Ya tearuf ya küresel vicdan

HAMZA TÜRKMEN

Türkiye’de 2025 yılında öne çıkan kavramı belirlemek için yapılan seçimde “Dijital vicdan” birinciliği aldı. Bazıları dua dışında “Dijital vicdan”ı “kötülüğe karşı eliyle ve diliyle bir şey yapamayanları, hiç değilse kalbiyle buğz etmeye” davet eden Müslim’in aktardığı hadisi  (Müslim, İmân 78) örnek göstererek, sosyal medyada parmak kaydırarak veya tıklama yaparak vicdani görevlerini yerine getirdiklerini söyleyip bu kavramı anlamlandırmaya çalıştılar. Ama önemli bir kesim de “Dijital vicdan”ı sosyal medyada veya dijital ağlarda insani ve İslami duyarlılığı pasifize ettiğini ve insanı salih amellerden uzaklaştıran bir anlam içerdiğini ifade etti.

Günümüzde “Ya eyyuhen nas” şeklinde hitap edilen insanlarla etkileşime geçmenin iki yolu ön plana çıkmaktadır:

Birincisi; doğal, gerçekçi ve fıtrî boyutu gözeten yoldur. Diğer insanlarla “hayır” amaçlı kurduğumuz insani/medeni ilişkilerden sonra “Ya eyyuhel amenu” diyeceğimiz müminlerle de önce namazda birlikte “rükû” ederek (2/43) ibâdi form üzerinden takva üzere iletişimimizi kurmalıyız. Sonra da cahiliyeye ve cahili saldırılara karşı ortak yaşama ve yardımlaşma ameli içinde tuğlalar gibi birbirine kenetlenmiş bir bina (“bunyanun mersus” Saf, 61/4) gibi saf tutup mücadele verebilmeliyiz.

İnsanlar arasında, kabileler ve halklar arasında fıtrî veya medeni ilişkilerin kurulabilmesi de Hucurat sûresinde belirtildiği gibi “tearuf” ile sağlanır. “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kabilelere ve halklara ayırdık. Allah'ın yanında en kerim olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır. Kuşkusuz Allah, Her Şeyden Haberdar'dır.” (49/13)

“Tearuf”, insanlar ve topluluklar arası farklılıkların da sebeb-i hikmetidir. İrfan, muaref, arif, marifet, örf ve maruf ile aynı kökten gelen tearuf ile, muhataplar birbirini karşılıklı dinleyerek anlamaya ve tanımaya çalışırlar. Bu çabaların sonrasında kişilerin ve insan gruplarının arasında duygusal tanışıklık, yakınlaşma, dayanışma ve paylaşma amelleri sahicilik kazanmaya başlar. Tearuf tek taraflı bir diyalog veya tek taraflı bir anlatı değildir. Tanışma, konuşma karşılıklıdır.

Büyük şehirlerde oturanlar olarak mahalle kültürünü büyük ölçüde kaybettik; ama yeni apartman komşularınızın kapsını çalıp “hoş geldiniz” veya “biz yeni taşındık buralar nasıl, bu binada üzerimize düşeni kimden öğrenebiliriz” dememiz; bayramlarda ve önemli günlerde hediyeleşmemiz; ana kapıda veya asansörde selamlaşıp hal hatır sormamız tearuf konusunda ilk adımı atmamız anlamına gelir. Veya yüz yüze diğer diyaloglar…

İnsanlarla etkileşiminin ikincisi; özellikle dijital ortamlarda ya da sosyal medya mecralarında sağlanan iletişimdir. Bu iletişim belki irtibat ve haberleşme işine yaramaktadır ama “tearuf” yani bedenin jest ve mimikleriyle birbirini karşılıklı olarak birbirini dinleyerek anlama, tanıma, tanışma ve sahih sevgi-saygı oluşturma konusunda gerçekçi değildir; sanal görünürlükle sınırlıdır. Vicahi olmayan dijital mecralardaki tanışıklıklarda, muhatabınız hakkında biyografisiyle birlikte tutarlı bir kanaate sahip olmak oldukça zordur. Yazar ve okur ilişkisi de böyledir. Beğendiğiniz bir yazının sahibi ile yüz yüze ilişki önemlidir. “Sözünün eri midir; söylediği şeyi yaşıyor mu yaşamıyor mu?” (61/2) sorularının cevabına ulaşmadan muhatabınız hakkında mutmain olamazsınız.

