Üç Kitap, Bir Albüm ve Karpuz

AHMET MARUF DEMİR

Sabah kahvaltısını iyicene yapmıştı. İyi bir sabah kahvaltısı tüm öğünleri galebe çalabilirdi. Bunu iyi bilmişti. Tereyağına ekmeğe sürerdi. Sonrasında tereyağının üstüne çalakaşık eylediği balı süzerdi. Çok severdi böylece her ikisini de. İkisinin de nimetten olduğunu bellemişti. Her nimette Rabbine hamd etmişti. Pekmezi de severdi. Çatalına, dilimlediği ekmeklerden birini takar, ekmeği pekmez kasesine banar ve ekmeğin bir sünger gibi çektiği pekmezi de öylece yerdi. Rabbine, yediği her lokmanın sonrasında şükretmişti. Bütün bu nimetleri kendisine verdiği için sevinmişti.

Yoğurt, peynir, zeytin kahvaltılık her ne varsa sofrasında hepsi bulunmuştu. Bir de hafta boyunca dilim dilim edilmiş karpuz her sabah kahvaltısında kendisine eşlik etmişti. Hepsinden yemişti. Sadece dilim dilim edilmiş olan karpuza hiç dokunmamıştı. Bir önceki gün de sofrada karpuz olmuştu. Ama o, diğer nimetlerden yine yemiş, yine bir karpuza dokunmamıştı. Ondan önceki gün de karpuza dokunmamıştı. Ondan önceki günün, önceki gününde de karpuza dokunmamıştı. Ondan önceki günün, önceki gününün, önceki gününde de karpuza hiç dokunmamıştı. Geçen hafta sonundan beridir, kahvaltıda, Allah her ne nimet verdiyse yemiş, karpuza hiç ama hiç dokunmamıştı.

O gün erkenden kalkmıştı. Güneş ışığını yaşadığı şehrin üzerine henüz yansıtmıştı. Gidilecek yolu, yapılacak işi vardı. Kahvaltısını yapmıştı üstelik. Üstünü giyinmiş, saçlarını taramış, çantasını almış ve evinden dışarı çıkmıştı. Arabasına "bismillah" diyerek binmiş; arabasının kontağını "bismillah" diyerek çevirmiş ve "bismillah" diyerek gaz pedalına basmıştı. O gün de bir hafta sonuydu. Yolu uzundu. Gidilecek yolu, yapılacak işi vardı. Düşünecek vakti ise çoktu. Yeni aldığı "Temmuz Türküsü"[1] albümün cd'sini, aracın teybine bir önceki gün yerleştirmiş, fakat dinleyememişti. Bu yüzden de kontağı çevirir çevirmez, arabanın teybi otomatik açılmış ve bir müzik çınlatmıştı kulağını.

O ki afyonu patlamış olmayı değil, güneşin üzerine doğmayı istemişti her zaman. Ne yazıktı ki o gün bu isteğini yerine getirememişti. O gün sabah namazını kaçırmıştı. Uyuyakalmıştı. Uyuya kaldığı için de kendine kızmıştı. Pişman olmuştu. İçi içini yemişti. Bu yüzden de tam açılmamış olan gözlerine, hatta yüreğine, iyi gelmişti bu müzik. "Güzel" demişti. Müziğin ardından da su gibi bir ses yakalamıştı bu kez ruhunu: "göğün rahlesine ebabiller konmamış, zamanı onaran ezanlar ak bir muştu gibi yayılmamıştı yeryüzüne. Ayın on dördü yeni selamlamıştı... " diyen o ses tarafından, selamlandığını hissetmişti.

