SORU: Enerji, savunma ve dış politikada bölgesel güç olma iddiasındaki Türkiye; özgürlükler ve hukuk alanında nasıl bir model ülke vizyonu ortaya koyabilir?
Cevap: Öncelikle Türkiye iç dengelerinin, kimliksel ve sosyal sınıflar arasındaki birlikte yaşama hukukunun oluşabilmesi için TC Anayasası’nın hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda ideoloji dayatmayan, inanç ve düşünce özgürlüğüne açık bir hale getirilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin kendini savunması ise, aynı zamanda uzantısı olduğu ümmet coğrafyasının da savunmasıdır. Ancak gerçekliğimizin analizi şu tür soruların tutarlı cevaplarına bağlıdır:
Türkiye dış politika olarak da, savunma ve enerji konularında da dünyaya tekil olarak Türkiye merkezli mi; yani uluslararası düzenin ve hukukun da çözüldüğü bir süreçte “Türkün Türkten başka dostu yoktur” mottosunu yani ulusçuluk asabiyesini ön planda tutan Türkiyecilik ufuksuzluğu ile mi bakacaktır?
Türkiye kim için model olacaktır?
Türkiye’deki AK Parti iktidarı siyasi, kültürel, ekonomik bağlamda da, iç ve dış politikada da vesayetten kurtulma çabalarının tecrübesini benzer tarihi mağlubiyet ve çözülme şartlarını yaşayan bölge ülkeleri ve halkları ile paylaşma yollarını oluşturabilecek midir? Hatta bu paylaşımı İslam dünyasının her yerine ve müztezaf coğrafyalara yayacağı bir koordinasyon ve dayanışma ağı kurmaya gayret gösterebilecek midir?
Yeni Türkiye, vesayet zincirleriyle sıkı sıkıya bağlı Eski Türkiye’nin resmi ideolojisini veya vesayetini aşıp ezilmiş ve zorunlu hayat şartları itibariyle çoğu mahrum bırakılmış ülkelerle genellikle de ortak değerler üzerinden “biz” bilincini konsilide edebilecek midir?
Türkiye, Güney Batı Asya bölgesinde bulunuyor. Zaten Türkiye topraklarına da önceden Ön Asya veya Küçük Asya deniliyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Lozan Anlaşması ile birlikte Avrupa eksenine sığınıldığı gibi, halkı Müslüman olan ülke yöneticileri de önce İngiliz ve Fransız eksenine sonra da ABD eksenine sığınmış, zaman zaman da Komünist Rusya’ya göz kırpmışlardı. Şimdi de aldatıcı yumuşaklık gösteren Çin’den medet umanlar bulunmaktadır.
Rum Sûresinin giriş ayetlerinde görüldüğü gibi dünya güç dengelerini takip etmek, belki daha kötüye karşı daha az kötünün tarafını gözetmek bizler için ortak akla dayanan bir muhasebe ve feraset işidir. Ama bu muhasebe asla daha az kötüye boyun eğmek değil, zulmün daha az olduğu yerde kendimizi inşa etmek görevini getirir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Bölgelerimizin güvenliğini korumak ve ümmet için zararı önlemek bakımından Çin mi ABD mi insanlık için hayırlı? Şu anda bilmiyoruz.” sorusu da cevabı da bu hassasiyetimize işaret etmektedir.
Adalet ve hukuk arayışı içindeki insanlar içinde bulundukları coğrafya ve toplum gerçeğini resmi anlatılara, uluslararası bağlantılara ve statülere göre değil; özgür ve özgün iradeleriyle çözümlemelidirler. Bölgemizdeki ülke yöneticileri yapay olarak oluşturulmuş ulus sınırlar içinde ekonomik işleyişlerinin ve askeri savunma mekanizmalarının temel tedariklerini Batılı ülkelerden sağlarlarken, onların şartlarını ve telkinlerini de içselleştirmiş oldular. Bu nedenle Türkiye’nin savunma sanayiinde yüzde 80 oranında kendine yeter bir seviyeye gelmesi Batılılaşmaktan kopmak isteyen İslamcı kesim için de milliyetçi-muhafazakâr kesim için de önemli bir kazanımdır; Batı’ya entegre kimlik ve zihinler için de önemli bir kahırdır.
