Türkiye’de sağcılaşma ve solculaşma eğilimleri (2)

Süleyman Seyfi Öğün

Merkez sağ- merkez sol ayırımı, kurumsallaşmasını 20.Yüzyıl'da tamamlamış bir olgudur. 20. Yüzyıl, reel olarak 1945-1989 arasına isâbet eden, siyâseten hayli kısa ve güdük bir yüzyıldır. Temel olarak Batı'da, iki sistem içi partinin başat hâle geldiği ve iktidârın neredeyse kesine yakın bir düzenlilikte bunlar arasında el değiştirdiği bir güdüklüktür bu yüzyıl. Merkez sağda “birikimci” ve “yatırımcı” nitelikleriyle dikkât çeken partiler; solda ise II.Enternasyonal'in ürünü olan “yeniden bölüşümcü” partiler yer almaktadır.

Evet, sonuçta istikrara ulaşılmış, ama siyâsal toplum heyecânını kaybetmişti. 19.Yüzyıl'ın büyük umutlarının yerinde yeller esiyordu. Sistem dışı sol ise ya ortodokslaşmış ya da avanturist grupçuklara ayrışmıştı. Büyük ölçüde solun teslimiyetçiliği ya da ortodokslaşmasının ürünü olan bu heyecânsızlık ve beklentisizlik siyâsete olan ilgiyi de minimuma düşürmüştü. O dönemlerin siyâset bilimi çalışmalarında “a politik” durumun üstesinden nasıl gelinebileceğini tartışan çalışmalar azımsanmayacak bir yer tutar.

Merkez solun iktidâra gelmesini sağlayan eşik, düz bir bakışla belirtilecek olursa, birikim ve yatırımların sosyal tahammül eşiklerini zorladığı noktaydı. Ama bu kadar mühim olan diğer bir husus da, yeniden üretim için üretilmiş olanların eritilmesiydi. Bu da alım gücünün yükseltilmesini gerektiriyordu. O zaman iktidâr kuzu, kuzu merkez sola teslim ediliyordu. Onlar da parayı aşağıya pompalıyor, refah toplumunun harcamacı boyutunu çalıştırıyorlardı. Keynesgil ekonomi işte bu emme-basma tulumba misâli işlemekteydi. Aslında ben bu mekanizmayı, paganlığın “perhiz-şölen” eksenine koyar; daha antropolojik olarak değerlendiririm.

Yeni kapitalizm bu çarkı kırdı. Yeni sağ bölüşümü devreden çıkardı. Sosyal devletin bütün kazanımlarını yıktı. Haydi Marksist terminolojiye başvuralım; yeni “üretici güçler” yeni “üretim ilişkilerini” doğurdu. Sonuçta örgütlü işçi sınıfı dağıtıldı. Sorun tüketimin nasıl sağlanacağıydı. Bunun için “yeniden bölüşümün” yerine birey ya da âile temelinde yaygın borçlanmayı koydu. Tüketimi kışkırttı ve kumar psikozunda işleyen Amerikan rüyâsını küreselleştirdi.

Bu gelişmeler “sol”u darmadağın etti. Ana akım sol anti-kapitalizmi zaten çoktan bırakmıştı. Ama yeni kapitalizmin yeni işbölümünde yeniden bölüşümü devam ettirebilecek mevzilerinden de olmuşlardı. Yeni sol ise sivil toplum ekseninde bir mevzi kazdı. Yeni sağın siyâsal- kültürel sermâyesi “ekonomik akılcılık” ve “yabancı düşmanlığı” temelinde orta sınıflaşma rüyâlarının küreselleştirilmesiyken; çevre, doğa tahribatı, başta göçmenler olmak üzere dezavantajlı grupların savunusu yeni solun siyâsal-kültürel sermâyesi hâline geldi.

Bu iki siyâsal kültürel sermâye kıyaslanacak olursa, en azından 2008 krizine kadar ilkinin hegemonik kapasitesinin diğerine göre daha baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki bu genel bir değerlendirmedir ve mühim istisnaları vardır. En mühim istisna, yeni kapitalizmin en acımasız bedellerini ödemek zorunda kalan ve Amerikan rüyâsına, dünyânın diğer coğrafyalarında olduğu kadar kolay ikna edilemeyen Lâtin Amerika'dır. Yeni solun hem siyâsal çeşitlemeleri hem de ondan daha baskın olarak sivil çeşitlemelerinin bu kıt'ada çok düşündürücü tutunum başarıları olmuştur.
Türkiye'de ana akım solu temsil eden CHP, sosyal demokrat bir iddia ile sahneye çıksa da, ulus kurmanın resmî, vesâyetçi değerlerdeki ısrarı sebebiyle sivilleşemedi. Zaman içinde siyâsal tabana yabancılaştı. Hâlbuki sosyal demokrat partilerin başarıları kendilerini ortodoks soldan ayrıştırmasıydı. Dünyâda bu yaşanırken CHP de kendi iddiasıyla tutarlı kalabilmek adına daha derin bir dönüşüm yaşaması beklenirken kendi kendisini ortodoklaştırdı. CHP dışında kalan solun yaptığı da temelde buydu. Fark, CHP'nin bunu Türkçülük üzerinden yaparken, diğerlerinin Kürtçülük ya da Alevicilik üzerinden yapmasıydı. Sol söylem ya da jargon bunu uzun süre perdeledi. Biz 1970'lerde sol tartışmaları izlerken tartışılanların kapitalizm-sosyalizm tartışmasından çok “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” tartışması olduğunu hayretle görürdük. Yâni ortada solculuk değil “solculaştırma” vardı. Tartışmalarda referans ne Marx ne de Engelsti. Ortodoks Lenin, Stalin, Mao'nun Ortodoks devletçi ve köylücü tezleri daha baskındı. Hasılı Kemalizm üzerinden şekillenen, sosyal demokrat görünümlü ama temelde devletçi ve köylücü bir ortodoksi; sistem dışı solda karşımıza Stalinist ve Maoist çeşitlemesiyle çıkıyordu.

PKK'dan HDP'ye giden süreçte bu miras son derecede etkili oldu. HDP'nin Türkiyelileşme atağı zımnen bu mirastan arınma isteğidir. Bu îtibarla mühimdir. Ama daha mühimi, zımni olanın açığa çıkartılmasıdır. HDP dikkâtle takip ettiğim söylemi îtibarıyla bu çizginin hayli uzağında gözüküyor. Eğer yakınında olsaydı, dönüşüm sürecine “Türkiyelileşme” yerine “solculaşma” derdi. Zâten HDP'nin Türkiyelileşmesi; “solculaştırdıklarına” mesâfe koyup; kendisini “solculaştırabilirse” anlamlı olur.

Hamiş: Yakın dönemde Türkiye'de siyâsetin kilitlerini kıracak dinamiklerin bir kısmı da; AK Parti'nin pozitivizme bir mesâfe koyması; siyâsetlerin insânî mâliyetlerini gözetmesi ve sağcılaşma tehlikesini bertaraf etmesi kadar; HDP'nin Stalincilik ve Maoculuk'tan arınıp solculaşmasında yatıyor.

YENİ ŞAFAK