Bu duru sesin sahibini tanımıştı. Ki sesin sahibi, okumuş olduğu "Nureddin Zengi Romanı"nın[2] aynı zamanda yazarıydı da. Kitabı okumaya başlar başlamaz, "Nureddin Zengi"nin kılıcındaki kabza gibi bulmuştu kendisini cenk meydanında. Kimi zaman "Nureddin Zengi"nin atının üzengisi olmuş, ümmet coğrafyasını adım adım dolanmıştı. Kimi zaman da "Nureddin Zengi"nin sırtındaki eskimiş aba olmuş, ta Mina'dan Kudüs'ü seyre dalmıştı. Daha önce kendisi bir uçurumun yamacındaymış da; aracın hoparlörlerinden, "imanla çarpan kalp inan sarsılmaz, kitabın içinden süzülenlere şeytanlar hiç dokunamaz"  diyen sanatçının sesi gibi; tutmuştu ellerinden "Nureddin Zengi"nin avazı da kendisini. Bilemişti öfkesini. Göstermişti nihai hedefi kendisine. Sabah namazını kaçırdığı için de bu yüzden daha çok kızmıştı o sabah nefsine!

"Uyan artık yiğidim!" derken cd'deki ses, kayıtsız kalamamıştı bu nidaya. Müziğin sesini epey bir yükseltmişti. Nakaratta, "kapıları açacak coşkun miras kaldı" sözlerini terennüm ederken cd'deki ses; Halep'in, Ruha'nın, Antakya'nın, Kahire'nin, Kudüs'ün kapılarını açan "Nureddin Zengi"yi ne de çok özlemişti. "Yiğidim turab mısın... Düş müsün serap mısın... Sancaktar Musap mısın..." diye ardından ah çektirirken bu kez cd'deki ses; ah ne de çok özlemişti dinin nuru olan Zengi'yi!

Evinden çıkalı epey olmuştu. Güneş artık ısısını yavaş yavaş hissettirmişti. Arabanın ön camından yansıyan güneş ışığı gözlerini rahatsız etmeye başlamıştı. Bundan sebep torpidoya uzanmış, torpidoyu açmış ve güneş gözlüğünü çıkarmıştı. Bir eliyle direksiyon hakimiyetini kaybetmemek için uğraşırken, diğer eliyle de gözlüğünün camlarını gömleğinin iç kısmıyla silmeye çalışmıştı. Başarmıştı da. Ardından güneş gözlüklerini takmıştı. Gözleri şimdi daha bir rahatlamıştı. Eşini düşünmüştü. Çocuklarını. Geride bıraktıklarını. Bir evden, bir mahalleden, bir şehirden değil de; kendinden kaçar gibi bir hâl sarmıştı her yanını. Henüz kamyonlar, tırlar, şehirlerarası otobüsler yolları istila etmemişti. Üzerinde seyir halinde olduğu yol tenhaydı. Sarıldığı bu halet-i ruhiyeden kurtulmak için de gaz pedalına yüklenmekte her hangi bir tereddüt yaşamamıştı. Gaz pedalına tam anlamıyla abanmıştı. Kendinden kaçmak ister tarzda bir tavır takınmıştı. Kendinden yine kendine kaçtığını ise o an anlayamamıştı.

Hatırlamıştı. "Kaçak Yolcu"[3] diye mırıldanmıştı. Nitekim okuduğu bir diğer kitap da o olmuştu. "Ne maceraydı ama!" demişti, içinden konuşarak. "Kaçak Yolcu"yu okumuş ve kitabı bitirmeden de kalkarsa eğer cihattan kaçacağını zannetmişti. Cd'deki ses de o an da sanki onun bu düşüncelerine eşlik etmişti: "Dağ başında kış olmaz mı... Yiğit sever dağlanır da kavgası olmaz mı?" demişti. Kendisi de bu sözler üzerine gülümsemişti. Gülümsemesi ise uzun sürmemişti. Evinden, eşinden, çocuklarından, şehrinden epey bir uzaklaşmıştı. Kıvrım kıvrım akan yola dalıp gitmişti. Böyle akıp giderken yollar arabasının tekerleri altında, her defasında ya bir şehir ya bir insan ya da bir düşünce bırakmıştı arkasında.