Batı’nın ümmet coğrafyası üzerindeki zorunlu olarak veya uzlaşma yoluyla dayattığı yol haritalarını aşma projesinde “Gemisini kurtaran kaptan” mantığına dayanan Türkiye merkezlilik, katılım ruhunu eksilten asabiyesini aşmalıdır. İslam’a saygılı olan Türkçü ve Türkiyeci unsurlara sahil-i selametin birleştirici İslami değerleri ön plana çıkartmakla mümkün olabileceği gösterilmelidir.
Batı’nın ümmet coğrafyası üzerindeki zorunlu olarak veya uzlaşma yoluyla dayattığı yol haritaları söz konusu ülkelerin vesayet rejimlerini oluşturdu. Vesayet hem küresel emperyalistlerin dış dayatmalarıyla şekillendi, hem onların istemlerine göre oluşturulan iç vesayetle karşımıza çıktı.
Küresel kapitalizm batıdaki ve doğudaki aktörleriyle büyük bir sömürü, zulüm ve teknoloji devleridir. Resulullah Aleyhisselam döneminde Mekke ve Medine’den bakanlar için Doğu Roma ve Sasaniler ne idiyse yeni dünya güç dengelerinin mihverliğini yapan ABD ve Çin de çağdaş şartlarda artık o sembolik güç algısını ifade etmektedir. Bu dengeyi aşmak çözülmekte olan ulusal hukuk ve Batıcı ulusal değerlere dayanan bir Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasıyla mı olacaktır. Ki o zaman bölgemizde bölgesel güç olarak Türkiye, benzer ulusal değer ölçüleriyle devleşen Çin’in veya ABD’nin dünkü uygulamalarda yaşandığı gibi stepnesi olması kaçınılmaz olmaz m?
Ya da Türkiye “bölgesel güç” söylemini değer, tarih ve jeopolitik aynılıklarımıza dayanarak sağlam bir dayanışmaya ve birlikteliğe yürüyen köklü bir özne oluşturmaya mı çalışacaktır?
Türkiye’nin özne olarak varlığını sürdürebilmesi Said-i Nursinin de ifade ettiği “Asyanın bahtının miftahı meşveret ve şura’dır” hükmüne ve siyasette Müslüman “ulu’lelbab” ve ehil yetkililerden oluşacak “Ulu’l-emr Şura Heyeti”nin oluşturulabilmesine bağlıdır. Siyasete yol gösteren mutlak ilim budur.
“Ulu’l-emr” şûrâ yönteminin ne olduğunu son dönemde en güzel biçimde Muhammed Abduh ve M. Reşid Rıza açıklamışlardır. Onlar değişen şartlar altında formunu yenilememiz gereken “ulu’l-emr” konusunu açıklamışlardır. Bu rehberlik, coğrafyamızdaki yönetim tarzlarına sızan ne Sasanilerin “Ardeşür Vasiyetnemesi”ndeki pragmatizme ne İtalyan Rönesansının en önemli figürlerinden Nikola Makyavel’in iktidara geliş ve onu koruma yollarını öğreten “Prens”deki pragmatizme savrulmayacak yolları ve evrensel sabiteleri göstermişlerdir.
Bölgesel liderlik ve stratejik bağımsızlık sorunu
SORU: Türkiye, küresel güç dengelerinin yeniden kurulduğu bir dönemde bölgesel liderlik ve tam stratejik bağımsızlık arasında nasıl bir istikamet belirlemeli?
CEVAP: Halkı Müslüman olan bölge ülkeleri için stratejik bağımsızlık, günü birlik bir inisiyatif hamlesi değil, mücadele metoduyla ve metodolojiyle ilgili bir sorundur.
