Yapay zekâ konusunda İslami etik ve fıkıh yaklaşımı -1

Müslümanlar için İslami etik, bir teknolojinin yalnızca uygulamasını değil, aynı zamanda tasarlanışını da yöneten, proaktif ve manevi temellere dayanan bir çerçeve işlevi görür.

Dr. Mohamed AbuTaleb, Kenan Alkiek, Sh. Suleiman Hani, Dr. Mohammed Ansari, Sh. Umer Khan / Yaqeen Institute

Çeviri: Barış Hoyraz – Haksöz Haber

Bu makale, yapay zekânın sorumlu bir şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını proaktif bir şekilde yönlendirmek amacıyla fıkıhtan yararlanarak, yapay zekâ için İslami bir etik çerçeve ortaya koymaktadır.

1. BÖLÜM

Giriş

Yapay zekâ (YZ), fütüristik spekülasyonların dünyasından modern yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline hızla geçiş yapmıştır. Günlük teknolojilere entegre olan yapay zekâ, artık iletişim kurma, çalışma ve dünyayla etkileşim kurma biçimlerimizi temelden şekillendirmektedir. Yapay zekâ’nın topluma entegrasyonunun ölçeği, hızı ve erişimi, onu muazzam bir umut vaat eden, ancak aynı zamanda benzeri görülmemiş etik, sosyal ve kültürel zorlukları da beraberinde getiren benzersiz bir dönüştürücü güç olarak ortaya koymaktadır.

Bu dönüşümün üstesinden gelmek için, eleştirel olmayan teknolojik iyimserlik ya da kadercilikçi kötümserlik gibi indirgemeci ikilemlerin ötesine geçmek gerekir. Yapay zekânın etik zorlukları nadiren basittir; bunlar genellikle, faydalar ve zararların birbirinden ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğu son derece karmaşık bir matris sunar. Bu sorunu ele almak için, Yapay zekânın kullanımı ve geliştirilmesini değerlendirmek üzere İslami etik bakış açısının vazgeçilmez olduğunu öne sürüyoruz. İnovasyon ve teknolojiye yön veren proaktif bir çerçeve sunabilen bu bakış açısı, bireysel ve toplumsal kaygılar arasında denge kurmaya yardımcı olan değerler sunar. Bu çerçeve, sorunların ortaya çıktıktan sonra hafifletilmesinden öteye geçerek, Yapay zekânın biçimini, içeriğini ve yaklaşımını proaktif olarak değerlendirir ve şekillendirir.1

Bu makale, yapay zekânın (YZ) ortaya çıkışını ve öngörülen etkisini, sayısız bağlamda kaçınılmaz olarak benimsenmesi ile birlikte ele alarak başlıyor. Belirli uygulamaları inceleyerek ve İslam âlimlerinin ilgili kılavuzlarını bir araya getirerek, temel etik ilkelerin nasıl uygulamaya geçirilebileceğini ortaya koyuyoruz. Teknoloji alanına yönelik net hüküm ve ilkelerin önemini ortaya koyduktan sonra, fayda ve riskin bir arada bulunduğu etik ikilemlere yapılandırılmış bir yaklaşım sunan sofistike bir metodoloji olan Maslahat ve Mefsedet fıkhını (fıkh al-muwazaat) ele alıyoruz.

Bu makale metodolojik bir odaklanma sergileyerek, etik karar verme sürecinde dikkate alınması gereken genel ilkeler sunmaktadır. Her yapay zekâ vakası için kesin hükümler oluşturmak bu makalenin kapsamı dışındadır; burada gündeme getirilen konuların çoğu, disiplinlerarası ictihad gerektiren açık sorular olarak kalmaktadır. Sonuç olarak, burada sunulan çerçeve, İslami bir yaklaşımın teorik ve pratik gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu çerçeve, söz konusu teknolojileri ve algoritmik çağın medeniyet açısından taşıdığı derin önemi değerlendirmek için gerekli olan devam eden çalışmalara yönelik bir yaklaşım sunmaktadır.

Teknolojinin neden etiğe ihtiyacı var?

