Vahiy insana nerede sınır çizer?

MURAT KAYACAN

﴿وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلࣱۖ فَإِذَا جَاۤءَ أَجَلُهُمۡ لَا یَسۡتَأۡخِرُونَ سَاعَةࣰ وَلَا یَسۡتَقۡدِمُونَ﴾ [الأعراف ٣٤]

﴿یَـٰبَنِیۤ ءَادَمَ إِمَّا یَأۡتِیَنَّكُمۡ رُسُلࣱ مِّنكُمۡ یَقُصُّونَ عَلَیۡكُمۡ ءَایَـٰتِی فَمَنِ ٱتَّقَىٰ وَأَصۡلَحَ فَلَا خَوۡفٌ عَلَیۡهِمۡ وَلَا هُمۡ یَحۡزَنُونَ﴾ [الأعراف ٣٥]

İnsan bazen başına gelenlerin bir ceza mı, bir imtihan mı yoksa sadece zamanın akışı mı olduğunu ayırt etmekte zorlanır. İşte A‘râf sûresinin 34 ve 35. ayetleri tam da bu tereddüt noktasında vahyin insana nerede durması gerektiğini hatırlatır. Her toplumun bir vakti, her insanın da aşamayacağı bir sınırı olduğunu söyleyen bu ayetler, ilâhî adaletin aceleye gelmediğini ama ihmale de terk edilmediğini düşündürür. Ek olarak cezanın vaktinin gayb oluşu ile sorumluluğun bugüne ait oluşu arasındaki ince çizgiyi görünür kılar. Bu yazıda “ecel” kavramı etrafında ilâhî tehdidin kime yöneldiği, müminin ne zaman korkudan ve ne zaman hüzünden azade olacağı, peygamberî rehberliğin insan için nasıl bir kolaylaştırma anlamı taşıdığı sorularına cevap aranmaktadır. Hareket noktamız ise şudur: Kur’an, insanı belirsizlik içinde bırakmaz ama geleceğin yükünü de bugünün omzuna yıkmaz. Metnin kendi iç bütünlüğü ve klasik tefsir birikimiyle uyumlu okumalar, bu ayetlerin korkuyu erteleyen değil; sorumluluğu diri tutan bir umut dili kurduğunu göstermektedir.

Her Ümmet İçin Bir Ecel

Cezalandırılmayı hak eden toplumlara ne zaman ceza verileceği gaybtır. Vakit insanın kontrolünde değilse de tövbe, ıslah, günahlardan sakınma ve salih amel işleme yolu açıktır: “Her ümmet için bir ecel vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” (el-A`râf 7/34). Her hegemonik yapının sonlu olduğuna dikkat çeken bu ayetteki “ecel” kelimesinin nekre (belirsiz) olması, sürenin bilinmezliğini ve korkunçluğunu gösterir. Tarihteki durum doğrultusunda bu tehdit, azabın acele gelmesini isteyen Mekkeli müşriklere dönük olsa da günümüz müşrikleri de tedbirlerini alıp tevhidî bir imana ve o yönde iyi işler yapmaya yönelmelidir. Aksi takdirde onları da azap beklemektedir. Kıyamete kadar geçerliliğini koruyan tek hak din olan İslâm ümmetinin, ayette ifade edilen bu tehdidin muhatabı olması düşünülemez. Ayetteki “saat”, “bir an bile” anlamında kısa zaman dilimini ifade eder. Geri bırakılamayan, öne de alınamayan şey azap değil de ölüm ise eceli gelenin ölmesinin, herhangi bir faktör nedeniyle öne alınmış ya da ertelenmiş olmadığı ifade edilmiş olur. Her canlı, yüce Allah’ın dilediği vakitte ölmektedir. Bu yoruma göre “Allah, sana uzun ömürler versin.” duası anlamlı bir dua değildir.

Mümin Ne Zaman Korkmaz ve Ne Zaman Üzülmez?

