Vasıf ve İşlevleri mi, İsimleri mi Tartışacağız?

KENAN ALPAY

Eşyayı, olayları, geçmişi veya geleceği isimlendirme meselesi hayata bakış açımıza dair önemli bir pozisyon alıştır. İsimlendirme ve kavramsallaştırma hem durduğumuz yeri imler hem de hayatın hangi yönde akması için irade gösterdiğimizi aşikar kılar. İsim ve kavramlar üzerinde sürüp gidiyor gibi gözüken mücadele çoğu zaman inançtan, ideolojiden, iktisadi ve siyasi mücadeleden bağımsız değildir.

İsimlendirme ve kavramsallaştırma kritik bir rol oynamakla beraber hayatın ne tamamını temsil eder ne de hayatı tek başına anlamlı kılar. Çünkü hayat isimlendirme ve kavramsalaştırmaların çok üstünde, son derece girift, çok renkli ve çok sesli bir dizi ilişkiler ağının anlamlı bir bütün oluşturmasıyla vücut bulur. Hayat, ismlendirme ve kavsallaştırmalarla idare ve ikame edilemeyecek kadar zorlu bir mücadele alanıdır. Siyasi veya iktisadi iktidar alanları isim ve kavramlar üzerinden toplumu, kültürü, sanatı, tarihi bir yere kadar tanzim edebilirler ancak. İsim ve kavramlar marifetiyle iyiyi, güzel, doğruyu hayata hakim kılma projeleri (istisnası var mı bilemiyorum) her zaman iflasla sonuçlanmıştır.

Siyasal mücadelenin bir boyutu da doğal olarak isimler, kavramlar ve semboller alanında sürmektedir. Bu mücadelede insan fıtratına, toplumun örfüne, adalet duygusuna azami düzeyde ihtimam göstermek gerekiyor. Yoksa batıl ideolojilere eklemlenme, özgün duruşu ve ümir veren idealleri kaybetmeye doğru savrulma riski artar. Devlet sınıflarının toplumu Kemalist ideoloji etrafında terbiye etme zorbalıkları dolayısıyla Türkiye yıllarca bu savrulmayı, yıpranmayı yaşadı. Bu savrulma ve yıpranma nihayete erdi, eriyor, inşallah nihayete erecek filan derken hiç olmadık yerlerden arıza sinyalleri geliyor ne yazık ki.

Resmi Dil ve Resmi İdeoloji Putu

Dersim, Norşin, Potomya, Pontus, Tillo derken Bitlis’ten gelen tuhaf ve tutarsız icraatlarla karşılaşıp rahmet iklimini gölgeleniyor maalesef. Bu tuhaf ve tutarsız hikayenin özeti şöyle: Bitlis Belediye binasının üzerinde Türkçe ve Kürtçe ibarelerden Kürtçe olanı indirildi. Nedenini yeni seçilen Belediye Başkanı Nesrullah Tanğlay “resmi dil Türkçedir, herkes biliyor” cümlesiyle izah etmiş. Başkan Tanğlay “büyütülecek bir konu değil, Yunanca yazmadık” diye de ilave etmiş. Kürtçe tabelayı indirme gerekçesi üzerine verilen beyanlar uzadıkça doğal olarak saçmalama düzeyi de hızla level atlıyor.

Nasıl bir alaka kurduysa Başkan Tanğlay belediye binasına Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe de yazan bir önceki dönemin DBP’li yönetimini şu cümlelerle hedef almış: “Onlar bizim kadar Kürt olamaz, bizim kadar Kürdü de savunamaz bizim kadar burada Kürtlere de hizmet edemez.” Kürtlük ölçümü ve yarışı ihdas olundu da bizler mi duymadık acaba? Temel hak ve özgürlüklere dair şunca senedir süren tartışmalar bağlamında Kürt halkı Kürtçeyi nerede, nasıl ve ne kadar kullanabilir tartışmasının muhafazakar-demokrat bir yerel yönetici eliyle sürüklendiği şu bataklığa bakar mısınız? Resmi dile sadakati beyan ederken Yunancaya gönderme yapmalar filan derken ani manevra kabiliyetinin ne düzeyde olduğunu gösteren tam aksi istikamette hareketlerle karşılaşma olasılığı her zaman yüksek olabiliyor elbette.