Eylül sonuydu. Havalar daha soğumamıştı. Son birkaç yıldır da bahar ayları hiç yaşanmamıştı. Mevsimler ya kıştan direk yaza ya da yazdan direk kışa geçmişlerdi. Bilim adamları bu konuda çok konuşmuşlardı. Devletler ekolojik konferanslar düzenlemişlerdi. Bir hal çaresine düşünmüş ama en nihayetinde para babalarının müdahalesiyle de hiçbir şey yapamamışlardı. O gün ise ilginç bir şekilde hava aniden kararmıştı. Allah'tan hava kararmıştı. Afganistan dağlarındayken, "Kaçak Yolcu"nun yanı başında patlayan o bombanın sağır eden sesi gibi bir ses çınlatmıştı kulağını. Bir şimşek çakmıştı ardından. Allah'tan şimşek de çakmıştı. Öyle ki ansızın çakan şimşeğin sesiyle kendine gelmişti. Nihayetinde seyir halinde olduğu yolun birkaç metre ilerisinde keskin bir viraj ile karşılamıştı. O haldeyken, şarampole yuvarlanma tehlikesini atlatmıştı. Neyse ki tehlike de artık geride kalmıştı. Güneş gözlüklerini çıkarmıştı. Hafif hafif çiseleyen yağmurun toprakla buluşmasına, cd'deki sesle beraber eşlik etmişti. Eşlik derken şarkıya, "Kaçak Yolcu"nun koluna saplanan şarapnel parçasının acısı gibi bir acı hissetmişti yüreğinde: "Halil'im oy, yiğidim oy... Cenk senin, meydan senin oy... Halil'im oy, şehidim oy... Şeref senin, şan senin oy." dercesine!

Her birkaç dakika da bir cd'deki şarkıların biri biter, diğeri başlardı. Yeni bir şarkı daha başlamıştı. Yeni bir müzik, yeni bir söz. Cd'deki ses daha ilk dizeleri söyler söylemez, irkilerek "Aman Allah'ım" demişti. Sadece irkilerek! Hem daha dikkatli olmuştu. Geride kalan o keskin viraj olayından sonra dalıp gitmemeye çalışmıştı. "Ey şehit. Karanlığı deviren. Ey umut süvarisi. Sen gelip, aşkın bahçelerinde. Tuttun güller gibi..." diye söylerken cd'deki ses; ne kadar da onu anlatıyor demiş ve iç geçirmişti derinden. Gözlerini yoldan ayırmamış, cd'deki sese kulak kesilmişti. "Onun için söylenmiş adeta bu şarkı" demişti, seslice. "O!" demişti. Onu, ilk olarak "Yoldaki Mühendis"[4]  kitabından tanımıştı.

Onun, İsrail zindanlarında bin bir belaya karşı koyarak ve bir o kadar da Siyonist gardiyanlar ile alay edercesine yazdıklarını çıkartmayı başararak, kitaplaştırılan "Yaşayan Şehid"[5]  kitabını da okumuştu. Ona olan hayranlığı bu vesileyle daha da bir artmıştı. Cd'deki işte o şarkı da kendisine yeniden "Yoldaki Mühendisi" hatırlatmıştı. "Yoldaki Mühendis", "Yaşayan Şehid" kitabıyla da bir kez daha alıp götürmüştü kendisini. "Yoldaki Mühendis"in, kitabını yazmasına ilham olan kızını; "Yaşayan Şehid"in kitapta çokça andığı eşini düşünmüştü. Yıllar yılı biri babadan diğeri eşten uzak, bu iki kadının aziz imanlarına hayret etmişti. Hayran kalmıştı. Saygı duymuştu.