Her topluma peygamber gelmesi söz konusu değildir. Gelmesi durumunda da yapılacak bellidir: “Ey âdemoğulları, eğer size içinizden peygamberler gelir de ayetlerimi anlatırlarsa kim sakınır ve ıslah ederse onlara korku yoktur. Onlar üzülmezler de.” (el-A`râf 7/35) Ayette “Ey âdemoğulları” hitabının tercih edilmesi, konunun tüm insanları ilgilendirdiğini göstermektedir. Yine “içinizden” peygamber gelir denilmesi, doğruya tabi olmanın insan için kolaylaştırıldığına dikkat çekmek içindir. Zira insanlara melek peygamber gönderilseydi “Biz onu nasıl rehber edinelim ki?!” derler ve bu iddialarında haklı olurlardı. Ahirette “korku” ve üzüntünün olmaması, insan psikolojisinin dünyadakinden farklılaşacağını gösterir. Peki, müminlerin ahirette korku ve üzüntü duymamaları, kıyamet sırasında da söz konusu olacak mı? Mekkî bir sûrenin ayeti şöyledir: “O (kıyametin yol açtığı) en büyük korku bunları üzmez; kendilerini melekler, ‘Size söz verilen gün işte bugündür.’ diye karşılarlar.” (el-Enbiyâ 21/103) Bu ayete göre Allah korkusu taşıyan ve bununla yetinmeyip bireysel ve toplumsal düzeyde güzel ve meşru işler yapan müminler, kıyamette ne korkacaklar ne de üzüleceklerdir. O dönemin zorlukları dikkate alındığında bu müjde Müslümanlar için pek kıymetlidir. Konuyla ilişkilendirilebilecek Medine’de inmiş bir sûrenin ayeti de şöyledir: “Onu gördüğünüz gün her emzikli kadın emzirdiğinden geçer ve her gebe kadın yükünü düşürür. İnsanları sarhoş görürsün. Oysa onlar sarhoş değildirler ama Allah'ın azabı şiddetlidir.” (el-Hac 22/2). Önceki ayetle bu ayet birlikte düşünüldüğünde Medenî sûrede yer alan bu ayet, kıyametin özellikle sarsıcı yönünü tasvir etmekte olup, bu tasvirin kıyametin ilk anlarına işaret ettiği şeklinde anlaşılması mümkündür. Müminlerin korkmayacakları şey cehenneme girme ve üzülmeyecekleri şey ise dünyada kaybettikleri şeyler olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Sonuç

A‘râf sûresinin 34 ve 35. ayetleri, bize sadece geçmiş toplumların akıbetini değil; bugünün insanının hangi yanlış güven duygularıyla yaşadığını da gösteriyor: Cezanın gecikmesini bir teminat, zamanın akışını bir mazeret sanmak. Oysa bu ayetlerin işaret ettiği hakikat açıktır: Vakti gelince geri bırakılmayan şey ilâhî adalet değil, insanın dünyadaki serüvenidir. Bu yazının vardığı sonuç şudur: Korku ve hüzünden uzak bir gelecek, dünyada yapılan uyarıyı ciddiye alanlara vaat edilmektedir ve bu uyarının insanlar arasından gelen elçiler aracılığıyla yapılması; sorumluluğu soyut değil, anlaşılır ve yaşanabilir kılar. Burada yapılan okuma, söz konusu iki ayetin kendi bağlamıyla sınırlıdır; Kur’an’ın başka sûrelerinde yer alan tamamlayıcı ifadeler dikkate alındığında bu çerçeve daha da genişletilebilir. Bununla birlikte 7/34–35. ayetlerin dili, insanı tehdit ederek sindirmekten çok; düşünmeye ve yönünü gözden geçirmeye çağıran bir uyarı üslubu kurmaktadır. Günümüz insanı için bu ayetlerin en canlı mesajı şudur: Ne felaketler hemen gelen bir cezanın ne de refah hâli ilâhî rızanın kesin işaretidir; belirleyici olan, insanın kendisine yapılan çağrı karşısında bugün nasıl bir duruş sergilediğidir.