Türk İslamcı, Kürt İslamcı olur mu? (1)

HAMZA TÜRKMEN

Türkiye sınırları içinde yeşeren Tevhidi uyanış sürecinde Kur'an'a, sahih Sünnet arayışına yönelim ve Kur'ani kavramları doğru kullanma ihtiyacı en önemli meselelerimizden olmuştu. Bu süreçte sağcı, devletçi, Anadolucu, mezhepçi ve batini kimliklerden sıyrılmaya başlamıştık.

 ‘İslamcılık’ kavramı, ‘İslami hareket’ gibi sosyolojik bir tanımlamayı ifade ediyor. İslamcılık kavramı bazılarının iddia ettiği gibi nevzuhur modern bir tanımlama değil, ilk dönemlerden beri kullanılan ve açılım sağlayan bir ifadedir. Kelamcı Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'nin 930’da telif ettiği “Makalatu’l-İslamiyyin ve İhtilafu’l-Musallin” kitabında da bu kavram ‘İslamiyyin’ olarak kullanılmıştır, Müslim olmayı pekiştirici bir ifadedir. Kur’an’da zikredilen ‘Muslim’ tanımını sıfatlarla daha belirgin ve güçlü kılmak için ‘muslihun’, ‘muttaki’, ‘hanif’ gibi kavramların da kullanıldığını biliyoruz.

Osmanlı’da İslamcılık kavramını İttihad-ı Terakki Hareketi istismar amacıyla, Türkiye’de oluşan ‘milli dindarlık anlayışı’ ise hukukullaha yönelim niyetiyle kullanmışlardır. Ancak Türkiye sınırları içinde 1970’li yılların sonlarına doğru belirginleşmeye başlayan ‘Tevhidi Uyanış Süreci’ni gerek oryantalistler, gerek TC istihbaratı, gerek milli dindarlar bir itham ve tezyif biçimi olarak önce ‘Siyasal İslam’ ve bağlı olarak da ‘İslamcılık’ olarak nitelendirmeye başlamışlardır.

Türkiye sınırları içinde yeşeren Tevhidi uyanış sürecinde Kur’an’a, sahih Sünnet arayışına yönelim ve Kur’ani kavramları doğru kullanma ihtiyacı en önemli meselelerimizden olmuştu. Bu süreçte sağcı, devletçi, Anadolucu, mezhepçi ve batini kimliklerden sıyrılmaya başlamıştık. Kendimizi sadece ‘Müslim’ olarak tanımladığımızdan bu yana muvahhid, inkilabi, şahit vb. kavramlar, kimliğimizi vahiy dışı başka tez ve ekollerle sentezleyen ‘sosyolojik anlam’da değerlendirilen ‘Müslümanlık’ sıfatından ayrıştırmak için kullanılmıştı.

Tabii ki bu arınma sürecine katılım yaygın biçimde ve çoğu kez de bütünsel olamadı. İnsanların defolarından kurtulması kolay olmuyor. Ayrıca yaşanan zaaflardan yeterince arınılmamışlık söz konusuydu. Hatta geri dönüşler bile oldu. Bu süreç içinde bilgi yetersizliğinden kaynaklanan öncelikli hedef ve metod yanlışlıkları da…

Tüm zaaf ve yetersizliklerimizle beraber şunu öğrenmiştik: Olumlu anlamda İslamcılık kavramı, ancak Kur’an temelli Tevhid algısını tanıklaştırmak anlamında kullanılabilir bir sıfat olabilirdi. Aslında Müslim kavramı yeterliydi; ama bu kavramı taşıyanlar elbiselerini mezhebi, batini ve son dönemlerde de ulusalcı kirlerle lekelemişlerdi. Benimseyebileceğimiz İslamcılık kavramı da ancak, Müslimlerin yeniden iman etmeleri, arınıp vahyin şahitliğini üstlenmelerini ifade eden ıslah çabaları ile çerçevelenebilirdi.

‘Islah’ kavramı Kur’an’daki en temel ve çözümleyici kavramlardandı. Tarihi süreç içinde fıtrattan ve vahiyden uzaklaşarak elbisesini, yani kimliğini kirletenleri, yeniden arınmaya ve öze dönüşe davet eden kimliksel devrimciliğin ifadesi de ‘müslihun’ olabilmekti.