Sosyal medya, eleştirel olmayan teknoloji benimsemenin risklerine dair net bir örnek teşkil ediyor: Toplum ve İslam âlimleri, bunun etik sonuçlarını değerlendirmekte geciktiler; bu da anlamlı koruma önlemleri ortaya çıkmadan önce zararların derinlemesine yerleşmesine yol açtı. Niş platformlar (Çev.Notu: internet dünyasında genel (herkese hitap eden) büyük platformların aksine, sadece belirli bir ilgi alanına, sektöre, hobiye veya uzmanlığa sahip daha dar ve özel bir kitleye hitap eden dijital alanlardır.) olarak başlayan bu oluşum, büyük ölçüde uzun vadeli toplumsal refahı değil, büyüme, etkileşim ve kârı önceliklendiren şirketlerin itici gücüyle hızla iletişim, kültür ve ekonomiyi şekillendiren küresel bir altyapıya dönüştü; oysa düzenleyici ve etik tepkiler bu gelişmelerin gerisinde kaldı. Müslüman ümmetin tepkisi de benzer şekilde gecikmiş ve reaktif olmuştur; rehberlik, yaygın benimseme süreci alışkanlıklar oluşturup anlamlı müdahaleleri kısıtladıktan sonra ortaya çıkmıştır; o zaman bile İslami etik yaklaşım, teknolojinin amacı, araçları ve öngörülen sonuçları hakkında temel yargılarda bulunmak yerine, büyük ölçüde kaçınılmaz olduğu varsayılan zararı hafifletmeye odaklanmıştır. Günümüzde, üretken yapay zekâ, paralel ancak daha yüksek riskli bir dönüşüm sunuyor; daha hızlı ilerliyor ve benzeri görülmemiş bir gücü, kâr odaklı az sayıda teknoloji şirketinde yoğunlaştırıyor. Temel amaçları, tasarımı ve sonuçları proaktif ve ilkeler temelinde değerlendirilmezse, aynı kalıbın tekrarlanması ve yapısal zararların tam olarak anlaşılmadan kök salmasına izin verilmesi gibi ciddi bir risk ortaya çıkar; bu da, olaydan sonra zararı hafifletmeye çalışmak yerine, teknolojik gelişimi en başından itibaren yönlendirecek etik çerçevelere acil ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır.

Yapay zekâ, iletişim, eğitim, sağlık hizmetleri, finans, güvenlik ve kültürü aynı anda dönüştürüyor. Ancak, bunun her zaman yararlı olmayacağını biliyoruz. Bilgiye erişimi genişletebilen, tıbbi teşhisi iyileştirebilen, hizmetleri kolaylaştırabilen ve yeni düşünce biçimlerinin önünü açabilen aynı sistemler, aynı zamanda önyargıları pekiştirebilir, güveni sarsabilir, geçim kaynaklarını ortadan kaldırabilir ve gücü tek elde toplayabilir. Bir algoritmanın bilgilere öncelik verme biçiminden kullanıcı katılımını teşvik eden özelliklere kadar, insan tarafından yapılan tasarım seçimleri, üreticilerinin değerlerini ve varsayımlarını yansıtır. Bu seçimler teknik gibi görünebilir, ancak insanların nasıl etkileşime girdiğini, hangi bilgilerle karşılaştıklarını ve hangi davranışların ödüllendirildiğini veya caydırıldığını şekillendirdikleri için etik bir ağırlığa sahiptir.

Bu zorluğu daha da artıran bir faktör ise, teknolojinin genellikle yasaların, kültürel normların veya kurumların uyum sağlayabileceğinden çok daha hızlı bir hızda yayılmasıdır. Düzenlemeler genellikle yeniliği yönlendirmek yerine onun peşinden gider; bu da bir teknoloji bir kez yerleşmiş olduğunda, onun yol açtığı zararları ortadan kaldırmanın çok daha zor olduğu anlamına gelir. Böyle anlarda toplumlar genellikle kâr ve hızın şartları belirlemesine izin verirken, bedelini ise topluluklar öder. Bu nedenle etik öngörü isteğe bağlı değil, zorunludur: Toplumlar, olumsuz etkilerin yerleşmesini beklemek yerine, olası sonuçlarla önceden yüzleşmelidir.