Bu arada yağan yağmur da doluya çevirmişti. Aracın ön camının kurşun gibi boşalan dolulardan dolayı paramparça olacağını sanmış ve korkmuştu. Aracın hızını düşürmüştü. Yavaşlamıştı. Gözleri yaşla dolmuştu. Cd'deki şarkı yeniden değişmişti. "Selam... Şehri dik tutanlara selam. Kahraman kadınlara selam. Günü onaranlara selam. Selam cesur kızlara..." derken, cd'deki ses, yeniden toparlanmayı bilmişti. Kendinden kaçarken kendini bulmuştu. Direksiyonu kırmış ani bir u dönüşü yapmıştı. Bu ani u dönüşü kendisine biraz pahalıya mal olmuştu.

Yağmurdan dolayı ıslanmış asfalt yol üzerinde direksiyon hakimiyetini kaybetmişti. Araç bir süre ıslak yol üzerinde kaydıktan sonra yoldan çıkmıştı. Arabanın yoldan çıktığını aracın altına çarpan taş seslerinden anlamıştı. Bir süre daha hareket eden araç, alttan gelen seslerin de değişmesiyle artık durmuştu. Değişen seslerden bir şeyleri ezdiğini tahmin etmiş ama ne olduklarını anlayamamıştı. Yağan doludan dolayı dışarı da çıkamamıştı. Aracın içinde dolunun dinmesini beklemeyi tercih etmişti. Bir süre sonra da dolu yağmura, yağmur karabulutlara, karabulutlar bulutlara, bulutlar güneşe devinmişti. Böylece önünü görebilmiş ve araç ile nerede olduğunu öğrenmişti.

Burası bir karpuz tarlasıydı. Araç sonunda tarlanın hemen kenarında durabilmişti. Yolun kenarındaki şose yol, geniş ve uzun olduğundan da arabanın tarlaya fazla zarar vermesini engellemişti. Araba tarlaya paralel bir şekilde hareket ettiğinden, sadece şose yola yakın birkaç karpuz zarar görmüştü. Ne kendisinde ne de araçta ise bir şey yoktu.  Güneş kendisini yeniden gösterince de güneş gözlüklerini takmış ve araçtan inmişti. Vermiş olduğu bu zararı karşılamak için tarla sahibini beklemeye koyulmuştu. "Bir hayli ironik" demişti. Nitekim bir haftadır karpuz yememişti. Karpuz yemeyi çok özlemişti. Tam o anda arabanın açık penceresinden, "Ey şehit... Karanlığı deviren. Ey umut süvarisi. Sen gelip, aşkın bahçelerinde. Tuttun güller gibi..." şarkısı yeniden çalmaya başlamıştı. "Ahh... Yaşayan Şehit" demişti.

Kitabı okuduktan sonraki bir hafta boyunca sabah kahvaltısında hep karpuz görmüştü. Her karpuz gördüğünde de, "Yaşayan Şehit" kitabındaki şu cümleleri hatırlamıştı... O günde, orada, o an da yeniden şu cümleleri hatırlamış ve gözlerinden karpuz tarlasına doğru bir nehir uzanmıştı: "2003 yılından günümüze kadar ne karpuz görmüş ne de o tatlı tadına bakmış değilim. Ben de tutuklanmadan önce karpuzu bu kadar çok sevdiğimi bilmiyordum. (...) Canım karpuz çekiyor; ama elimden bir çare gelmediği için yiyemiyorum. En çok bal gibi tadını unutmaktan korkuyorum. Bu yüzden "Karpuz"[6] yediğiniz vakit, bu meyvenin Filistinli bir esirin en çok sevdiği meyve olduğunu ve onu yemek için can attığını bilin..."

 

[1] Ekin Müzik, Mehmet Ali Aslan

[2] Temmuz Kitap, Ali Eme

3 Pınar Yayınları, Adem Özköse

[4] Ekin Yayınları, Abdullah Galip Bergusi

[5] Ekin Yayınları, Abdullah Galip Bergusi

[6] Yedi milyar altı yüz milyonluk dünya nüfusunda yedi milyar beş yüz doksan dokuz milyon insan için normal olan bir yaz meyvesi.