Yeni bölge ideali

Ali Bulaç

Bölgede taşlar yeniden döşeniyor.

Yüzyıllık yapılar ister istemez değişecek. Türkiye halen ve resmen Batı İttifakı'nın bir üyesi, İsrail'le bölgede karşı karşıya geliyorsa da, iki ülke aynı kampta. Aslında -Müslüman, Hıristiyan, Yahudi; Türk, Kürt, Arap; Sünni, Şii, Alevi- bir arada yaşanabilir, herkes Allah'ın geniş arzında kendine bir yer/yurt edinebilir. Birlikte yaşamaya "dinler, mezhepler ve kavimler" engel değil, ulus devlet formları. Yapılması gereken şey, çatışmaların sebebi olan bu formun gözden geçirilmesi. Bugünkü uluslararası güvenlik sisteminde buna karşı direnç daha bir süre devam edecek.

Türkiye'yi yeni tercihlere sürükleyen zorlayıcı sebepler var: Batı dünyası ekonomik ve entelektüel düzeyde performans kaybı yaşıyor. Dünya yeni politik kültürü ve toplumsal örgütlenme modelini Batı'nın kültürel kaynaklarına göre kuramaz. Batı eskisi kadar üretici değil, tüketim ve refaha dayalı sistem zihinsel ve bedensel rehavete yol açmış. Türkiye, kültür yanında ekonomik olarak da geleceğini Batı'ya endeksleyemez, böyle yapacak olsa yoksullaşır. Son yıllardaki ekonomik performansını Batı'yla süren geleneksel ilişkisine değil, Ortadoğu'yla kurduğu ilişkilere borçlu. Türkiye Ortadoğu, Asya ve Afrika'ya yöneldikçe zenginleşecek.

Batı, dünyanın geri kalan kısmıyla refahı paylaşmadığı gibi, adil uluslararası bir düzen de tesis edemiyor. Türkiye'nin kıyamete kadar AB üyesi olamayacağı açık. Yeniden taşlar döşenirken Türkiye, ne Musa'ya ne İsa'ya muallâkta kalabilir. Ekonomik refahını bölgede aradığı gibi politik ve stratejik geleceğini de bölgede ve bölge ülkeleriyle kuracağı yeni ilişkide aramak zorunda. Bölgeye yüzünü döndükçe İsrail'le karşı karşıya geliyor. Filistin "sorunların anası". Batı'nın İsrail'i blok halde ve kayıtsız şartsız desteklemesi İsrail'de toplanan Yahudileri felakete sürüklediği gibi Batı'yı ve onu destekleyenleri de meşruiyet krizine sürüklüyor. Batı kamuoyu, kendi sessiz dünyasında İsrail'e yakınlık duymuyor, sesini çıkarma cesaretini de gösteremiyor.

Yeni politik kültürün ana parametrelerinden biri belki daha uzun süre resmen ve haritalar üzerinde devam edecek olan ulusal sınırlar içinde yaşayan insanların yerel düzeyde daha çok inisiyatif sahibi olmaları, ulus devletin egemenliğinin bir bölümünü paylaşmaları; diğeri bölgesel entegrasyonların hızla teşekkül etmesidir.

Türkiye, kendi bölgesinin kurucu ülkelerinden biri olacaktır, ama tek başına ve bir patronajlık ilişkisini kurarak bunu yapamayacaktır. Bu İran ve Mısır için de söz konusu.

Yeni durumu algılamanın zorlukları var. Birçok ulusalcı-laik, milliyetçi-dindar, milliyetçiliğinin üstünü 'Yeni Osmanlıcılık sosu'yla örtmüş sağcı muhafazakâr eski dünyaya ilişkin özlemlerini yeni yaldızlı kelimelerle devam ettirme çabasında. Bunların İran ve Mısır'da da benzerleri çok. İran veya Mısır medyasını takip edin, orada da "Türkiye ne işe yarar? Türkiye'yi durdurmak lazım, bölgede önümüzü kesiyor" diyen Fars veya Arap milliyetçilerine rastlarsınız. Bunlar da kendi liderliklerinin "tarih ve coğrafya" tarafından adeta bir kader olarak kendilerine tevdi edildiğini düşünüyorlar.

30 senedir dile getirdiğimiz ideal şudur: Eşit şartlarda ve kardeşçe Türkiye, İran ve Mısır öncülüğünde bölgesel entegrasyon kurulmalı. Teşbihte hata olmasın, nasıl AB'nin başlangıçta iki kurucu -Almanya ve Fransa- ve şimdi üç büyük/belirleyici konumda ülkesi -Almanya, Fransa, İngiltere- varsa, ulusal kimliğin ve ulusal sınırların olabildiğince aşağı çekildiği düzeylerde Türkiye, İran ve Mısır elbirliğiyle yeni dünyanın kurucu aktörleri olmalıdırlar. İkinci halkadaki Suudiler, Suriyeliler, Iraklılar, Kürtler, Yemenliler, Kuzey Afrika'dakiler vd. Üçüncü halkadakiler -Körfez ülkeleri ve diğer küçükler- bunları takip edecektir.

AB, kendini bu ideale adamış birkaç sivil toplum kuruluşu ve vizyon sahibi entelektüellerin ve siyasetçinin eseridir. Bu bölgede de etnisite, ırkçılık, milliyetçilik ve mezhep taassubundan uzak sivil kuruluşlar ve entelektüeller aynı ideali hayata geçirmek için var güçleriyle cehd ve mücahede etmek zorundadırlar.

ZAMAN