Teknolojinin sorumluluktan çok büyümeyi önceliklendiren bir şekilde nasıl yönetildiğinin en net örneklerinden biri, 1996 yılında kabul edilen İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. maddesidir. Sık sık “interneti oluşturan yirmi altı kelime” olarak tanımlanan2 bu tek madde, yalnızca çevrimiçi platformların hızlı genişlemesini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda yasal dokunulmazlığın etik hesap verebilirliğin önüne geçtiği bir yönetişim modelini kurumsallaştırmıştır. Platformlara kullanıcı tarafından oluşturulan içeriklere ilişkin sorumluluktan muafiyet tanıyarak, aynı zamanda “iyi niyetle” denetim yapmalarına izin veren bu yasa, Facebook, X (eski adıyla Twitter) ve YouTube gibi şirketleri yayıncı değil dağıtıcı olarak değerlendirerek, barındırdıkları içeriğin çoğu için sorumluluklarından muaf tutmaktadır.

230. Madde, sorumluluk tehdidini ortadan kaldırarak, platformların büyümeyi ve kullanıcı katılımını en üst düzeye çıkarırken olası zararlara yönelik ilgiyi en aza indirebilecekleri koşulların oluşmasına katkıda bulundu. Kullanıcı tarafından üretilen içerik internetin can damarı haline geldiğinde, algoritmalar toplulukları korumak için değil, dikkat çekmek ve kâr elde etmek amacıyla optimize edildi. Bu model, insan deneyiminin gizli ticari sömürü, tahmin ve satış uygulamaları için ücretsiz hammadde olarak ele alındığı yeni bir ekonomik düzen olan “gözetim kapitalizmi” olarak tanımlanmaktadır.3

Bunun zararları sadece toplumsal değil, aynı zamanda son derece kişiseldir ve genellikle savunmasız nüfus grupları tarafından orantısız bir şekilde üstlenilmektedir.4

Örneğin, içerik denetimi ve yapay zekâ modeli eğitimi sıklıkla gelişmekte olan ülkelerdeki işçilere dış kaynak olarak verilir; bu işçiler, genellikle yeterli psikolojik destek olmaksızın, güvencesiz koşullarda travmaya yol açan içerikleri işlemek zorunda kalırlar. Bu şekilde, teknoloji şirketleri muazzam bir özel servet oluştururken, sosyal ve insani maliyetleri dışsallaştırırlar—bu, modern kapitalizmin daha geniş dinamikleriyle tutarlı bir örüntüdür, ancak dijital platformların ölçeği ve erişimi nedeniyle daha da güçlenmiştir.5

Bu hukuki çerçeve bir benzetmeyle açıklanabilir: Bir gazete gibi bir yayıncı, bastığı içerikten sorumluyken, bir kitapçı gibi bir dağıtıcı, sattığı materyalden sorumlu değildir. Platformları dağıtıcılar olarak sınıflandıran 230. Madde, şirketlerin zararlı içerikten kâr elde edebilecekleri, ancak buna karşılık gelen sorumluluğu üstlenmeyecekleri bir sistem oluşturmuştur. Bu durum, seküler hukuki çerçevelerin temel bir sınırlamasını ortaya koymaktadır: Bu çerçeveler hukuki sorumluluğu belirler, ancak ahlaki yükümlülük konusunda genellikle sessiz kalırlar. Bu anlamda hukuki dokunulmazlık, etik açıdan masumiyetle eşdeğer değildir. Tam da yasal olarak izin verilen ile etik olarak haklı görülebilen arasındaki bu boşluk, yönetişime alternatif yaklaşımları gündeme getirmektedir. Hesap verebilirlik, adalet ve eylemlerin ahlaki sonuçlarına vurgu yapan İslami ahlak, teknolojik gücün sorumluluklarını ele almak için daha kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır.