Bir müslihun gibi Kur’ani ‘mesaj ve ölçüler’le donanmadan bir dönüşüm, tebliğ veya yaşadığımız sorunları kapsamlı olarak analiz edebilme gücü mümkün değildi. Sosyolojik sıfatıyla Müslüman tanımına denk düşen mezhepçi, batini, muharref dini telakkilerden arınamamış; ırkçı, ulusalcı, vatancı modernist telakkilerle, seküler güç ve iktidar hırslarıyla elbisesi kirlenmiş olanların, yaşanan zulümlere ve yakınmalara rağmen sahih ve sağlıklı duruş göstermeleri ve çözümlemelerde bulunmaları mümkün değildi. Bu bağlamda da Türkiye’de yaşanan en önemli zulüm olarak ister Kürt sorununu, ister ekonomik sömürü sorununu, ister inanç özgürlüğü ve başörtüsü sorununu, ister Filistin’den Türkiye’deki derin devlete kadar uzanan Siyonist kuşatma olarak görülsün, işin içinden çıkmamız ve kalıcı çözümlere ulaşmamız ancak sahih bir kimlik yapısına sahip olmamızla mümkündü. Önemli olan insani ilgilerimizi ve İslami duyarlılığımızı, İslami bilinç düzeyine çıkartabilmekti.

Ulusalcılığı üreten ve besleyen kapitalizme ve postmodern ilkesizliği ve bilinemezciliği yaygınlaştıran küresel kapitalizme karşı vahyin cevabını örneklendirebilmek, hem insan olarak hem Müslim olarak en başat görevimizdi. Tabii ki ‘Başka bir dünya mümkün’ diyen milyonlarca küreselleşme karşıtının aradığı adil cevap, fıtrata uygun olandı. Fıtrata uygun olanı bilen ise o fıtratı yaratan ve vahyiyle evrensel çözümler öneren alemlerin Rabbi olan Allah Teala’dır. İslami bilinç ise, yaşanan sorunlarla fıtri olan gerçekler ve vahyi bütünlük arasında eylemsel bağ kurup çözümleyici ‘şura içtihadları’ üretebilmektir.

“Gelên Misilman Birane! / Müslüman Halklar Kardeştir!” sloganı 17 Mayıs 2010’da Galatasaray’dan Taksim’e İslami kuruluşların TC-PKK çatışmasında “Silahlar Sussun” çağrısı ile yaptıkları yürüyüşte taşıdıkları pankartlardan sadece birisi idi. Duyarlı kamuoyunca olumlu karşılanan bu etkinliği sol-liberal Taraf gazetesi “İslamcılar Kürtler için yürüdü” başlığı ile verdi. Bu başlık tabii ki bir geç kalmışlık halini de içeriyordu. Ama 1980’lerden itibaren yayınlanan Girişim, Tevhid, Dünya ve İslam, Yeryüzü, Haksöz, Hira, Değişim dergilerinde de görüleceği gibi, tevhidi yönelim içinde bu geç kalmışlıktan kurtulunmaya başlanmıştı. Bu nedenle dün tevhid akidesini sosyo-ekonomik, sosyo-siyasal sorunlardan uzak durarak ve illegalite anlayışıyla ele alma yanlışı içindeki Müslümanlardan Kürt kökenli olan bazılarının, bugün Kürt kimliğini öncelerken, tevhidi uyanış sürecindeki açık tanıklık ve vahyin sosyalleştirilmesi çağrılarını yapanlara kulak asmayan dünkü yanlışlarını, bu sürecin geç kalmışlığı olarak takdim etmeleri hem adil hem vakii değildir.

Tevhidi uyanış süreci bizleri, milli dindarlık anlayışının at gözlüklerinden kurtardı. Hala yerlilik, yerellik, bölgesellik, çağdaşlık adı altında millilik elbisesini çıkartmayanlar bu at gözlüklerini takmaya devam ediyorlar. Bölgesellik anlamında vakii olan sorunlarla, evrensel olanı ve ölçüleri birbirine karıştıranlar hala söz konusu.

TC kurulurken üst kimlik olarak Türk kimliği ile İslami kimlik arasında yaşanan ve binlerce şehit verdiğimiz çatışmalardan sonra, Kemalist-Türkçü ideoloji fiziki bir hakimiyet sağladı. Osmanlı bakiyesi Müslüman tebaa yasaklar, sürgünler, katliamlarla ezilmişti. Vahşi asimilasyon politikaları kısmen başarılı olmuştu. Ve ‘karşıtına sığınarak var kalabilme’ çaresizliği 1945’ten sonra Müslümanlar arasında milli dindarlığı ve kurgusal olarak sığınmacı ‘Bin Yıllık Tarih’ edebiyatını üretti. Hem hukukullaha/şeriata saygı, hem Türk milliyetçiliğine temayül bir koltuğa sığdırılmaya çalışıldı. Bu patolojik bir durumdu. Türklükle İslam’ın yapısal irtibatını kuranlar, birbiriyle sentezleyenler veya İslam’ı Türklüğün yedeğine alan yaklaşımlar zuhur etti.

Not: Bu makale 27 Ağustos 2010 tarihli Özgün Duruş Gazetesinde yayınlanmıştır.