Vahiy ve Ahlak

BAHADIR KURBANOĞLU

İslam'ı ideolojilerden ayıran temel saikler vardır. En başta bizatihi Allah (cc) tarafından bir rasul (Hz. Peygamber) vasıtasıyla inzal olmuş olması, onun ilahi yönünü ortaya koyar ki, en önemli ayrım noktasına işaret eder. Bunun ardından 'ahlak'ın geldiğini düşünüyorum. Yani birincil özellik tüm insanlığa inzal olmuş olması, ikincil en önemli ayrım da bütüncül bir ahlak yapısı inşa etme amacıdır.

İslam alimleri/düşünürleri, muharref geleneğin hata ve sapmalarından müslümanları çekip alabilmek için İslam'ın iki temel yönüne dikkat çekmişlerdir.

a) İlahi yön

b) Beşeri yön

a) İlahi yön, inzal edilmiş vahye, yani temel kaynak olan Kur'an'ın ilahiliğine işaret eder. Bu tartışmasız bir hakikati temsil eder. Eğer bu konuda herhangi bir şek, şüphe olursa, bu İslam'ın ilahi bir din olmadığının da işareti olur. Bu durumda insan üretimi ideolojilerden bir ideolojiyi konuşmak ve yaşamaktan farkımız kalmaz. Vazettiği ilkeler başta olmak üzere, tüm kıssalar, meseller, insana dair olan ne varsa zanni konuma düşer. Allah'ın sıfatları başta olmak üzere, yüce yaratıcıyı tanımlayan kelimeler, insan zihninin ürünü olarak yerini alır. Yani bir nevi çağın gereklerine uygunluk iddiasıyla üretilmiş bir ideoloji konumuna düşer. Bu anlamıyla, eğer İslam'ın bu ilahi yönü ve bu ilahi yöne insanın imanı söz konusu olmazsa, İslam'ın tüm insanlığı ilgilendirdiği iddiası da kof bir iddia durumuna düşer ve vahyin kendini tanımlamasına yönelik tenakuzlar ortaya çıkar. Nitekim, Rabbimizin tüm inananlardan talep ettiği, gayba ait olan ve hiçbir zaman insanlık tecrübesi ve akılla ulaşamayacağımız iman konuları da anlamını yitirir. Hakikatte de tarih boyunca bu ilahi yön, inzal olmuşluk, vahiy meleği, vahyin kaynağı konuları, -istisnalar dışında- tartışma konusu olmamıştır.

b) Beşeri yön ise kaynağı Allah olan vahyin hayata yönelik yorumlanma biçimleriyle alakalıdır. Bu, 'insanlık tecrübesi', 'ümmet tecrübesi' gibi şekillerle vasıflandırılabilir. Bu tecrübe de her ne kadar "insana ait olan zan içerir, dolayısıyla, kökeni ilahi de olsa, sonuçta bu öğretiyi de insan yorumlamakta ve hayata geçirmektedir. Bu da her tecrübeyi, her toplumsal yapıyı, her bireyi eşit derecede sorumlu ve yetkin kılan bir duruma işaret etmektedir" şeklinde yorumlanabilse de muharreflik ve marufluk olarak tanımlayabileceğimiz ortak tecrübeler, ortak akli üretimler, yaşanmışlıklar, bu birikime belli bir usul ya da usuller dairesinde yaklaşılması gerekliliğini de tarihi tecrübeler ışığında ortaya koymuştur.

Aslında bahsettiğimiz bu 'usule dayanma' meselesi de akil insanların ve ekollerin kendilerinden önceki üretimleri es geçemeyeceklerinin bir nişanesi olarak tarih boyunca hep varolmuştur. Bu bir nevi inşa mıdır? Eğer yozlaşan, dağılan, yitirilen şeylerin ardından geliyorsa öyle de denebilir. Ama bu inşanın en önemli iddiası vahiyden mülhem, üretilmiş olan vahye yaklaşım biçimlerini esas alarak, vahye bağlılığın yeniden inşasını, ıslahını, ihyasını içermektedir. Yoksa, hiçbir usule dayanmaksızın "Ben böyle bir inşayı uygun gördüm; tarihi tecrübelere de (maruf dahil) ihtiyacım yok!" şeklindeki istiğna içeren yaklaşım biçimleri değildir tecrübe edilmiş olan.

