Ülkeyi rehin alan yollar

Akif Emre

Yaz tatilinin başlamasıyla tüm memleket adeta yollara döküldü. Bir yanda iyice benimsenen tatil alışkanlığı diğer tarafta büyük şehirlere gelip yerleşen Anadolu insanının kopup geldiği köklerine doğru yollara düşüşü… Tüm Anadolu adeta asfalt bir göç yoluna dönüştü. Bir de geri dönüşü var bu hareketliliğin.

İstanbul gibi büyük şehirler gözle görülür biçimde boşaldı. Bu göç kervanını şehirlerarası yollar kaldırmamaya başlayınca daha çok asfalt dökmekte bulduk çareyi. Otoyol çok masraflı olduğu için pratik çözüm olarak “duble yol”larda kafayı bulduk.

Artık “otomobil sevdası” iyice tahrik edildiği için bu göç kervanına yollar yetmediği gibi ne kadar standart yükselirse yükselsin kaza sayısında artış devam ediyor… Tatil dönüşü gazete manşetlerini insan hatırlamak bile istemiyor…

Yetmiş milyon insan bu kadar pahalı, bu kadar riskli bir yolculuğu yapmaya mecbur mu? Sanki savaş bölgesinde yolculuk yapıyor gibi binlerce insan can veriyor, onbinlercesi yaralanıyor, sakat kalıyor…

Artan araç ve yolcu sayına karşı devletin tek yaptığı şey karayollarını bir şerit daha fazla genişletmek, tüketimi kamçılayarak, teknolojisine hâlâ sahip olmadığımız, montajla yetindiğimiz otomobillerden her gün daha fazlasını yollara salmak… Böylece memleketin bir yerinden bir yerine seyahat etmek gittikçe daha pahalı ve en önemlisi daha riskli hale geldi.

Sadece insan hareketliliği değil yük taşımacılığı da büyük ölçüde karayollarına emanet edilmiş durumda. Avrupa'nın en fazla kamyona sahip ülkesi durumundayız. Memleketin her türlü yükü kamyonlara yüklenmiş, asfalt yollara salınmış durumda.

Diğer tarafta, resmi söylemin “dört bir yandan demir ağlarla” örmekle övündüğü memlekette demiryolu ulaşımı nerdeyse Osmanlı'dan kalan altyapısıyla idare ediyor. TMMOB'nin hazırladığı rapora göre Türkiye'deki mevcut demiryolu ağının nerdeyse yarısı Osmanlı döneminden kalma. 1950'den sonra ise nerdeyse tek çivi çakılmamış vaziyette.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra otomotiv ve petrol şirketlerinin tercihleri doğrultusunda geliştirilen Marshall Planı'yla Türkiye'nin ulaşım stratejisi tümüyle karayollarına kaydırıldı. Bu strateji ne savunma açısından ne de Türkiye'nin ekonomik imkanları ve çıkarlarıyla alakası olmayan bir tercihti.

Demiryolu yerine karayolunun tercih edilmesi ile ülkenin dışa bağımlılığı arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu bir tek siyasiler anlamadı. Ulaşım politikalarındaki bu temel değişim aslında memleketin bir tür rehin alınmasıdır.

Demiryolunun güvenlik, ucuzluk, hız açısından her anlamda avantajı bir yana karayolu taşımacılığının bedeli üzerinde bir iki söz etmek oynanan oyun hakkında hayli zihin açıcı olabilir.

Bunca kalkınmışlık, teknolojik gelişmişlik iddiamıza rağmen otomotiv sektöründe büyük ölçüde dışa bağımlıyız. Hâlâ montaj sanayiinden ileri geçebilmiş değiliz; büyük üretici firmaların ucuz iş gücü ve sanayi atığı nedeniyle tercih ettiği ve teknoloji transferinde ise cimrileştiği bir ilişki söz konusu... Teknoloji ve üretim açısından dışa bağımlı olmak motorlu taşıt alımından, yedek parçasına kadar hayli pahalı bir bedel ödemek anlamına gelir..

Sadece petrol açısından bile dışa bağımlı olmamız ulaşım sektörünün de doğrudan bağımlı hale getirir. Enerji tüm dünyanın bir numaralı meselesidir ve enerji ihtiyacı her ülkenin stratejik önceliğidir. Üretemediğimiz araçların kullanımı için dışardan aldığımız petrole dayalı bir ulaşım sektörü.

Birim taşıma maliyeti ve güvenliği açısından demiryolu ile motorlu karayolu taşımacığının kıyaslanması bile abes. Oysa hem üretim teknolojisi, hem yedek parça ve enerji konusunda dışa bağımlılıktan kurtulmuş, 70 milyonun ulaşım ihtiyacına büyük ölçüde karşılık verecek bir imkanın 'gözardı edilmesi'nden söz ediyoruz. Eğer bu kadar masum ise tabi.

Büyük ölçüde Osmanlı'dan kalan altyapısı yenilenmemiş ve hemen hiçbir yeni yatırım yapılmayan demiryolu yerine daha hızlı, ve işleyen bir raylı sistemle bir baştan bir başa keyifle seyahat yerine risk yüklü ve pahalı bir ulaşıma mahkum edildik.

Demiryolunun iyileştirilmesi, hızlı tren gibi projelerle cazip hale getirilmesine yönelik atılan küçük adımların karşı propaganda ile nasıl sabote edildiğine bakmak bile yeterli. Devasa otomotiv üreticileri, Avrupa'nın bu en büyük tüketicisi haline gelmiş bir ülkeyi kaybetmek istemeyecektir.

Olur olmaz her konuda Avrupa'yla Türkiye'yi kıyaslayanlar demiryolu uzunluğu ve yolcu taşıma kapasitesi (yüzde 2 bile değil) açısından sonuncu oluşumuzu hiç dert etmemeleri tesadüf olabilir mi?

Demiryolunun “komünist ülkelere özgü” olduğunu söyleyen bir başbakan (Özal), çözümü daha geniş asfalt yol yapmakta bulurken savunduğu dışa açılmanın bizi rehin almaya dönüşen uygulamaların en başında bu ulaşım anlayışı gelir…

Demiryolu meselesi nostaljik bir özlemden çok bu ülkenin geleceğine yönelik varlık meselelerinden biridir. Belki iddialı olacak ama kimileri için bu mesele rejim meselesidir.

YENİ ŞAFAK