Türkiye'nin istikamet arayışında - “Türkiye’de ideolojik inisiyatifin yönü” -1

HAMZA TÜRKMEN

Soru: Modern Türkiye’nin “istikamet arayışı”nı nasıl tanımlarsınız? Türkiye’nin istikamet arayışında geleceği en çok hangi çizgi belirleyecek: İslam mı, milliyetçilik mi, laiklik mi?

Cevap: Modern Türkiye başlığı altında ülke siyasetinin istikamet arayışını değerlendirmede ilk defa Türkiye’nin geleceğinin “Modern Türkiye” olarak mı “Yeni Türkiye” olarak mı tasarlanacağına karar vermek gerekir. Terkipler aynı anlamda ele alınabilir diyenler olsa da, terkipler arası farklılıklaraişaret edenlerin varlığına da dikkat edilmeli.

1. “Modern Türkiye” denilirken yeni dijital çağa ayak uyduran ve Batı’yı oluşturan Modernite değerleri üzerinden yürüyen bir ülke mi kastedilmektedir? Kaldı ki bu terkibi Türkiye sosyal dokusundaki etkin bir kesim bu şekilde anlamaktadır. (Laiklik ve öykünmecilik)

2. Yeni Türkiye, yeni dijital çağa ayak uydururken Modernitenin ihraç ettiği problemlerle şekillenen iç ve dış vesayete ümmet coğrafyasının bir parçası olarak cevap vermenin adı mıdır? (Muhafazakârlık ya da İslamcılık -İslam değil-)

3. Söz konusu olan Batı’nın egosantrik değerlerinden kurtulanamayacağı düşüncesiyle işaret ettiğimiz iki istikamet arayışının cevaplarını sentezleyerek “Post-Türkiyeci”, yani melez kimlikli güçlü bir Türkiye mi istenmektedir? (Seküler milliyetçilik)

İtilaf Devletleri 27 Ekim 1922 – 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması sürecinde içinde bulunduğumuz toprakları “Türkiye” olarak ifade etmişlerdi. Yeni ulus vatanın adı da 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti olarak ilan edildi ve Misakı Milli sınırları olarak ilan edilen Batı Trakya, Halep, Musul ve Kerkük vilâyetleri Türkiye sınırları dışarısında bırakılmıştı. Batılılar bu ülkeye “Mustafa Kemal’in Türkiyesi” deseler de aslında ulus vatan ve yeni bir ulus fikri 19 Mayıs 1919’dan sonra “Nutuk”ta yazılsa da, Kemalizm ile değil Lozan (Vesayet) Anlaşması süreciyle neşvünemâ bulmuştu.

Ontolojik çatısı Avrupa’da kurulan laiklik ve milliyetçilik akımları bir ideoloji idi. Bu ideolojik kurgular kılıf olarak Türkiye giydirilmeye çalışıldı. İslam ise beşeri kaynaklı bir ideoloji değildir. O üretilen veya uydurulan değil, itaat edilen ve hayatı düzenleyen kurucu vahyî bir din, ilahi bir dünya görüşüdür. Ancak Türkiye şartlarında İslam’ın nasıl etkin kılınabileceğinin beşeri çözümlemesi bir yorum veya ideoloji olabilir; ona da “İslamcılık” diyebiliriz.

İslamcılık içinde Kur’an nasslarına- Allah’ın Elçisi Muhammed’in zamanı aşkın uygulamalarına ve meşru örfe göre İslam’ı itikâdî, ibâdî, ameli, siyasi, ekonomik ve ahlaki bir bütün olarak algılayanlar için “İslam olarak varkalmak” ve yeniden “İslami varoluş” çabası birincil, Türkiye önceliği ise ikincil bir çabadır. 

Birincil olan İslam ümmetinin yeniden İslamlaşması ve İslamî uygulamaların veya şahidliğin “sünnetullah” rotasında nasıl sosyalleşeceğidir. Bu hedef için üzerinde yaşanan mekân ise, seçilen veya mecbur kalınandır.

