Umutsuz bir deneme: 27 Nisan Muhtırası

Gülay Göktürk

Bugün, yakın siyasi tarihimizin dönüm noktalarından birinin; son muhtıranın 5. yıl dönümü...

Ama benim açımdan asıl önemli tarih 27 Nisan değil, 28 Nisan...

Eğer 28 Nisan olmasaydı; 27 Nisan tarihi, TSK'nın demokrasimize karşı yaptığı sayısız müdahaleden bir tanesinin tarihi olacak, ayrıca sonuncusu da olmayacak ve doğrusu pek de hatırlanacak bir tarafı bulunmayacaktı.

27 Nisan'ı önemli kılan şey, 28 Nisan'dı.

O günü çok iyi hatırlıyorum. Bir gün önce e-muhtırayı okumuş; ordudan gelen bu küstah tehdit, bu saygısızlık ve haddini bilmezlik karşısında sinirden tir tir titremiş; ya hükümet bu küstahlığı yutarsa diye endişe içinde cevabı beklemiştim. Cemil Çiçek'in hükümet adına yaptığı açıklamayı dinlerken hissettiğim yürek serinlemesini ve sevinci unutamam. İşte nihayet, seçilmişler aldıkları oyun hakkını veriyor hem kendi onurlarını hem de bizim onurumuzu kurtarıyorlardı. Bu, darbeler tarihinde gerçek bir kırılmaydı. Türkiye'nin siyasi gidişatında geri dönülmez bir adımın atılışıydı. Bu, çok mutlu bir andı!

27 Nisan bir blöftü

Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra yapılan tartışmalarda şu soru soruluyor sıklıkla: Aynı tutum 28 Şubat'ta da alınamaz mıydı ve o zaman her şey farklı yaşanamaz mıydı?

Bu konuda söylenecek her şeyin büyük oranda spekülasyon olacağını baştan kabul ederek, 1997 ile 2007 arasında önemli farklar olduğuna işaret etmek isterim.

2007 yılında hükümet o tok cevabı verebildiyse, aradan geçen on yıl boyunca yaşananlardan dolayı verebildi. Bu yaşananların başında da geniş kitlelerin 28 Şubat'ta yaşadıkları büyük deneyimden çıkardıkları ders vardı. 28 Şubat, bütün diğer darbelerden farklı olarak sadece dar siyasi kadroları değil, toplumun büyük çoğunluğunu düşman ilan ederek, sadece siyasete değil, topluma da balans ayarı vermeye kalkarak kendi kuyusunu kazmış ve geniş muhafazakâr kitlelerde çok önemli bir bilinç sıçramasına yol açmıştı. 2007'ye gelindiğinde bu büyük toplumsal değişikliğin meyveleri karşımızdaydı artık: Darbecilerin anlattığı öcü masallarına artık asla inanmayacak olan ve darbenin her türlüsünden nefret eden geniş kitleler; darbeciliğe karşı kararlı mücadele yürüten bir basın; çeşitlenmiş ve güçlenmiş sivil toplum kuruluşları ve bütün bu güçleri arkasına almış güçlü ve istikrarlı bir siyasi önderlik...

Bütün bu koşullar bir arada okunduğunda, 27 Nisan Muhtırası'nı verenlerin ne kadar ümitsiz bir pozisyonda oldukları apaçıktı.

Bir başka deyişle, bu muhtıra blöften başka bir şey değildi. "Ya tutarsa" diye yapılan kurusıkı bir atıştı. Muhtıracıların tek umudu, siyasetin şimdiye kadar ortaya koyduğu "korkma ve sinme" geleneğini sürdüreceğini umarak pazarlığa girişmek ve 3'te 2'ye (Başbakan ve Meclis Başkanı sizden, Cumhurbaşkanı bizden) razı etmekti.

"Analist"lerin son çırpınışları

Aslında biraz geri dönerek bakacak olursak, 2007'de verilen bu e-muhtıranın altyapısının 2005'ten itibaren hazırlanmaya çalışıldığını görürüz.

Şemdinli provokasyonu, Rahip Santoro cinayeti, Danıştay saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, Hrant Dink'in öldürülmesi, Zirve katliamı, bütün bunlar cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanacak büyük hesaplaşma öncesi toplumu bölmeye ve kaos yaratmaya yönelik provokasyonlardı. Ne var ki bu provokasyonların hiçbiri tutmadı. Zira artık provokasyonlara karşı tecrübeli, kül yutmayan bir kamuoyu vardı.

Darbeciler içeride toplumsal barışı sabote etmeye yönelik provokasyonlar tezgahlarken, bir yandan da yurtdışında "Türkiye'nin tehlikeli bir siyasi rotaya girdiği ve darbe ihtimalinin yüksek olduğu" propagandasını yaparak uluslararası destek arıyorlardı. Türkiye dışını mesken tutmuş kimi sözde analistlerin (örneğin Zeyno Baran'ın) "Türkiye'de 2007'de darbe olma ihtimali yüzde 50" tarzı yorumları, yurtdışındaki kimi mahfillere "kazanacak ata oynayın" mesajı vermeye çalışmaktan başka bir şey değildi.

Ama "analist"lerin bu çırpınışları da bir işe yaramadı. Zira uluslararası kamuoyu kazanacak atın kim olduğunu onlardan çok daha iyi görüyordu.

Ve işte bu yüzden de 27 Nisan muhtıracıları 28 Nisan'da hem içeride hem dışarıda dımdızlak kaldı ve 28 Nisan günü siyasi tarihimize demokrasinin yüz akı bir gün olarak geçti.

BUGÜN