Peki, tarih içerisinde vahye bağlı kalmanın çabalarını üreten ihya ve inşacılar neden varolagelmiştir? Bunlar, hemen her çağda hangi endişelerle ortaya çıkmışlardır ve ortak iddiaları nedir?

Eğer tarih içerisinde ortaya çıkmış birtakım ihya ve ıslah çabalarından söz ediyorsak, (ki tarihi tecrübelerle sabit) bunun en önemli amili, elbetteki iddialarının temelinde de varolan vahiyden, fıtrattan, maruf gelenek içerisinde tecrübelerle kaim olarak üretilmiş olandan uzaklaşmanın varlığıdır. Bu durum, fıtratın takva boyutundan uzaklaşma anlamındaki somut yozlaşma, sömürü, kötü yönetimlerle ilgili olduğu gibi; aynı zamanda ve genellikle o tarihi kesit içerisinde farklı coğrafyalardan aktarılan ve vahyi geleneği kirleten öğretiler, felsefeler, ideolojilerle de beslenmiştir. Çünkü her tür yozlaşma da kendisine dayanak kılabileceği, meşruluk kesbedebileceği, kendisini normalleştirebileceği mihenk noktaları arar ve bulur. Kelimeler bu konuda önemli bir işlev görür. Çünkü yozlaşma türlerinin de kelimelere, tanımlamalara, belli usullere dayanmaya ihtiyacı vardır. Tabii "yozlaşma" tabirini de belli bir dayanak noktasını (vahyi geleneği) temel alarak kullanmaktayız. Çünkü zanni de olsa hiçbir beşeri tecrübe yozlaşma iddiasıyla ortaya çıkmaz (kendini inşa etmez) "Bizler ıslah edicileriz" tabirine olan vahyi uyarı da buna işaret eder. Bozguncu da olsa, hiç kimse amiyane tabirle "yoğurdum ekşi" demez.

Dolayısıyla ihya ve inşa iddiası kendisini vahyi olana, vahyi ümmet tecrübesine, usul kodlarına, yani yine tarih içerisinde üretilmiş bulunan ama dayanak noktalarını bu usuller dışında görmeyen unsurlara dayanmakla yükümlüdür.

İşte bu tarihi çaba bizleri şöylesi bir basit akıl yürütmeyle başbaşa bırakmaktadır:

İnsanı yaratan Allah (cc) onu en iyi tanıyandır. Türlü ideoloji kurucuları ne kadar çaba sarf etseler de bu bütünlüğe, bu güce, bu geniş perspektife ulaştıramaz insanlığı. Özellikle de ideolojiler, zaten yapıları itibariyle insan aklıyla sınırlı olduklarından tarihseldirler. Bu tarihsellik onları kendi dönemlerindeki baskın otorite ve gelenekler karşısında tepkisel yapar. Bu tepkisellik de mezkur ideolojilerin (her ne kadar üstün akıl ürünü ve emeğe dayalı da olsa) ağırlıklı olarak tekil (bütünlüğü olmayan, yanlışlanmaya müsait, zanni ve sınırlı kalıplar) birtakım yapılar üstünde inşa olmasını beraberinde getirir. Bazen toplumsal yozlaşmalar karşısında "münzevilik", bazen ekonomik sömürü karşısında yine "iktisadi-tarihsel reçeteler"; bazen siyasi iktidar tartışmalarının yoğun olduğu dönemlerde "siyasi erki ele geçirme" ya da "erksizlik, otoritesizlik, anarşizm" olarak. İnsanlık, bu hercümercin içerisinde belli bir yönün ağır bastığı durumların tecrübeleri atlatıldıktan sonra başka bir yöne doğru evrilir. Bir dönemin yorgunluğu, yerini başkaca üretimlerin yorgunluğuna bırakacaktır. İnsanlık tarihi ya da ümmet tecrübeleri açısından baktığımızda bu durumun doğalmış gibi algılanan yönlerinin yaşanmışlığına şahit oluruz. Yani insanlık tarihinin aynı zamanda etki-tepkiler tarihi olduğunu da kimi zaman gözlemleriz. Burada doğal olmayan husus, bunun sünnetullah gibi bir kaide haline gelmesinin meşru görülür olmasıdır. Nitekim İslam'ın bütüncül ahlak öğretisi, insanlığın aynı anda belli sebep sonuç ilişkileri yaşadığını bizlere gösterir. Yani mesela, ekonomik sömürü olarak adlandırılan durum aslında bir sonuçtur. Ve bu sonuca sadece "ekonomik/iktisadi" reçetelerle çözüm üretemezsiniz. Çünkü  sorunu üreten ve sistemi yürüten belli bir insan tipolojisinin yapıp etmeleridir. (İşte bu yüzden 'Peki İslam nasıl bir ekonomik reçete sunar?' diye soranlar, sordukları sorunun saçmalığını fark edemezler. Nitekim tıpkı kapitalizm ya da sosyalizm gibi İslam da yaşanırlığının, yani ahlakının olmadığı dönemler açısından sadece bir doktrindir. Kapitalizmin ahlakını, yani kültürünü üretmeden kapitalizmi işler kılamazsınız. Tıpkı sosyalizm gibi. Sosyalist bir kültür, ahlak inşa edememişseniz sosyalizm sadece bir ütopya olarak kalır. Kalmıştır da. Bir panzehir, tarihsel kapitalizmin iktisadi anlamda farklı bir yorumu olduğu için de bu ahlak üreyememiştir tarih içerisinde. Bu yüzden kimi Marksistler bu durumu yıllar sonra "devletçi kapitalizm" olarak yorumlayagelmişlerdir. Her sistem öncelikle, oluşmadan evvel uzunca bir evrim (kültürel evrim) geçirir. İnsanlığın zora dayalı ya da gönüllü eklemlenmesiyle iktisadi, felsefi, kültürel bir birikimleşme yaşar.