İslami etik yönetişim yaklaşımı

Müslümanlar için İslami etik, bir teknolojinin yalnızca uygulamasını değil, aynı zamanda tasarlanışını da yöneten, proaktif ve manevi temellere dayanan bir çerçeve işlevi görür. Bu çok katmanlı paradigma yeni bir yapı değildir; aksine, Kutsal Kur’an ve Peygamberin Sünneti’nde belirtilen ilahi emrin doğrudan bir yansımasıdır. Kur’an-ı Kerim, asgari düzeyde uyumun ötesine geçen kapsamlı bir ahlaki çerçeveyi açıkça emreder ve şöyle der: “Şüphesiz Allah, adaleti [ʿadl], iyilik yapmayı [ihsan] ve yakın akrabalara cömert davranmayı emreder.”6 Teknolojik inovasyon alanında adalet (ʿadl), zararı önleyen ve insan haklarını koruyan yasal sınırlara sıkı sıkıya bağlı kalmayı gerektirirken, ihsan ise yenilikçinin içsel eğiliminin ve teknolojinin nihai gidişatının aktif olarak en yüksek toplumsal faydayı aramasını talep eder. Dahası, Peygamberimiz ﷺ, “Her biriniz bir çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz” sözüyle, insan iradesinin ve gücünün derin bir emanet olduğunu belirtmiştir.7

Geliştiriciler ve yöneticiler yapay zekâ araçlarını tasarlarken, milyarlarca insanın bilişsel ve ahlaki dokusunu şekillendirebilecek sistemler kullanırlar; böylece uçsuz bucaksız bir dijital alanda çoban rolünü üstlenirler. Dolayısıyla, hesap verebilirlik standartları yalnızca dünyevi hukuki sorumluluktan kaçınmakla sınırlı kalamaz; bu ilahi emanetin bütünsel olarak yerine getirilmesini de kapsamalıdır.

Günümüzün pek çok seküler modelinden farklı olarak, bu İslami paradigma teknolojik gelişimin tam da başlangıç noktasında işler.8 Bir teknolojinin biçimini, amacını ve tasarımını daha başlangıç aşamasından itibaren değerlendirerek İslam hukuku, yapısal zararların yüzeysel ve sonradan alınan önlemlerle yeterince giderilemeyeceğini kabul ederek, tasarımından itibaren temelde bozuk olan sistemleri eleştirmek için bir mekanizma sunar.9 Dahası, bu paradigma fayda (maslahat) ve zarar (mefsedet) hesaplamasını kökten genişletir. Değerlendirme kapsamını, sadece dünyevi faydanın ötesine taşıyarak hem bu dünyadaki hem de ahiretteki sonuçları kapsar. Bu çift ufuklu hesap verebilirlik, genellikle insan hukukunun yaptırımlarından kaçan, denetimsiz kâr ve sömürü vektörlerine karşı sağlam bir savunma sağlar ve yenilikçinin itidalli davranışını ilahi denetimin nihai gerçekliğine dayandırır.10

Temelde adalet (ʿadl), izin verilen (helal) ve yasak olan (haram) kavramlarının tartışmaya açık olmayan sınırlarını belirleyen açık hukuki hükümler olan ahkâm aracılığıyla hayata geçirilir. Hız ve rekabetin ön planda olduğu teknolojik bir ortamda, bunlar kesin koruyucu sınırlar işlevi görür ve akıl, haysiyet ve mahremiyetin korunması gibi temel ilkelerin inovasyon uğruna feda edilmemesini sağlar. İlahi olarak belirlenmiş sınırlar (hududullah) olarak anlaşılan bu sınırlar ya da kırmızı çizgiler, yapay zekânın geliştirilmesi de dâhil olmak üzere tüm insan faaliyetlerini düzenler.11

