Türk / Kürt Ulusu ve İbrahim Milleti

KENAN ALPAY

Zaman zaman unutulsa, ifade etmenin önünde engeller konulsa, bazen muğlak bazen berrak bir biçimde ifade edileni esasen her daim ve de yüksek sesle ifade etmek icap ediyor. Biz hangi milletteniz? Milletimizin aslı-esası, kaynağı ve önderi kimdir? Resmi ideoloji ve devlet sınıflarının sapkın bir gurur ve nefret duygularıyla inşa etmek istediği Türk ulus kimliğini bir dönem millet olarak tanımlayarak oluşturduğu geniş ve tehlikeli bataklığı nasıl kurutacağız?

Türk milleti, Kürt milleti, Arap veya Fars milleti terkibi mana itibariyle kökten yanlış pratik itibariyle de etnik ayrımcılık ve düşmanlıktan başka bir sonuç üretmedi. Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte Anadolu coğrafyasında kurulan yeni devlet çok kısa bir zaman zarfında kuruluş niyet ve ilkelerinden saptırılmış, kurucu kadrolarının önemli bir kısmı tasfiye edilmiştir.

Türklük ve Atatürkçülük siyaseti korkunç bir hegemonyaya dönüşerek devleti ve toplumu bir bütün olarak İslami kimlikten tecrit etmiş hatta İslami kimliğe karşı konumlandırmak üzere bitimsiz bir seferberlik ruhuyla bu coğrafyaya karabasan gibi çökmüştür.

Devlete ve Atasına Tapan Ulus

Toplumun farklı etnik, kültürel, mezhebi kimliklerden oluşan ama kahir ekseriyeti İslami kimliğe dayanan yapısı devletin bütün imkânları seferber edilerek Türklük ve Atatürkçülük kodlarıyla terbiye yoluna sokuldu. Tiz bir ses tarafından okunan “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” replikleri keşke bugünlerde olduğu gibi Cumhuriyet tarihi boyunca da alaylı bir gülüşün vesilesi olabilseydi. Ancak Kemalist kadrolar marifetiyle ‘zeki ve çalışkan’ olmaya davet edildiği halde ayak diretenlerin akıbetleri ne yazık ki kan ve gözyaşıyla yazılan bir tarih olarak kayıtlara geçiriliyordu.

7 Haziran seçimleri için işleyen süreçte asgari ücret, mazot fiyatı, emeklilere verilecek ikramiye miktarı, çevre ve kreşler konusunda sergilenecek duyarlılık gibi konuların ağırlık kazanmasında şaşılacak bir şey yok. Sıkıntılı alanlar olduğu, toplumsal beklentilerin bu alanlarda yoğunlaştığı sır değil. Fakat bunlar kadar üzerinde durulması, geleceğe ilişkin bir projeksiyon tutulması gereken ana meselelerden biri de devletin ruhunu temsil eden resmi ideolojiye dair nasıl bir tasavvur sahibi olunduğudur.

AK Parti karşıtı cephe olarak temayüz eden CHP, MHP ve BDP’nin başkanlık sistemi ve yeni anayasa çalışmalarına müsaade etmeyeceğine yönelik pozisyonu aslında pek de izaha muhtaç değil.

CHP ve MHP için Kemalizm asla tartışmaya açık değil. Hatta Kemalizm bu partiler eliyle daha da kuvvetli-kudretli bir biçimde tahkim edilmeyi bekliyor. Peki, ama HDP’den Kemalizme dönük bir şikâyet duyan oldu mu? Ya da Kürt ulusalcı kadroların (HDP ve PKK’yle müttefik sol ve liberaller de buraya dâhildir) idari manadan öteye ideolojik sahada Kemalizmle/Atatürkçülükle ve bunların temel dayanağı olan seküler ulus kimlikle neden ve nasıl oluyor da bir hesaplaşması ol(a)mıyor?

Rota Tanımlanır Yollar Ayrılır

Neden Milli Eğitim sistemi, temel kanunundan başlamak üzere ideolojik, kültürel, görsel ve davranışsal hedefleriyle tartışmaya açılmıyor? Demek ki; Milli Eğitim’in başka bütün dersler haricinde önüne ‘zorunlu’ ifadesi konulan din derslerinin kaldırılmasından ibaret çözüm ve vaat öngörülemiyormuş hali hazırda. Din dersini kaldır, Diyanet’i kapat, Cemevlerini ve LGBT’yi özgürleştirip destekle şaşkınlığına her nasıl oluyorsa burada siyaset denilebiliyor.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Muş mitinginde yaptığı uzun konuşmanın birkaç pasajı gayet isabetli bir biçimde ‘millet’ tanımına ayrılmıştı. Başbakan Davutoğlu’nun şu cümleleri resmi ideoloji ve mütekebbir devlet sınıflarıyla köklü bir hesaplaşmanın nerden başlaması gerektiğine dair güçlü bir işarettir: “Biz millet derken, millet-i İbrahim'i kastediyoruz, tevhidi kastediyoruz, tarihi beraberliği, birliği kastediyoruz. O anlamda hepimiz tek bir milletiz. Adalet arayan milletiz, vahdetle yürüyen milletiz.” Türk ulusu veya yanlış kullanımıyla Türk milleti değil Tevhid, adalet ve vahdet’i temsil eden millet-i İbrahim’e referans vermek millet ve ümmet arasındaki ortak kaynak ve hedefe yönelmektir aynı zamanda.

Eski-yeni tartışmalarını sadece idari, iktisadi veya teknolojik imkânlar üzerinden yapmak yetersiz ve zaaflı bir kıyaslama olur. Asıl mesele siyasi-ideolojik manada eski-yeni hesaplaşmasını açmaktır. Zorunlu ve acil olan da budur. İşte bu çerçevede Başbakan Davutoğlu’nun şu vurgusu bu zorunlu ve acil hesaplaşmaya dair güzel bir çerçeve sayılmalıdır: “CHP (Kemalizm/Atatürkçü devlet) İslam'dan arındırılmış bir millet inşa etmeye çalıştı bizi imanımızdan koparmak mümkün mü? Biz bu davanın neferleri olarak CHP zihniyetine karşı sesleniyoruz sizin özlediğiniz Türkiye bir daha gelmeyecek.”

Hesaplaşmanın dar bir coğrafyaya ve sınırlı bir tarih kesitine hasredilemeyeceği ise şöyle ifade edilmekte: “Biz tek millet derken, Sultan Alparslan'ın, Sultan Selahaddin Eyyubi'nin omuz omuza verdiği milleti kastediyoruz. Onun ordusuyla Kudüs'e yürüyen milleti kastediyoruz. 'Kudüs Yahudilerindir' diyen duysun. Aziz Kürt kardeşlerimiz, Türk kardeşlerimiz, biz Kudüs'ün İslam kimliğini yok etmek isteyenlere fırsat verir miyiz?

 

Türk ve Kürt ulus kimliği neyi temsil ediyor, millet-i İbrahim kimliği ve özlemi neyi ifade ediyor? Ayrışma veya bütünleşme, çatışma veya sulh esas itibariyle buradan neşet ediyor.