Aynı durum münzevilik tarzı mistik-batıni felsefeler için de geçerlidir. Çözümmüş gibi görünen (içinde haklılık payeleri de barındıran) ama ahlaki bütünlüğün kaybolduğu, insana/insanlığa hakikatin sadece bir yönünü gösteren ve çoğunlukla da bir süre sonra hakikatin tamamiyle üzerini örten bir sapmanın, bozulmanın yaşanılması kaçınılmazdır.

İşte dünyevileşme dediğimiz olgu, aslında sonuçları itibariyle kendisini iktisadi alanda gösterir gibi dursa da münzevilik, hayattan kopuk seküler idealler/felsefeler, bireysel-toplumsal cinsi sapkınlık konuları, hukuk alanındaki töresel-tarihsel çarpıklıklar ya da bireysel-toplumsal sosyo-psikolojik zanni, gayrı fıtri, gayrı ahlaki üretimlerin de dünyevileşmeyi doğurduğu, daha doğrusu bu dünyevileşmenin sonuçları olarak neşvünema bulduğu tarihi tecrübelerle sabittir. Doğru tanımlamayla bu bir ahlakilik sorunudur. Tıpkı "şehvet" ya da "fuhuş/fahşa" kelimelerinin yalnızca kadın-erkek ilişkilerini tanımlayan bir unsur olarak kullanılmasındaki zaaf gibi. Aslında insan için Rabbi tarafından çizilmiş her türlü sınırı/haddi aşmanın neticesi oluşan müsriflik türleri dünyevileşmenin, ahiret-dünya dengesini dünya lehine bozmanın te'villeri/akibetleri, yani görünür sonuçlarıdır.

İnsan sadece ekonomik anlamda biriktirdikleriyle dünyevileşmez. Üstelik mülk edinmek değil, mülkperestliktir insanı yozlaştıran ve her daim aslında bu bir sonuçtur. Bir sonuç olmasının ötesinde, mülkün Allah'a ait olması, sadece iktisadın konusu değildir. Mülkü, gerçekten Allah'a has kılmayanlar, sözünü ettiğimiz sapmaların bir ya da birden fazlasını yaşamlarında örnekleştirirler çoğu zaman. Hatta bazılarının kullanmayı çok sevdikleri bir tabirle "iktidar ve güç yozlaştırır" tanımlaması çok da temel bir argüman, bir sünnetullah değildir vahyin ikliminden baktığımızda. Hüküm sahibi, güç sahibi peygamberlerin yozlaşma değil, Allah'ın vazettiği ahlaki bütünlüğü gereken yerlere ulaştırmama riski vardır. Bazılarının bu konularda yaşadıkları tecrübeler kıssalara konu olmuştur.