Toprağın önem ve kutsallığını vahiy belirler; o yüzden de önce vahyin kutsallığını ve korunmuşluğunu, Yaratıcının mutlak bilgisinden iletildiğini kavramak konusunda idrak sahibi olmak gerekir.

Mekân olarak işimizi ekmeğimizi kazanmak, güvende olmak ve izzetli bir hayat sürmek istediğimiz Türkiye, içinde bulunduğumuz büyük bir gemi metaforu ile ele alınabilir. Bu gemide yaşayan herkesin şer’i kısas gerekecek suçlar dışında can emniyeti önemlidir ve hiç kimsenin de gemiyi delmesine müsaade edilmemelidir.

Türkiye kültürel, ekonomik ve politik alanında mücadele, Batılı değerlerle bütünleşerek rotasını Batılı ve Batıcı vesayete göre ayarlayanlarla; kitleleri, İslamî veya mukaddesatçı değerlerle, fıtratla veya tarihi kimliği ile barıştırmaya, Batılı ve Batıcı vesayeti farklı biçimlerde aşmaya çalışanlar arasında sürmektedir.

Kimlik eğilimlerini belirleyen ve güven duyulma seviyesi yüksek anket sonuçlarına göre Türkiye’de İslam’ı, yaşanması gereken bir dünya görüşü olarak gören İslamcıların -nitelik boyutunu irdelemeksizin- oranı yüzde 4-5 düzeyinde görünmektedir. İslamcılar dahil içlerinde milli dindarların da bulunduğu İslami kimliğe hürmet edip bazı dini ritüelleri yerine getirenlerin oranı yüzde 30-35 oranındadır.

Ateistini de, deistini de, bilinemezcisini de içinde barındıran solcusundan sosyalistine, ırkçısından Kemalist sağcısına kadar Batılı değerleri asabiye bağlılığı ile kimlik edinmişlerin oranı da yüzde 25-30 oranındadır.

Geri kalan yüzde 40-45’lik kesit ise çoğunluğu muhafazakâr ailelerden gelen ama kimliksel çözülme riskiyle karşı karşıya kalmış “melez kimlikli” sosyal katmanlardır. Politik alanda yer alan yerli/milli dindar ve İslamcı kesim ile Batıcı kesimin en fazla kazanmaya çalıştıkları sosyal katmanlar işte bu melez kimlikli bloktaki insanlardır.

Bahsettiğimiz kimliksel farklı sosyal katmanlardaki insanlar Türkiye vatandaşlarıdır. Batıcılar ulusalcı ve pozitivist kimliği dayatan Milli Eğitim’in zorunlu öğrenim süreçlerinden güç alan imtiyazlı konumdadırlar. Milli dindar veya Müslüman olarak var kalmaya çalışan siyasi kadrolar MNP’den sonra MSP’nin Hükümet ortaklığı geleneğinde de, RP-AK Parti Hükümet geleneğinde de resmi ideolojinin tüm yasaklarına, iç ve dış vesayetin barikatlarına rağmen Türkiye gemisini en fazla imkânlı hale getirmeye çalışanlardır. Ancak bu kadro, ekonomik alanda da dış politika süreçlerinde de Türkiye için sağlanan başarıyı, Türkiye halkının veya halklarının ve özellikle gençlerin İslami değerlere yöneltilmesi konusunda yeteri kadar gerçekleştirememişlerdir.

Özellikle Yeni Türkiye idealinin sürükleyicisi AK Parti 2004 Ocak ayında İstanbul’da düzenlediği “Uluslararası Kimlik Sempozyumu”nda Başbakan Tayyip Erdoğan “Dini olana değer vermekle beraber, din üzerinden siyaset yapmayacaklarını ve devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı doğru bulmadıklarını”; ayrıca “Müslüman olduklarını ama İslamcı olmadıklarını” ifade etmişti.  Sempozyumun kapanış bildirisinde de bu görüşlerin deklare edilmesini anayasal cendere altına alınmış bir Türkiye’de reel politikanın icabı olarak okuyanlar oldu. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde ise AK Parti %47’ye yaklaşan oy desteği sağladı. Batı basını AK Parti’nin üst üste elde ettiği seçim zaferlerini genellikle “Yeni İslâmcılığın Türkiye’deki başarısı” olarak niteledi. Ancak “Yeni İslamcılık” algısı ile “Özgün İslamcılık” pratiğinin geliştirilmesinden ziyade görünmez kılınmaya veya deformasyona uğratılması gayretleri İslam kalmaya çalışanlardan ve İslamcılardan iç eleştiriler aldılar.