Oysa Şeriat, yalnızca kısıtlayıcı bir yasa derlemesi değildir; insan refahını ve gelişmesini teşvik etmek üzere tasarlanmış vizyoner bir sistemdir. Yapay zekâ konusunda işlevsel bir İslami etik sistemi oluşturmak için, evrensel ilahi niyetten pratik mühendisliğe kadar uzanan net ve amaç odaklı bir yol haritası çizmeliyiz. Bu çerçeve, maqasid ʿamma (Genel Makâsıd/amaçlar) ile başlar — insan aklının korunması (Hıfzu'l-Akl) ve insan haysiyeti gibi şeriatın kapsayıcı, anayasal hedefleri.12 Ancak bu evrensel hedefler, karmaşık algoritmaları doğrudan düzenlemek için çok geniş olduğundan, akademisyenler ve teknoloji uzmanları işbirliği içinde Makâsıd-ı Hassa’yı (özel amaçlar) türetmelidir: tek bir faaliyet alanına — bu durumda dijital âleme — özgü hedefler.13 Üretken teknoloji bağlamında, bir Makâsıd-ı Hassa örneğin, yapay zekâ sistemlerinin insan ahlaki muhakemesinin aldatıcı, özerk ikameleri yerine şeffaf bir entelektüel iskele işlevi görmesini zorunlu kılabilir. Bu alan hedefleri ise sırayla Makâsıd-ı Cüz'iyye (cüz’i amaçlar) olarak belirtilir: bir sistemin sınırlarını açıklaması veya kişisel dini soruları nitelikli bir insan âlime yönlendirmesi gibi belirli tasarım kurallarının ardındaki somut niyetler. Bu hiyerarşinin tamamı maslahat ile sonuçlanır: Acil toplumsal zorlukları çözmek için erişilebilir, önyargıları azaltılmış araçlar kullanıldığında somut kamu yararı güvence altına alınır ve zarar önlenir.14

Evrensel ilkeden, alan hedefine, belirli bir kuralın amacına ve nihayetinde sağladığı faydaya uzanan bu süreç, inovasyonun insanlığın refahı arayışına sıkı sıkıya bağlı kalmasını sağlar. Ancak dışsal yapılar tek başına yetersizdir. İslami yönetişim, aynı zamanda adab’ın geliştirilmesini de gerektirir; yani teknolojiyi tasarlayan ve uygulayanlardan beklenen manevi adab, etik karakter ve mesleki erdemler.15

Bu ahlaki temel olmadan, en sağlam yasal ve kurumsal güvenceler bile başarısız olacaktır. Mühendisler ve yöneticiler, teknik kararların manevi ve toplumsal sonuçlar doğurduğu bir tür emanetçilik (hilafet) olarak çalışmalarını görmelidirler. Tarbiye (ahlaki disiplin) ile temellendirilen bu içsel etik, soyut kod ile gerçek dünyadaki etki arasındaki boşluğu doldurur ve sorumluluğun içten gelmesini sağlar.

Yapay zekâda anlamlı etik sınırlamaları uygulamak için, ahlaki ilkelerin yanı sıra sorumluluk mekanizmaları da bulunmalıdır. İslam geleneği, tıp etiği (Adab-ı Tabib) konusundaki yaklaşımıyla bu konuda net bir örnek sunmaktadır; bu yaklaşımda, pratisyenlere insan refahı emanet edilmiş ve öngörülebilir zararlardan sorumlu tutulmuşlardır.16

Günümüzde üretken yapay zekâ geliştiricileri de benzer bir rol üstlenmektedir; ancak rekabet baskılarının şekillendirdiği ve özel yapay zekâ girişimi Antropik’in tek taraflı güvenlik kısıtlamalarından geri adım atmasıyla örneklendirilen mevcut durum17 —itidalli davranmayı caydırmaktadır. İslam hukuku, bu sorunu ikili bir hesap verme standardı aracılığıyla ele alır: Allah’ın huzurunda sorumluluk ve bu dünyada uygulanabilir sorumluluk (kaza). Peygamberimizin rehberliğine dayanan bu çerçeve, uygulayıcıları riskleri öngörmeye, koruyucu önlemler almaya ve zarar meydana geldiğinde tazminat sağlamaya mecbur kılar. Yapay zekâya uygulandığında, öngörülebilir zararlar için hesap verebilirlik talep ederek ve etik sorumluluğu hem niyete hem de eyleme dâhil ederek, sorumluluktan muaf tutulan modellere meydan okur; böylece inovasyonun, insan refahının korunmasıyla dengelenmesini sağlar.