Sosyal medyada görünürlük, soy-sop, mevkii veya takip edilirlik ve güç algısı açısından nefsi okşayan hallere ya da sanal tartışmalara kıymet verilir. Ama buradaki iletişim, vicahi olmamanın nakısasını taşıdığı kadar, fıtrî tearuf/tanışıklık imkanını da sağlamaz. Müslim’im Sahih’inde aktardığı bir hadis-i şerifte Resulullah (s) şöyle buyurur: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalbinize ve salih amellerinize bakar” (Muslim, Birr, 3). İşte karşılıklı tanışmanın yoluna işaret eden bir örneklik.

Vicâhi tanışmaya Ömer (r)’dan gelen şu haber yol göstericidir.

Tarih kaynaklarında geçer: Bir kimse, Emerilmü’min Ömer’in yanında başka

birisinden sitâyişle bahsediyor; onu medhediyordu. Ömer bin Hattab ona üç soru sordu:

1- “‒Onunla bir yolculuk yaptın mı?”  Adam “hayır” dedi.

2- “‒Ticaret gibi bir alışverişte bulundun mu?” dedi. Adam yine “hayır” dedi.

3- “‒Peki ona sabah-akşam komşuluk ettin mi?” dedi. Adam “hayır” dedi.

Bu üç soruya da “hayır” deyince, Ömer (r)

“‒ Sen onu tanımıyorsun” dedi ve sonra da adama dönerek,
“Git, seni tanıyan birini getir”
buyurdu. 

2025 yılının kavram seçimi İletişim Başkanlığı’nın teşvikiyle Türk Dil Kurumu üzerinden yapıldı. Finale kalan diğer kavram veya kelimeler de şunlardı: “Vicdani körlük”, “eylemsiz merhamet”, “çorak”, “tek tipleşme”.

TDK’na göre vicdan içsel bir duygudur. Bu duygu “Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iter, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine düşünmesini sağlar”. Aslında bahsedilen içsel tutarlılık arayışı “fıtrat”a işaret eder.

Yaratılışın ve evrenin yasalarını keşfedecek olan insandan, bunları tanımladığında ruhçu veya maddeci farklı tanımlar çıkabiliyor veya tanımlar zaman ve gözlemler değiştikçe değişebiliyor. Oysa evreni ve insanı yaratan Rabbimizin korunmuş olan Kitab’ına kulak verdiğimizde vahiy bize der ki:  

Âraf sûresinde belirtildiği üzere “Rabb'in, ademoğullarının sırtlarından soylarını çıkardı. Ve onları kendilerine tanık yaptı.” Ve Rabbimiz, yaratılışta fıtratımıza Allah’ı birleme özelliğini koydu (7/172). Fıtratımız aynı zamanda “nefs” ifadesi ile de irtibatlandırılabilir. Şems sûresinde “Ve nefse ve onu biçimlendirene; sonra ona fucurunu ve takvasını ilham edene ki; Onu (nefsini) arındıran kişi elbette kurtulmuştur.” (95/7-9)

Rum sûresi daha açıklayıcıdır. “Sen hanîf (Allah'ı birleyen yani Araf sûresinde belirtildiği üzere yaratılışta Rabbimizin fıtratımıza koyduğu Allah’ı birleme özelliği ile Allah’ı birleyen) olarak yüzünü dine yani Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata (yani nefse ilham edilen takva boyutuna) çevir! Allah'ın yaratmasında değişme yoktur. İşte doğru din budur fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.” (30/30)

Ancak dijital çağda dijitalleşen “vicdan” kavramı farklı bir boyut kazanmış fıtrî boyuta uyum açısından uzaklaşma yaşamıştır. İnsanlar çoğu zaman gerçek hayatta sorumluluk almadıkları ya da almak istemedikleri konularda, sosyal medyada bir paylaşım ya da beğeniyle “vicdanlarını rahatlatma” eğilimine girmektedir. Bu durum, bireysel duyarlılığı pasifize ederek vicdanı “tıklanabilir bir işlem”e indirgemektedir. Merhamet ve insaf duyguları ve hakka bilfiil şahidlik yapma sorumluluğu çoraklaşırken, bu hisler görünür sembollerle sanal olarak sınırlanmış olmaktadır.

Oysa Asr sûresinde belirtildiği gibi, ne vahyi bilgiyle donanmamış bir amel, ne de amelleşmemiş bir iman veya çok bilgi birikimi hakka yöneltir. Oysa bizler hakka yönelen ve onunla adalet yapan, inancını amelleştirmiş bir ümmet olmakla (7/181) mükellefiz.