Laikçi ve Batıcı sistem ve sivil-asker bürokrasi veya resmi ideolojinin derin devleti, darbe sopasını dayattıkça, en büyük hedefi vesayetten kurtulmak olan AK Parti kurucu kadrolarında koruyucu kalkan olarak tekrar Kemalizm ile uzlaşma söylemi belirgin hale gelmeye başladı. Bu belirginlik Rahmetli Erbakan’ın 1994’te “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” sözünü hatırlatıyordu.  Erbakan bu ifadeyi, Milli Görüş hareketin "tam bağımsızlık", "yerli sanayi" ve "yerli üretim" ilkelerinin ve “Büyük Türkiye” hedefinin Atatürk'ün kalkınma politikalarıyla örtüştüğünü savunmak ve dönemin egemenlerine karşı Atatürkçü söylemlerle mevzilenip tutunmak amacıyla kullanmıştı. Onun İslamcılık anlayışında düşmanın silahı ile silahlanmak tezi makbul görülen bir yaklaşımdı ama maruf olan örfi çıkışlı değil, münkerlik zemini nedeniyle İslam’ın sabiteleriyle uyuşmayan töreleşmiş bir an’ane idi.

Milli mücadele ile irtibatlı Mustafa Kemal ismi ile başlayıp daha sonra Batıcılığın proje tipi Atatürk’ü övme söylemine kadar uzayan söylemler de bazı Müslümanlarca reel-politik olarak değerlendirildi. Ama çeyrek asra yaklaşan AK Parti iktidarının oluşturmaya çalıştığı “dindar nesil”, parti önderlerinin bu söylemlerinden etkilenip “İslamcılık”tan uzaklaşırken, dindar veya kalpaklı “Atatürkçülük” senaryosunu içselleştiren melez bir kimliğe meyletme parkurunu da açmış oldu.

Fıtrata ve eşyanın tabiatına uygun bir istikamet arayanlar için Türkiye gerçeğine dönük sorulardan bazıları şunlardır:

Kimliği melezleşen bir gençlik dayanağı Batı ve Batılı değerlerle kaynaşmış olan politikacı ve entelektüellerin yeni avları haline gelmez mi?

Zaten Kemalist ve pozitivist eğitim sisteminde idraki yaralanmaya çalışan gençlik Batıcı söylemin evrensellik cazibesine veya aldatmacasına kapılırsa Türkiye’nin geleceği, kendine yeterlilik ve özgünlük arayışı elden kaçırılmış olmaz mı?

Bu sorular boyutuyla siyasî olarak İslamcılığın öncelikli hedefi Türkiye değil Türkiye gençliği olmalıdır. Tabii ki Türkiye gemisinin yüzdürülebilmesi, Türkiye’nin dijital çağın alt seviyesinde kalmaması, vesayetten kurtulma mücadelesinde diğer vesayet altındaki halklara ve halkı Müslüman olan ülkelere lokomotif olacak bir örneklik oluşturması önemlidir. Ama bundan daha önemlisi rotayı belirleyecek veya gemide makinistlik veya kaptanlık yapacak olan neslin gailesiz, paragöz, hedonist, ayyaş ve hazcı taifeden, yani Batıcı paradigmaya iltisaklı taifeden olmaması gereklidir. Yoksa gemi karaya vurur veya Batı’nın süflü çöplüğü haline gelir.

Kaynak: Anlam ve Değer dergisi