2013 Şubat ayında Türkiye’den İslami kuruluş temsilcilerinden, akademisyenlerden, köşe yazarlarından oluşan 42 kişilik bir gezi ve diyalog gurubuyla Libya’daki devrim sürecini yerinde anlamak ve sürecin aktörleriyle diyaloglar kurmak üzere Trablusgarb’a gitmiştik. 17 Şubat 2011 Devrimi’nden sonra seçilen İhvan-ı Müslimin üyesi Trablusgarb Belediye Başkanı, Başbakan Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin iç ve dış kuşatmaya karşı vesayetten kurtulma çabalarının kendileri için de bir model olduğunu söylemişti. Ve küresel kuşatmaya karşı tek ülkeden kalkarak değil, Arap Devrimleri sürecinde yer alan ülkeler ve Türkiye gibi vesayeti aşmaya çalışan ülkelerle birlikte ortak bir direniş ve çözüm hattı oluşturmaktan bahsediyordu. Stratejik bağımsızlıktan yana olan ülkelerin bir istişare meclisi olmalıydı. Meclisin İslami yönetimle ilgili bir başkanı bulunmalı ama başkan “sultan halifeler” gibi bireysel hüküm sahibi olmaları değil denetlenebilir olmalıydı. Ayrıca “İhtilafların çözümü için farklı mezheplerin fakihlerinden oluşan bir de üst hukuk konseyi kurulmalıdır” diyordu.
Hakikat arayışındaki insanların da, ortak değerlerimizin taşıyıcılarının da ortaklaştığı bu tür istekler masa başsında konuşmakla değil, şuraya ehil hayatın değişik branşlarında uzmanlaşmış halk ve ülke temsilcileriyle birlikte gelişen şartlara göre yeniden biçimlendirilmelidir. Bu tür istekler hayrı ve dayanışmayı önceleyen istinbat veya ortak akıl oluşturmakla ilerlenecek bir yolu gerektirmektedir.
Bugünkü ulusal sınırlar içinde dış politika becerisinden, belediyecilik hizmetlerine, savunma sanayiinden ulaşım teknolojisine kadar uzmanlaşmış bir Türkiye tecrübesi tabii ki önemli. Ama Türkiye, bilgi ve beceri birikimi nedeniyle liderliğini ilan eden bir müstağnilige gitmemeli, kullanacağı öncülük inisiyatiflerini Müslüman kitlelerin önemsediği katılım, kardeşlik ve takva arayışını kucaklayacak bir şekilde gerçekleştirmelidir. Mesela köleci efendilerden bıkmış olan Afrika her sene Türkiye’ye her branşta okumak üzere 10 binlerce öğrenci yollamaktadır. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu insanlarla ortaklık bilinci içinde ve onların da özgünlüklerine ve “kazan kazan” yaklaşımı içinde özgürlük ve farklı örfî eğilimlerine dikkat ederek bir gönül seferberliği oluşturulup çok ciddi gönül köprüleri kurulabilir.
Dünya dengeleri içindeki ağırlığı ve donanımı nedeniyle Türkiye’nin liderliği olacaksa komut vermek şeklinde değil, birlikte iş yapabilme, gönül köprüleri ve ortak akıl masası kurabilme konusunda bir öncelik olmalıdır. Bizim için “sınırların silikleştirilmesi stratejisi”ne, güç açısından Türkiye’nin yayılıp Osmanlı hinterlandına ulaşması niyetiyle değil, yapay sınırlarla kopartılan ellerimizin birleştirilmesi ve tarihi kardeşliğimizin canlandırılması niyetiyle yaklaşılmalıdır.
Coğrafi ve toplumsal olarak yeniden bütünleşme hamlesi, Yeni Osmanlıcılık asabiyesi değildir; bölgesel güç dengelerine liderlik yapmak gibi kolonyalist imalar taşımayan ve bu konuda tereddüte mahal vermeyen, özgün ve yepyeni bir paradigma algısı içinde hep birlikte liyâkatlıulu’lelbab ve şûrâ ehlimizin öncülüğünde ulustan ümmete yürümek şeklinde değerlendirilmelidir. Konuya Yeni Osmanlıcılık açısından bakılsa bile Jön Türklerin parçalanmasına vesile oldukları ortak İslami paydaya dayanan birlikteliğimiz yitiğimizdir. Çünkü Osmanlı toplumu için birleştirici bağ İslam ve birleşenleri anasır-ı İslam idi.