Yapay zekâ uygulamalarında İslami sorumluluk standartlarına ilişkin daha ayrıntılı bilgiler, sonraki bir bölümde ve ilgili kaynaklara atıf yoluyla ele alınmaktadır. Gelecekteki çerçeveleri bağlamına oturtmaya yardımcı olmak amacıyla, ekte üretken yapay zekâyı anlaşılır hale getirmeye yönelik, kolay anlaşılır bir teknik giriş kılavuzu da sunuyoruz. Şimdi, Muvâzenât Fıkhı (Dengeler Fıkhı/ Ölçülülük ve Orantılılık İlkesi) çerçevesini ve bunun yapay zekâ etiğine önerilen uygulamasını özetlemeye geçiyoruz. Bu çerçeve, somut hukuki hükümlere (ahkâm) dayanmaktadır; dolayısıyla bir eylemin açıkça yasaklandığı (haram) durumlarda, muvâzenât gibi araçlar geçerli değildir. Ayrıca bu çerçevenin bağımsız olarak uygulanması da amaçlanmamaktadır: Uzman olmayanlar bu çerçeveden tek başına sonuçlar çıkarmamalı, uzmanlar da daha geniş bir akademik bağlam olmadan bu çerçeveyi kullanmamalıdır.

Devam Edecek >>>

Dipnotlar:

1. İslam ahlakının fıkıh ile aynı şey olmadığına ve onun bir uzantısı olmadığına dikkat etmek önemlidir; aksine, fıkıh, İslam ahlakında yer alan daha geniş ahlaki vizyonun kısmi bir hukuki ifadesidir. Âlimler fıkhı ahlaki muhakemeyi de kapsayan bir kavram olarak ele alsa da, ahlakı sadece hukuka indirgemek niyet, karakter ve manevi mükemmellik gibi önemli boyutları gözden kaçırmaya yol açar.

2. Jeff Kosseff, İnterneti Ortaya Çıkaran Yirmi Altı Kelime (Cornell University Press, 2019).

3. Shoshana Zuboff, Gözetim Kapitalizmi Çağı: Gücün Yeni Sınırında İnsani Bir Gelecek İçin Mücadele (PublicAffairs, 2019).

4. Madhumita Murgia, Kod Bağımlılığı: Yapay Zekânın Gölgesinde Yaşamak (Henry Holt and Company, 2024).

5. Christopher Marquis, Varlıkçular: İş Dünyası Kârları Nasıl Özelleştirir ve Maliyetleri Nasıl Toplumsallaştırır (PublicAffairs, 2024).

6. Kur’an 16:90.

7. Sahih el-Buhari, Kitab el-Ahkam, no. 7138.

8. Bu proaktif yaklaşım, eylemin öncesinde niyete (niyya) verilen temel İslami vurgu ile uyumludur. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ameller niyetlere göre değerlendirilir.” Sahih el-Buhari, Kitab bad’ el-vahy, no. 1. Teknoloji bağlamında, başlangıçtaki amaç ve tasarım, nihai çıktı kadar etik açıdan önemlidir.

9. Bu, yolsuzluğun somutlaşmadan önce temel nedenlerinin ele alınmasını zorunlu kılan ve bu makalenin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak ele alınacak olan “sadd al-dharāʾiʿ” (zarara yol açan araçların önlenmesi) adlı fıkıh ilkesini yansıtmaktadır. Bkz. Abū Isḥāq al-Shāṭibī, al-Muwāfaqāt fī uṣūl al-sharīʿa (Dār al-Maʿrifa, 1997), 4:198–200. Bu, geçersiz bir temele dayandırılan şeyin kendisinin de geçersiz olduğu (mā buniya ʿalā bāṭil fa-huwa bāṭil) şeklindeki hukuki ilkeyle de uyumludur.

10. Şeriat, insan refahını (maṣlaḥat) hem dünyevi refahı hem de ahiretteki kurtuluşu kapsayacak şekilde benzersiz bir şekilde tanımlar. Bkz. ʿIzz al-Dīn Ibn ʿAbd al-Salām, Qawāʿid al-aḥkām fī maṣāliḥ al-anām (Maktabat al-Kulliyyāt al-Azhariyya, 1991), 1:11. Kur’an, insan mahkemelerinin ötesine geçen bu nihai hesap verme sorumluluğunu sürekli olarak vurgular: örneğin, “Kim bir atom ağırlığında iyilik yaparsa, bunu görecek; kim bir atom ağırlığında kötülük yaparsa, bunu görecektir” (Kur’an 99:7–8).

