve topluma karşı kendini sorumlu hissetmesidir. Ondan sonrasına temiz vicdanlar karar verecektir; tabii bir de tarih...

ZAMAN