Dijital vicdan ise kişiyi, sosyal medyada tıklama veya iki satır yazma çabasıyla sanal bir tatmine ulaştırıp “ben üstüme düşeni yaptım” diyerek gerçek ile kendi davranışı arasına mesafe koymak durumuna düşmektedir. Dijital vicdan aslında kişiyi yaşanan gerçekliğin fıkhından, ruhundan, renginden uzaklaştırmaktadır.

Mesela Gazze konusunda sosyal medyada haberleşme ve ilan-bildirim dışında tıklamalarımız veya iki satırlık yorumlarımız sadece dijital ortamla sınırlı kalıyor ise, bu ortam bizi rahatlatıp edilgen bir konuma çekiyor demektir. Veya bu dijital alanlar bigisayar bağımlıları gibi sıcak evimizde, rahat koltuklar yani konforlu bir alanda edilgen bir şekilde bizi yardımlaşma, eylemlere etkinliklere katılma, yazı yazma veya çözüm arayışı için fiili temas ve ziyaretlere veya müzakerelere yöneltmeyip de sadece dijital ortamda parmağımızı kıbırtatarak kendimizi anlamlı kılma vehmine sürüklüyorsa, vicdanımız dijitalleşiyor, insani hasletlerimiz veya fıtratımız nasırlaşan olumsuz bir sürece giriyor demektir.

2025’te dünyanın en zengin 10 isminden 8’i teknomilyarder olarak belirlendi. Bu 8 kişi sosyal medya ve dijital dünyaya hakim olan ve buradan para kazanan sermayedarlar. Dolayısıyla da dijital mecrada algoritmalar üzerinden dünyadaki gerçeklikleri ve öncelikleri onlar belirliyorlar. İşte kültür emperyalizminin, küresel cahiliyenin yayılmasında en fazla cürüm oluşturanlar, bu kişilerin global sermaye şirketleridir. Ret veya kabul hususunda tıkladıklarımız da genelde onların seçtiği ve belirlediği konular. Dolayısıyla dijital vicdan üzerinden birileri para kazanırken, bizler dijital ortamlarda öfkelenip veya sevinirken adaletsizlikler ve eşitsizlikler yaşanmaya devam ediyor.

Dijital mecralar tümden mi yanlış. Hayır, bu mecraları en azından haber ve iletişim alanlarında kullanıyoruz. Tabii ki biz Müslümanlar için dergi gibi, dernek, vakıf veya ticarethane gibi kapitalist sistem içi araçları kullanmanın bir fıkhı olduğu gibi dijital mecralara yaklaşımımızın da bir fıkhı olmalıdır.

Örneğin arkadaşımız eyleme, etkinliğe gelmiyor ama vicdanını bencilce rahatlanmak için o etkinliğin dijital paylaşımını yapıp eylemin çağrıcıları arasında görünmek isteyebiliyor. Ama kendisi yok. Yani “yapmayacağı şeyi söylüyor.” (61/2)

Veya bir türlü takipçi sayısı artmış bir arkadaş, sosyal medyada takipçileriyle ne kadar güçlü ve etkin olduğu vehmine kapılıp, istişareye ve salih amel tecrübelerine dayanmayan abuk sabuk projeler öne sürebiliyor. Daha önceden de benzer tutumlarla ilgili “klavye mücahitleri” şeklinde bir deyiş vardı.

Yani giderek vicdanı dijitalleşen insanlar elle tutulur amel ve aksiyonlardan uzaklaşıp ferdi üstadlar haline ya da vakıasız, tearuftan ve insani diyaloglardan uzaklaşmış amelsiz bilgiçler haline gelebiliyorlar.

Dijital vicdan kavramı daha çok liberalizmin bireyselleşmeyi telkin eden ideolojisine hizmet etmekte; “ulu’l-emr heyeti”nden çıkmasa da istişare edilmiş birliktelik ve eylem kararlarını önemsememekte, insan nefsinin takva ve fıtrat boyutuna değil de istikametten kopma ve vicdanları çoraklaştırma eğilimine işaret etmektedir.

Rabbimiz bizleri amelsiz iddialardan, şahidleşmemiş iddia ve sözlerden beri kılsın. Örneklik oluşturacaksak kendi görünürlüklerimizi değil “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” (1/5) ahdimizin, şühedalık eylemimizin tebliğ amaçlı görünülürlüğünü ön plana çıkartsın. Kıyamet sûresindeki Rabbimizin uyarısıyla bitirelim: “Ant olsun ki insanı en iyi biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman eden ve salihatı yapanlar hariç. Onlar için minnet altında bırakmayan bir ödül vardır.” (75/4-6)