11. Değişmez kırmızı çizgiler kavramı, Kur’an’daki ḥudūdullāh (Allah’ın sınırları) kavramına dayanır. Kur’an şöyle uyarır: “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; öyleyse onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerdir” (Kur’an 2:229). Bunu teknolojiye uygulamak, inovasyonun ilahi sınırlar içinde kalmasını sağlar.

12. Geleneksel olarak, aklın korunmasını da içeren beş evrensel zorunluluk (al-ḍarūriyyāt al-khams) kavramını somutlaştıran kişi olarak Abū Ḥāmid al-Ghazālī gösterilir. Bkz. Abū Ḥāmid al-Ghazālī, al-Mustaṣfā fī ʿilm al-uṣūl (Dār al-Kutub al-ʿIlmiyya, 1993), 1:174. Evrensel bir hedef olarak insan haysiyetine dair güncel bir genişletme için bkz. Mohammad Hashim Kamali, Maqāṣid al-Sharīʿah Made Simple (International Institute of Islamic Thought, 2008), 22–24.

13. Alana özgü amaçların kavramsallaştırılması, insan faaliyetlerinin farklı alanlarını etkin bir şekilde yönetmek için geniş hukuk felsefesinin uzmanlaşması gerektiğini savunan, etkili Maliki hukukçusu İbn Aşur tarafından büyük ölçüde geliştirilmiştir. Bkz. Muhammad al-Tahir ibn Ashur, Treatise on Maqāṣid al-Shariʿah, çev. Mohamed El-Tahir El-Mesawi (Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü, 2006), 183–87.

14. Şeriatın somut kamu yararını (maṣlaḥa) nasıl güvence altına aldığına ve pratik uygulamada zararı nasıl önlediğine dair temel bir tartışma için bkz. el-Şâtibî, el-Muvâfakât fî usûl el-şeri’a, 2:9–12. Bu kavramların çağdaş politika ve teknolojiye uygulanmasına yönelik modern bir sistem yaklaşımı için bkz. Jasser Auda, Maqasid Al-Shariah as Philosophy of Islamic Law: A Systems Approach (Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü, 2008), 22–25.

15. Peygamber ﷺ, içsel karakterin kıyamet gününde terazide en ağır basan unsur olduğunu vurgulamıştır. Bkz. Sunan al-Tirmidhī, Kitāb al-birr wa-l-ṣila, no. 2002.

16. ^ Peygamberimiz ﷺ şöyle buyurmuştur: “Daha önce hekim olduğu bilinmeyen bir kişinin hekimlik yapması ve hastaya zarar vermesi halinde, o kişi sorumlu tutulacaktır.” Sunan Ebu Davud, no. 4587; Sunan el-Nasaî, no. 4830; Sunan İbn Mâca, no. 3466. Bu hadis çeşitli isnat zincirleri aracılığıyla rivayet edilmiştir ve birçok âlim, onu hukuki hükümler için geçerli bir dayanak olarak kabul etmektedir. Çağdaş âlimler arasında el-Albânî bu hadisi “hasen” olarak derecelendirmiş, el-Arnâ’ût ise “hasen li-ghayrih” olarak derecelendirmiştir. Bazı âlimler ise bu rivayeti “mursal” olarak değerlendirir. Uygulayıcının sorumluluğuna dair daha geniş kapsamlı kavram, spesifik tıbbi bağlamın ötesindeki ilgili rivayetlerde de sağlam bir şekilde yer almaktadır.

17. Billy Perrigo, “Özel Haber: Anthropic, Amiral Gemisi Niteliğindeki Güvenlik Taahhüdünü Geri Çekti,” Time, 24 Şubat 2026, https://time.com/7380854/exclusive-anthropic-drops-flagship-safety-pledge/; ayrıca bkz. “Responsible Scaling Policy Version 3.0,” Anthropic, 24 Şubat 2026, https://www.anthropic.com/news/responsible-scaling-policy-v3.

Yorum Haberleri