Kürtçe tabelayı indirdikten sonra Bitlis Belediyesi başka bir kararını kamuoyuyla paylaştı. Bitlis’in girişlerinde Türkçe,Kürtçe ve Arapça “Bitlis’e Hoşgeldiniz” yazılı tabelaları da kaldıran Belediye bu kez yine aynı üç dille “Said-i Nursi’nin şehri Bitlis’e Hoşgeldiniz" tabelası konulacağını açıkladı. İyi güzel de neden kamuoyundan yoğun tepkiler geldikten sonra yapılıyor bu işler. İnsana, topluma, tarihe dair hiç mi hesap kitap bilen adam yok orada? Bir kaç gün içinde sadece hukuku, tarihi ve toplumu değil kendini dahi tekzip eden bu siyasal şaşkınlık, bu idari yoksunluk dua edelim de benzer skandallara kapı aralayıp milletin sinir sistemini tahribe yönelmesinler.

İsmi Değiştiren Hakikati de Değiştirebilir mi?

Mecelle’de yer alan kaidelerden biri de “tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez” kaidesidir.  Yani isimlerin değişmesiyle gerçek değişmez. Osmanlı saltanatı yıkıldı ve yerine hakimiyet-i milliye ilkesinden hareketle Cumhuriyet kurudu. Evet, devletin adı cumhuriyet idi ancak niteliği ve işlevi Tek Parti ve Tek Adam’a dayalı despotik bir işleyişti. Cumhuriyet aydınlanma ve ilerleme adına bir takım isim ve sembollere savaş açarken bir takım sembol ve isimleri zorbaca yöntemler kullanarak tahkim etmeye yöneldi. İsim değişti ancak hakikat değişmedi. 

27 Mayıs 1960’ta ihtilal yapıp Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan’ı asarak idam eden Kemalist Cunta, paydaşları Anayasa Hukuku hocalarıyla yeni bir anayasa ihdas ettiler. Özgürlükçü anayasanın temel vurgusu “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” üzerine odaklanmıştı. Darbeci askerler ve işbirlikçisi anayasa hocaları laikliği demokrasi ve sosyal vasıflarla mücehhez bir hukuk devletinin en baskın karakteri olarak güya süsleyip püsleyerek pazara sürdüler. Sonuç; Cumhuriyet’i koruma ve kollama vazifesi halka değil tedirgin genç subaylardan müteşekkil TSK’ya aitti yine. İşte bu laik, deokratik, sosyal hukuk devleti öğretisi 1961 ve 1962’de Talat Aydemir’in başını çektiği iki darbe girişimi atlattı. 9 Mart ve 12 Mart adında iki ayrı cunta 1971’de darbeye soyundu. 12 Eylül ve 28 Şubat’ı 27 Nisan e-mutırası takip etti. 15 Temmuz Yurtta Sulh için halkı bombardıman etti... vs.

Çocuklarımıza güzel isimler vermek bir sorumluluk elbette. Peki, Alim isminde cahillerin, Cömert isminde cimrilerin, Salih isminde fasıkların, Zeki isminde ahmakların aramızda ıslık çalarak gezip dolaştıkları gerçeğini görmezden mi geleceğiz? Çağdaşlaşma adına toplumu seküler ve sömürgeci Batı toplumlarının mukallidi kılmaya yönelik Kemalist siyaseti makul ve meşru mu göreceğiz? Aydınlanma ve ilerleme felsefesini modern bir puta dönüştüren, zorbalık ve cehaleti gizleyen çirkin bir maske olarak iş gören seküler despotizmin halkı nasıl da derin ve kronik bir yoksulluğa, yoksunluğa mahkum ettiğini gayet iyi biliyoruz elbette.

Şeker Bayramı değil Ramazan/Fıtır Bayramı (Iyd-ul Fıtır) olduğuna yönelik düzeltmeler önemlidir ve yerindedir. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri, İslam’ın yanlış bilinen, yanlış veya eksik yaşanan temel prensiplerini topluma anlatma ve örnekleme hususunda daha atak, daha cesur ve daha dakik olmalıdır. Üstelik bu görev sadece klasik hurafe, bid’at, israilyat gibi alanlarla sınırlı olmayıp modern-seküler Kemalist veya liberal, sol-sosyalist veya pragmatist yaklaşımlara karşı da aynı hassasiyet gösterilmelidir. Mesela türbe ziyaretine ilişkin tebliğler sadece Evliya Türbeleri’nden ibaret olmamalı, Türkiye’nin en büyük, üstelik resmi ve mecburi istikameti olarak teamülleri oluşturulan Anıtkabir ziyaretleri için de temel kaideler ve çerçeveler eksiksiz olarak, örnekler üzerinden hatırlatılmalıdır. İsimlerden önce vasıf ve işlevlere yoğunlaşarak mevcut problemleri aşabiliriz çünkü.

Yeni Akit