İnsanoğlu için de benzer durumlar söz konusudur. İnsan bazen gücün doruğunda, bazen hayatın kıyısında, bazen manastırlarda, bazen reankarnasyon felsefelerinde, bazen bireysel nefsi arzularının pençesinde, hırsın, aceleciliğin, cahilliğin, vefasızlığın, nankörlüğün, cedelciliğin, söz getirip götürmenin, koğuculuğun, riyakarlığın, yalancılığın, hilekarlığın, müfsidliğin, heva ve hevesin mizaç haline geldiği iklimlerde; bazen eşcinselliğin doruklara ulaştığı hayat alanlarında, bazen zinanın, kumarın ve içkinin doğallaştırıldığı/normalleştirildiği, tahammül ve özgürlük tartışmalarını içrek coğraflayarda dünyevileşebilir. Aslında 'bunların hepsidir' demek en doğru tanımlama olur. Dolayısıyla haklı tespitler, haklılık içeren reçeteler, doğru tanımlamalar eğer bu ahlaki bütünlüğün içerisinden dillendirilmiyorsa, haklılığını da, doğruluğunu da bir süre sonra yitirebilirler, tarih içerisinde de böyle olmuştur. Nice "devrim" diye adlandırılan tarihi kesitler, insanoğlunun ahlaki isyanının bir neticesi olmadığından, gerçek manada bir inkılabı/değişimi/kültürleşmeyi beraberinde getirememiştir.

İslamı diğer ideolojilerden ayıran olarak tanımladığımız iki başat unsurdan ikincisini teşkil eden bu 'ahlak' konusu, bugün bizim meselelerimizin temelini teşkil etmektedir. Bir ileri aşamada bireysel ve siyasi ahlak olarak da ayrımlaştırabileceğimiz bu konudaki iddiamız; toplu yapıp etmeler içerisinde sınanan bu bireysel ahlak olgunlaşmadan, siyasi ahlakı kuşanabilmek de mümkün olmayacak, eksik alacak, hatta vahyin inşa etmek istediği insan tipolojisini özürlü kılacak, gizli ve açık şirk unsurlarını beraberinde getirecektir. Bunların her ikisini birbirinden ayırmak mümkün müdür dersek, buna yine Kur'an'dan cevaplar üretmek en makul olanı olacaktır. Çünkü insan ahlakının takvaya ve fücura doğru yolculuk yapan yönlerini uzun uzadıya konu edinen vahyin bu yönü ihmal edilirse, yukarıda sözünü ettiğimiz marazların oluşması kaçınılmazdır.

Vahyi-ahlaki bütünlüğü yakalayabilmek, İslam üzere hareket ettiği iddiasında olan (kendisini hangi sosyolojik tabirlerle tanımlıyor olursa olsun) herkesin yükümlülük alanına girmektedir. Bundan kaçınma, bunu önemsiz kılma, siyasi iklimlerin can yakıcı tartışmalarının arkasına öteleme hakkımız yok! Gündemlerimizin merkezinde olan siyasi konulardaki tutarlılık arayışımızla bu konular arasında kuvvetli bir bağ yokmuş gibi davranmanın sadece kendimizi kandırmak ve ahlaki donanımımızı zaaflı kılmak anlamına nasıl geldiğinin delillerini ortaya koymak bu açıdan önemli.

Bundan sonraki yazımızın konusu "Kur'an'da insanların özellikleri" olarak niteleyebileceğimiz, bu hiç de basit şekillerde geçiştirilmeyecek olan, aksine bizi tanımlayan, bizi biz yapan, bizi inşa eden, Allah-İnsan-Toplum ilişkisinin en sağlıklı biçimde kurulabilmesinin Kur'an'daki işaretlerinin altını çizmeye çalışacağız.

"Nasıl bir insan?"dan önce, ne olmaMAmız, ne yapmaMAmız, nasıl davranmaMAmız gerektiğini incelemeye çalışacağız. Yine çok sevilen bir tabirle ifadelendirecek olursak önce "lâ" demeye çalışacağız.

İnsanın ne yapmaması, nasıl olmaması, nasıl davranmaması, hatta nasıl düşünmemesi gerektiğine dair ayet ve kavramların incelenmesinin, sözünü ettiğimiz ahlaki bütünlüğü yakalamada Kur'an'ın(Rabbimizin)neden bu konulara bu derece önem verdiğinin de bir hasılasını inşallah bizlere sunacaktır. Ve elbette İslam üzere bir yürüyüşü kendilerine şiar edinmiş olan insanların Kur'an aynasında kendilerini sınayıp; yola koyulmanın, nasıl bir akıl, bilgi, irade, yaşanmışlık, tecrübe, birliktelik yani ahlakı gerektirdiğini de sorgulamalarına vesile olacaktır diye ümit etmekteyim.

Selam ve dua ile...